19 Mayıs 2026 Salı

Terra Alta

 


                                                        Yazar: Javier Cercas

                                                        Özgün Adı: Terra Alta

                                                        Orijinal Dili: İspanyolca

                                                       Yayınevi: Everest Yayınları

                                                        Çeviren: Gökhan Aksay

                                                        Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Haziran 2024

 

İspanya’da, Katalonya’nın güneyinde yer alan huzurlu Terra Alta bölgesi, günün birinde korkunç bir cinayetle sarsılır: Yörenin en büyük şirketlerinin sahipleri olan Adell çifti, çiftliklerinde korkunç işkencelere maruz kaldıktan sonra öldürülmüş olarak bulunmuştur.
 
Bu sarsıcı davanın soruşturulmasında Terra Alta’ya dört yıl önce Barselona’dan gelen genç polis memuru Melchor Marín’e de görev düşer. Doymak bilmez bir okur olan Marín, bu olay meydana geldiği sırada evlenmiştir ve çift, Cosette adını verdikleri kızlarıyla sakin bir hayat sürmektedir. Ancak soruşturma süreci, Marín’in geride kaldığını zannettiği karanlık bir geçmişe kapı aralar. Onun için, çok sevdiği Victor Hugo’nun Sefiller’indeki Jean Valjean’ın ikilemine düşmek demektir bu: “Ya cennette kalıp iblis ol ya da cehenneme geri dön ve melek ol!”
 
Salamina Askerleri, Sahtekâr, Kiracı, Saplantı gibi eserleriyle dünya çapında günümüzün en önde gelen yazarlarından sayılan Javier Cercas, Terra Alta ile unutulmaz karakterler ve son derece ustalıklı bir kurguyla örülü bir üçlemenin ilk kitabına imza attı. Yayımlandığı her yerde büyük övgüler alan ve şimdiden bir klasik sayılan Terra Alta, 2019’da İspanya’nın en prestijli ödüllerinden Planeta Ödülü’ne layık görüldü.

 


Javier Cercas

 



1962 yılında Ibahernando’da doğdu. Amerika Birleşik Devletleri'nde Urbana-Champaign'deki Illinois Üniversitesi'nde iki yıl çalıştı. 1989’dan bu yana Gerona Üniversitesi’nde İspanyol edebiyatı profesörü olarak görev yapıyor. El País gazetesinde yazıyor.

Modern İspanya tarihinin bir anlamda edebî belleği olan Javier Cercas, Julio Llamazares, Andrés Trapiello ve Jesus Ferrero'nun da aralarında bulunduğu, İspanya İç Savaşı ve Frankocu Devlete odaklanan "tarihi hafıza" damarında kurgu yayınlayan tanınmış İspanyol romancılardan biridir.

Hikâyelerini topladığı ilk kitabı El móvil (Güdü) 1987 yılında yayımlandı. İlk romanı El inquilino (Kiracı) 1989’da, ikinci romanı El vientre de la ballena (Balinanın Karnı) 1998’de okurlarıyla buluştu. 1994 yılında La obra literaria de Gonzalo Suáres (Gonzalo Suáres’in Edebî Çalışmaları) adıyla denemelerini, 1998’de Una buena temporada (Güzel Bir Mevsim) başlığıyla makalelerini, 2000 yılında Relatos reales (Gerçek Hikâyeler) adı altında gazete yazılarını yayımladı.

Tarih, galiplerin yazdığı bir hikâyeler bütünü müdür? Peki ya sessiz kalanlar, kaybedenler ve kahraman ile hain arasındaki o belirsiz gri alanda duranlar? Onların anlatılmamış hikâyeleri ulusların kolektif hafızasını nasıl şekillendirir? İşte çağdaş İspanyol edebiyatının dev ismi Javier Cercas, tüm kariyerini bu rahatsız edici soruların üzerine kurar. O, bir romancıdan çok, elinde kalemiyle geçmişin enkazında delil arayan bir edebiyat arkeoloğudur. Cercas okumak, gerçeğin peşinde, kurmaca ile hakikatin iç içe geçtiği tehlikeli ve bir o kadar da aydınlatıcı bir yolculuğa çıkmaktır.

Javier Cercas’ın eserlerini anlamanın anahtarı, İspanya’nın 20. yüzyıldaki kanlı ve karmaşık geçmişinde saklıdır. İspanya İç Savaşı (1936-1939) ve ardından gelen yaklaşık kırk yıllık Franco diktatörlüğünün yarattığı travma, İspanyol toplumu üzerinde derin izler bırakmıştır. Franco'nun ölümünden sonra demokrasiye geçiş sürecinde, toplumsal barışı sağlamak adına geçmişin acılarını deşmemeyi öngören yazısız bir "Unutma Paktı" (Pacto del Olvido) benimsendi. Cercas, tam da bu paktı reddeden, suskunluğu kırmaya ant içmiş kuşağın en güçlü sesidir. O, anne-babasının kuşağının unutmayı seçtiği veya konuşmaktan korktuğu konuların üzerine cesaretle gider. Onun için edebiyat, unutmaya karşı bir hafıza eylemidir.

