Filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2011 Cuma

İmkansızın Şarkısı

Yapım: 2010 ~ Japonya
Tür: Dram, Romantik
Oyuncular: Rinko Kikuchi , Ken’ichi Matsuyama , Tetsuji Tamayama , Eriko Hatsune
Yönetmen: Anh Hung Tran
Senaryo: Haruki Murakami , Anh Hung Tran
Yapımcı: Chihiro Kameyama , Shinji Ogawa
Görüntü Yönetmeni: Pin Bing Lee
Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında” adlı romanını okuyup tartıştığımız Haruki Murakami’nin bir diğer kitabı “Norwegian Wood” (Türkçeye tercümesi “İmkânsız Aşk” olarak yapılmış) geçtiğimiz yıl Vietnamlı yönetmen Anh Hung Tran tarafından sinemaya çekilmiş. 30. İstanbul Film Festivali sırasında seyrettiğim filmin konusu şöyle: Kizuki, Watanabe ve Naoko lisede günlerini birlikte geçiren üç arkadaştır. Kizuki ve Naoko sevgilidir. Bir gün, Kizuki intihar eder ve nedenine dair kimsenin bir fikri yoktur. Watanabe yaşadığı şehirden bir an önce uzaklaşmak istemektedir. Tokyo'daki bir üniversitenin drama ile ilgili bir bölümünü kazanarak oraya taşınır. Bir süre sonra Naoko ile karşılaşır. O da Tokyo'ya taşınmıştır. Eski günlerdeki gibi gezerler sürekli. Ancak Kizuki aralarındadır. Daha doğrusu Kizuki'nin intiharı ortalarında sallanıp durmaktadır. Naoko'ya âşık olduğunu anlayan Vatanabe bir gün her şeyin üzeleceğine ve mutlu olacaklarına dair ümitlidir. Ancak Naoko giderek depresifleşir, ilk ve son kez birlikte olmalarından hemen sonra ortadan kaybolur. Watanabe yaşamının her alanında ölümün etkisini hissetmekteyken, ansızın hayatına hayat dolu genç kız Midori girer….
Romantik Drama olarak perdeye aktarılan film ile bizim okuduğumuz kitap arasında oldukça benzerlikler vardı. Tokyo’da bir yurtta kalan Vatanabe’de bizim kahramanımız Hacime gibi boş zamanlarında bir müzik dükkânında çalışmaktadır. Hacme’nin eski okul arkadaşı Şimamoto’ya duyduğu aşk ne kadar imkânsızsa, Vatanabe’nin Naoko’ya duyduğu aşk da o kadar imkânsızdır. Kitapta olduğu gibi filimde de bol miktarda sevişme sahnesi vardı. Görüntü yönetmeninin başarılı çekimleriyle Japonya kırsalı değişik mevsimler de çok güzel anlatılmıştı. Yazar da bizim okuduğumuz kitapta doğayı ve manzaraları çok güzel tasvir ettiğinden gözümüzde canlandırabilmiştik. Kitapta bahsedilen Amerikan müzikleri, filmde de çok vardı. En başta filme adını veren Beatles’in “Norwegian Wood” adlı şarkısı. Watanabe filmde sürekli kitap okumaktadır, aynı Hacime gibi. Film ve kitap bu kadar benzeyince acaba yazarın başka bir kitabını okusam yine bu benzerlikleri bulabilecekmiyim diye düşünmeden edemedim.
Temposu biraz yavaş olsa da müzikleri, görüntüleri ve kahramanların ruh durumlarını perdeye başarı ile aktarılmış olduğundan zevkle seyrettim.

14 Nisan 2011 Perşembe

30. İstanbul Film Festivali



Bu yıl 30. yaşını kutlayan İstanbul Film Festivali, 2-17 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek.
İstanbul Film Festivali’nde 21 bölümde 52 ülkeden 256 yönetmenin 231’ün üzerinde filminin yanı sıra konukların katılımıyla renklenecek sinema dersleri, söyleşiler ve seminerler de yer alıyor. Aralarında Béla Tarr, Claire Denis ve Claude Lanzmann gibi ünlü yönetmen ve oyuncuların da olduğu festival konukları kendi filmlerinin gösterimleri öncesi sinemada izleyicilerle buluşup, film sonrasında da filmle ilgili sorulara yanıt verecek. Festivalin gösterimleri Beyoğlu’nda Atlas, Beyoğlu, Fitaş 1, Fitaş 4, Pera Müzesi, Nişantaşı’da City’s ve Kadıköy’de Rexx olmak üzere toplam 7 sinema salonunda gerçekleştirilecek.
Uluslar arası ve Ulusal yarışma sonunda “Altın Lale” kazanacak filmler 17 Nisan’da ödüllerini alacaklar.
Festivalin tarihçesi ve bu yılki program için http://film.iksv.org/tr adresine girebilirsiniz.

27 Şubat 2011 Pazar

Oscar Adayı 3 Film

Bu hafta Oscar’a Aday 3 film izledim. Üçü de gerçek hayat hikâyesinden etkilenmişti.
İlki, 7 dalda Oscar ‘a aday olmuş Amerikalı boksör Micky Ward ve abisi Dick Eklund’ın hayatından bir kesit anlatan başrolde Mark Wahlberg ve abisi rolünde Christian Bale’in oynadığı “Dövüşçü ( The Fighter)”. Yönetmenliğini David O. Russel’ın yaptığı film yalnızca bir boksör filmi değil, aynı zamanda İrlanda asıllı orta sınıf dokuz çocuklu bir Amerikan ailesinin yaşamını anlatıyor. Film bir abi kardeş hikâyesinden yola çıkıyor.  Dicky eski parlak kariyerinin gölgesinde yaşayan yalnızca kendi mahallesinde efsane bir boksör. Ama dibe vurmuş durumda artık. Kardeşi Micky ise yıllarca onu örnek almış, onun altında ezilmiş ve kendi çıkışını yapamamış bir diğer boksör. İki kardeşin çatışması, kalabalık ailenin işin içinde olması ve her kafadan bir ses çıkması, Micky’nin hayatına giren kız arkadaşının onu yüreklendirmesi, vazgeçilmez aile bağları, annenin abiye olan aşırı düşkünlüğü, ailedeki bütün karakterlerin hayatta başarısız olmaları ve bunu kabullenmiş olmaları çok güzel anlatılıyor.  Öncelikle Dick Eklund karakterinde Christian Bale ne yapacağı belli olmayan, dengesiz, eski günlerin anıları ile ayakta durmaya çalışan bir bağımlıyı oynarken, öykünün esas karakterine dönüşüyor. Altın Küre’de en iyi yardımcı oyuncu ödülünü kazanması ve Oscar’ın en ciddi adayı olması boşuna değil. Esas oğlan Mark Wahlberg çevrenin en sessiz, en silik karakteri gibi duruyor. Kavgacı ailesinin sebep olduğu tüm gürültülü olaylar, annesine olan bağlılığına karşılık bulamaması, onu sessiz ve kontrollü olmaya mecbur ediyor. Wahlberg dengeli durması gereken bir karakteri yeterince kontrollü oynuyor. Anne Alice’de Melice Leo ise beceriksizce kararlarını otoriter pozlarla kabul ettirmeye çalışan ve ailenin kontrolünü elinden kaçırmaktan korkan bir ruh durumunu muhteşem yansıtıyor. Onun da Oscar’ın en önemli adayları arasında olması doğal.