2001 yılında yayımlanan, kısa bir sürede on dört dile çevrilen ve birçok ödül kazanan üçüncü romanı Soldados de Salamina (Salamina Askerleri), Javier Cercas’ın Türkçeye çevrilen ilk kitabı. Roman, İç Savaş'ın son günlerinde faşist Falanj Partisi'nin kurucularından Rafael Sánchez Mazas'ın kurşuna dizilmekten son anda kurtulmasını konu alır.

Bu başlangıcın ardından, kendini Holokost kurtulanı olarak tanıtan bir sahtekârın hikâyesi üzerinden hakikat ve yalan ilişkisini sorguladığı Sahtekâr (El impostor) veya İspanya'nın demokrasi tarihinin en kritik anlarından 1981 darbe girişimini saniye saniye analiz ettiği Bir Anın Anatomisi (Anatomía de un instante), Cercas’ın ne kadar cesur ve tutarlı bir yazar olduğunu gözler önüne serer.

2010’da “Bir Anın Anatomisi” ile İspanyol Kültür bakanlığı Edebiyat Ödülünü kazandı. 2011’de eserlerinin tümü için Torino Uluslararası Kitap Fuarı Ödülüne layık görüldü.

Avrupa Kitap Ödülü (Sahtekar,2016), Andre Malraux Ödülü (Karanlıkların Hükümdarı, 2018), Gezegen Ödülü(Terra Alta,2019) gibi sayısız ulusal ve uluslararası ödül aldı.


26 Mart 2026 Perşembe

Sinekkuşu

 



Özgün adı: Il colibrì

Yazar: Sandro Veronesi

Orijinal Dili: İtalyanca                                   

Çeviri: Eren Cenday

Ilk Yayın Tarihi: 2019

Kapak Tasarımı: Utku Lomlu

Yayınevi: Can Yayıncılık

 

Sen bir sinekkuşusun çünkü sinekkuşu gibi tüm enerjini olduğun yerde kalmaya harcıyorsun. Tam olduğun yerde kalabilmek için saniyede 70 kez kanat çırpıyorsun. Bu konuda mükemmelsin. Dünyada ve zamanda durabiliyorsun, çevrendeki dünyayı ve zamanı durdurabiliyorsun, hatta bazen de geri geri uçma yeteneğine sahip sinekkuşu gibi zamanda yeniden yükseliyorsun ve kaybettiğini yakalıyorsun.

Sandro Veronesi’nin 2020’de Strega Ödülü’ne değer görülen romanı Sinekkuşu 1960’ların sonundan başlayıp 2030’lara uzanan bir zaman diliminde, Marco Carrera’nın ve ailesinin üç kuşağını kapsayan hikâyesini ilişkiler, bağlar, kopuşlar ve kayıplar üzerinden anlatıyor. Marco’nun yaşam yolu tuhaf eşzamanlılıkların yanı sıra ağır kayıplar ve trajedilerle yüklüdür: intihar eden bir kız kardeş, başka bir ülkeye göç eden ve yıllarca suskunluğa gömülen bir erkek kardeş, mutsuz bir evlilik, asla kavuşulmayan, mektuplarla sürdürülen platonik bir gençlik aşkı ve Marco’yu derinden etkileyen bir kayıp. Veronesi, yaşamın keskin virajlarında etrafındaki her şey değişime uğrarken özel bir çabadan ziyade doğası gereği –tıpkı bir sinekkuşu gibi– sabitliğini koruyan Marco’nun yaşam yazgısını sürükleyici bir dille öykülüyor.

 

Yorumlarımız:

Mart ayında kitap kulübümüzde İtalyan yazar Sandro Veronesi’nin “Sinekkuşu”romanını okuduk. Mimarlık eğitimi almış ancak gazeteci ve yazar kariyeri ile yaşamını sürdürmüş olan Sandro Veronesi Sinekkuşu’nu 2019 yılında kaleme almış ve bu romanı ile 2020 yılında en saygın İtalyan edebiyat ödülü olan Premio Strega ödülünü ikinci kez kazanmıştır. Yazar, romanında ana karakter göz doktoru Marco Cerrara’nın 1960’dan başlayıp 2030’a kadar süren 70 yıllık dört kuşak hikayesi ile birlikte, yıllar içindeki olayları aktarırken kronolojik zamanda ileri geri sıçrama tekniği kullanarak e-postalar, mektuplar, mesajlaşmalar ile geçmiş zaman ile şimdiki zaman içinde adeta eriyor. Aile içindeki ilişkileri; bağlar, kopuşlar, kayıplar, ihanet gibi en temel duygular üzerinden anlatıyor. Hayat Marco’yu adeta sınıyor, yaşadığı tüm değişimler ve yıkımlar bir ömür boyu sürecek sarsıntıları beraberinde getiriyor. Karısının ihaneti, platonik bir gençlik aşkı, ablasının intiharı, annesinin ve babasının hastalıkları, kızını kendi başına büyütürken geçirdiği sıkıntılar ve onun trajik ölümü, ardında bıraktığı “geleceğin insanı” torunu Miraiijin’i büyütme çabaları, bu süreç içinde erkek kardeşi ile bağlarının kopuşu gibi ağır trajedilere karşı vakur bir teslimiyet duygusuyla uyum sağlamaya çalışıyor. Marco annesinin onu tanımladığı bir sinekkuşu misali tüm enerjisini olduğu yerde kalmaya harcayarak etrafında değişen herşeyi sabit tutmaya çalışıyor. Bir metafor olarak kullanılan sinekkuşu saniyede 70 kez kanat çırparak savaşçıların, asla pes etmeyenlerin simgesidir. Yazar, yas, aile bağları, sadakatsizlik ve hayatın getirdiği zorlukları kronolojik bir zaman dilimi içinde anlatsaydı okuyucu için neredeyse katlanılmaz olurdu, tersine zaman içinde ileri geri sıçrayarak kayıplara daha iyi tahammül ediliyor diyor. Ve bu yöntem kitabı ilgi çekici kılarak okuyucuyu tetikte bırakıyor, olayları bir mozaik gibi bir araya getiriyor ve okuyucuyu diri tutuyor. Bu kadar dram bir arada insana altından kalkamayacakmış duygusu veriyor ama yaşam böyle bir süreç değil mi?….. Bu arada çevirmen Eren Cenday’in hakkını vermek lazım, pek çok romanı İtalyancadan dilimize çeviren Eren Cenday, romanın başarılı çevirisi ile kolaylıkla okunmasını sağlıyor . Ben kitabı sevdim, Marco ile zaman zaman empati kurarak onun sakinliği ve teslimiyet duygusunu sorguladım. Biraz buruk bir öyküsü olmakla birlikte okuma deneyiminize zenginlik getirecek bu romanı meraklısına tavsiye ederim . İyi okumalar, kitap dolu günler…. BEYZA

 


7 Mart 2026 Cumartesi

Sandro Veronesi


 

1959’da Floransa’da doğdu. Floransa Üniversitesi’nde mimarlık öğrenimi gören Veronesi, romancılığın yanı sıra gazetecilik ve mimarlık alanlarında da faaliyet göstermektedir. 1988’de yayımladığı ilk romanı Per dove parte questo treno allegro’yu (Bu Neşeli Tren Nereye Gidiyor) izleyen Gli sfiorati (Teğet Geçilenler, 1990), Venite, venite B52 (Gelin, Gelin B52, 1995), pek çok dile çevrilen ve Campiello ile Viareggio ödüllerine layık görülen Yüzleşme (2000), çocuklar için kaleme aldığı Ring City (2001), Strega Ödülü’ne, Yabancılar İçin Akdeniz Ödülü’ne ve Paris Femina Ödülü’ne layık görülen Caos calmo (Dingin Kaos, 2005), XY (2010), Terre rare (Nadir Topraklar, 2014), Un dio ti guar-da (Seni İzleyen Bir Tanrı Var, 2016), Cani d’estate (Yaz Köpekleri, 2018) başlıca yapıtları arasındadır. Çoğu romanı sinemaya uyarlanan yazar, 2019’da yayımlanan Sinekkuşu’yla ikinci kez Strega Ödülü’ne layık görüldü. Veronesi, çocuklarıyla Roma’da yaşıyor.



Savaş ve Savaş

 



                                                Özgün adı: Háború es Háború

Yazar: László Krasznahorkai

Orijinal Dili: Macarca                                               

Çeviri: Gün Benderli

İlk Yayın Tarihi: 1999

Kapak Tasarımı: Utku Lomlu

Yayınevi: Can Yayıncılık

 

Macaristan’daki bir kasabada arşivcilik yapan Korin, sıradan belgelerin içinde eski bir elyazması keşfeder. Savaştan kaçmak isterken bir başka savaşa yakalanan dört arkadaşın efsanevi hikâyesini anlatan bu elyazması Korin’i derinden sarsar. Belgeyi çalar ve “ebediyete iletebilmek” için internete geçirmeye, bunu da dünyanın merkezinde, New York’ta yapmaya karar verir.