İkinci film, “Slumdog Millionare” ile en iyi yönetmen Oscar’ını alan Danny Boyle’un “127 saat (127 Hours)” isimli filmi. Başrolünü, bu yılki Oscar törenini sunacak olan, James Franco’nun oynadığı dağcı Aron Ralston'un tüyler ürperten hikayesini anlatan film 6 dalda Oscar’a aday. Geç, dinamik, özgür ruhlu bir dağcı olan Aron, Utah yakınlarında bir kanyona tırmanırken ayağı kayar ve kolu bir kayaya sıkışır.  Ölüme bu kadar yakın olmak, yaşamak için elinde ki tüm çareleri, birer birer tüketmek, onu geçmiş ile bir muhasebeye götürür. Film, sınırlı bir mekân ve sonu belli kısır bir senaryo ve tek bir oyuncu ile yine de izleyiciyi ekrana bağlayabiliyor. Bunda hem yönetmenin başarısı hem de James Franco’nun muhteşem oyunculuğunun rolü büyük.
Üçüncü film, tam 12 dalda Oscar’a aday olan yönetmenliğini Tom Hooper’ın yaptığı “Zoraki Kral (King’s Speech)”. Yine gerçek bir hayat hikâyesi. Film şimdiki İngiltere Kraliçesi Elizabeth’in babası olan VI. George üzerine kurulu. Abisi Edward Amerikalı Wallis Simpson ile evlenebilmek için tahttan feragat edince istemeden Kral olan VI. George'un en önemli eksikliği kekeme oluşu ve heyecandan topluluk karşısında konuşamaması. İşte bu anda devreye Lionel Logue isimli bir konuşma terapisti devreye giriyor. Birçok tedavi ve doktordan sonuç alamayan VI. George'u, çok farklı yöntemler ile tedavi ediyor. Aslında kekemeliğinin heyecandan öte, kendine olan güvensizliğinden kaynaklandığını gösteriyor ve Kralın tacını giydikten sonraki yaptığı radyo konuşmasını hiç kekelemeden yapmasını sağlıyor. Kral rolünde Colin Firth, terapist rolünde Geoffry Rush ve Kralın eşi rolündeki Helena Bonham Carter da Oscar’a aday. Film ikinci dünya Savaşı sırasında geçmesine rağmen politikaya bulaşmadan tamamen anlatmaya niyetlendiği şeyi anlatıyor, kekeme bir kralın kekemeliğini yenmesini. Bu basit konuyu, muhteşem oyunculuklarla o kadar sade ama keyifli anlatıyor ki hiç sıkılmadan hatta yer yer kahkahalarla izlettiriyor kendini.
Colin Firth “En İyi Erkek Oyuncu”, Geoffry Rush’ı çok sevmeme rağmen ise Christian Bale  “En iyi Yardımcı Erkek Oyuncu” Oscar adayları arasında benim favorilerim.
Eğer filmlerin hiçbirini görmediyseniz ve yalnızca birine gidecek vaktiniz varsa “Zoraki Kral” tercihiniz olsun. NURİZER
Zoraki Kral (King’s Speech)”: Zoraki Kral'ı gördüm ve çok beğendiğimi söyleyebilirim. Bunun iki nedeni var; birincisi film son derece doğal bir akış içinde çok cazip gibi görünen yaşantıların aslında ne kadar zorluklarla dolu olduğunu- psikolojik olarak ne kadar yıpratıcı olabileceğini çok güzel bir şekilde ortaya koyuyor. İkinci olarak, hikâye aslında durağan sayılabilecek bir konuyu ele almakla birlikte son derece sürükleyici ve Oscar'a aday üç oyuncu da özellikle Kral 6.George (Colin Firth) ve konuşma terapisti Lionel Logue (Geoffry Rush) olağanüstü bir oyun sergiliyor. Herkese tavsiye ediyorum. DEMET


5 Şubat 2011 Cumartesi

Haftanın Filmleri

Bu hafta üç filme gittim. İlki ,“Tron Efsanesi (Tron Legacy)”. Joseph Kosinski’nin yönettiği Jeff Bridges’ın başrolünü oynadığı film 1982 de vizyona giren bir bilgisayar programına hapsolmuş olan adamın hikâyesini anlatan “Tron” filminin devamı olarak çekilmiş. İlk filmi seyretmemiş olmama rağmen konuya çok güzel giriyor film, bu yüzden kopukluk yaşamadım. Kevin Flynn oğlu 5-6 yaşlarında iken kendi yarattığı bilgisayar oyununa hapsolmuştur. Artık 27 yaşında ve teknoloji meraklısı olan oğlu Sam babasının kayboluşunu araştırınca kendini babasının 20 yıldır yaşadığı Tron’un dijital dünyasında bulur. Baba ile oğlun birbirlerini yeniden keşfetmeleri ve Tron’dan kurtulma çabalarını anlatıyor film.  3 boyutlu olarak izlediğim bu film her gün gelişen teknolojinin bizi nerelere götüreceği konusunda düşündürüyor. Bu tip bilimkurgu filmlerden çıkınca filmi yaratanların hayal gücüne bir kez daha hayran oluyorum, yaratılan yepyeni dünyayı değil, kıyafetleri bile düşünemezdim ben.
İkinci film, “21 Gram” ve “Babil” filmlerini çok severek seyrettiğim Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzales Inarritu’nun yönettiği “Biutiful”. Başrolü oynayan “Javier Bardem” bu rolüyle Cannes Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülünü almıştı, şimdi de Oscar’a aday. Film, isterik karısından ayrı, iki çocuğu ile yaşayan, para kazanabilmek için pis işlere bulaşan, aynı zamanda kanserle mücadele eden Uxbal’ın ve benim hayran olduğum görkemli Barcelona’nın arka sokaklarında yaşayan göçmenlerin sefalet içerisindeki yaşam mücadelelerinin hikâyesi. Filmin adı sizi aldatmasın, film tam bir dram hatta sonunda bu dünya bu kadar mı kötü, arada hiç mi iyi bir şeyler olmaz diye isyan ediyorsunuz.
Üçüncü film ise, yönetmen James Cameron’dan Avatar’dan sonra yine bir üç boyutlu film, “Sanctum”. Güney Pasifik’te Esa-ala mağarasında araştırma yapan grubun tropik fırtına sonrasında yükselen sularla mücadelesi ve mağaradan kaçmaya çalışmaları anlatılıyor.  Karanlık, dar geçitlerdeki ve sualtındaki ölüm kalım mücadelesinin verildiği doğa ile insan arasında geçen bir gerilim filmi.
Avatar’dan aldığım hazzı bu hafta seyrettiğim üç boyutlu iki filmde de bulamadım. Ne kadar iç karartıcı olsa da Javier Bardem’in muhteşem oynadığı, iç acıtan çarpıcı sahnelerin çok olduğu  “Biutiful”u yine de tavsiye ederim.

16 Ocak 2011 Pazar

Aşk Filmleri

Son zamanda iki adet “aşk” filmine gittim ve ikisininde klişe formatlardan (kadın-erkek için biçilen geleneksel rollerden) çok uzak olduğunu söylemekle söze başlamalıyım. “Aslı Gibidir” (Certified Copy), İranlı yönetmen Abbas Kiarostami'nin başrollerini Juliette Binoche ve William Shimell’in paylaştıkları bir film.  Her ne kadar Toskana’da geçiyorsada Toskana’yı çok az görebiliyorsunuz, yakın çekim ön planda ve bence aşk filminden ziyade pisikolojik bir film- orta yaşlarında ve 10+ yıl birliktelikleri olmuş iki insanın- daha doğrusu kadın ve erkeğin bu süreçteki değişimleri, geldikleri nokta ve iki seks arasındaki farklılıkları çok gerçekçi biçimde, hatta biraz acıtarak ortaya koyuyor diye düşünüyorum.
Bu hafta görmüş olduğum film ise İtalyan yapımı “Benim Adım Aşk” (Sono l’Amore) -iyi haber aynı zamanda İtalya’yı bol bol görüp, koklayabiliyorsunuz- yönetmen Luca Guadagnino, başrollerde ise Tilda Swinton, Eduardo Gabbriellini ve Flavio Parenti var. Burda da bilhassa Tilda Swinton tarafından mükemmel  biçimde oynanan orta yaş döneminde  her şeyi varmış gibi gözüken bir kadının esas olarak yalnızlığı, çok geleneksel olmayan bir biçimde (oğlunun arkadaşı) aşkı buluşu ve eski yaşamını ciddi bir acıyla birlikte terk edişi anlatılıyor. Ana tema bu olmakla birlikte filmde son derece sakin, yumuşak bir şekilde farklı sevgiler de kadının çocukları üzerinden  işlenmiş.
Her iki film de insan ilişkilerinin göründüğünden çok daha karmaşık olduğunu ortaya koyuyor ve kahramanların pisikolojileri ekrana son derece başarılı bir şekilde yansıyor. DEMET