Karakterinin bulduğu elyazmasındaki kadar efsanevi ve sarsıcı bir anlatım sunuyor László Krasznahorkai okurlarına Savaş ve Savaş’ta. Hissedip de bir türlü adlandıramadığımız, yakınımızdayken bile algılayamadığımız anlamların peşindeki bir adamı, hayattaki amacını gerçekleştirebilmek için tüm imkânsızlıkların üstesinden gelen bir adamı anlatıyor. Ve amaçsız kaldığında hissedeceği ölümcül soğukluğu.


Yorumlarımız:

 

Sevgili okuyucu,

Şubat ayında Macar yazar Laszlo Krasznahorkai (‘LK’) nin 1999 da yazdığı Savaş ve Savaş kitabını okuyup, toplantımızda tartıştık. Gün Benderli’nin Macarca’dan özenle yaptığı çeviri sayesinde bu çetrefilli ve zaman zaman iç karartıcı kitabı en azından  bu açıdan zorluk çekmeden okuduk. Genel olarak ‘kasvetli ve vizyoner’ edebiyatıyla tanınan yazarın  2025 yılında Nobel Edebiyat ödülü almış olması kitabı seçmemizde önemli bir unsurdu.

Roman kurgusu bakımından çok ilginçti: adeta farklı iki öykü iç içe geçmiş şekilde, katman katman  ilerliyordu. Anlatım tekniği açısından uzun sayfalara yayılacak kadar nefezsiz cümleler, paragraflar ve iç monologlar ile doluydu. Kitabı üçüncü şahıs konuşuyordu. Roman farklı tarihlerde hatta yüzyıllarda gel gitlerle ilerliyordu, bu bakımdan algılanması özellikle son bölümlerde daha da zordu. Ancak, yazarın bu yazış şekli, romanın baş kahramanı Kolin’in karmaşık ruh haline adeta bir fon oluşturmakta çok başarılı olmuştu. Kısacası kitap stil ve kurgu açısından çok farklı idi ve edebiyat çevrelerine göre bu roman daha çok ‘geç modernizm’ in bir örneğiydi. 

İçerik olarak roman adeta iki sarmal öykü halinde ilerliyordu. Birinci öykü Macaristan’da bir kasabada arşivcilik yapan György  Kolin’in günümüzdeki hayatı özetlenmişti. Bir gün çalıştığı yerde gizemli bir el yazması bulan Kolin bu yazmayı okur ve çok etkilenir. Kendisi için hayatın hiçbir anlamı olmadığına inanan ve devamlı intiharı düşünen Kolin bulduğu el yazmasını dünyanın merkezi olarak gördüğü New York’ta internette yayınlayarak arkasında bir sonsuzluk izi bırakmayı planlamaktadır. Hem bu dünyadan kaybolmayı isteyip, hem de hiç silinmeyecek bir iz bırakmak gibi iki zıt fikri kendinde toplayan Kolin’i yazar son derece başarılı bir şekilde kağıda dökmüştür. Kolin bu amaçla çeşitli serüvenler geçirerek ilk önce New York’a sonra İsviçre’ye geçmiştir. Ve bu ülkelerde Colin’in öyküsü farklı olaylara gebedir…..

İkinci öyküde ise yazar el yazmasındaki dört iyi arkadaşın ve uğursuzluğuna inanılan bir kişinin 15. Ve 19. yüzyıldaki ve  farklı mekanlardaki yaşamlarını, kronolojiyi göz ardı ederek yazıya dökmüştür. Bu hikayelerde savaşlardan, yıkımlardan, belalardan  kaçışlar, kısaca insanoğlunun tarihle yüzleşmesi vardır. Ancak yazar bu iki ana öyküyü ayrı ayrı ortaya koyarken, hiçbir kesişme noktası belirtmemişken (Kolin’in el yazmasındaki öyküyü sevmesi dışında) romanın bütünlüğünü bozmadan her ikisini farklı katmanlar olarak tek romanda birleştirmekte başarılı olmuştur. Bir okuyucu olarak beni etkileyen bunları karanlık bir filmin parçalarını kesintisiz seyrediyor gibi olmamdı. Bu filmde yalnızlık duygusu, parasızlık, kadının çilesi, alkolizm, dolandırıcılık hatta kötü şehirleşme ve kaotik yaşam vardı. Ne yazık ki umut pek yoktu. Araştırma yaparken yazarın şu cümlesine rastladım: ‘Edebiyatın görevi dünyayı güzel göstermek değil, gerçeğin tüm ağırlığıyla karşılaşmaktır’

Benim düşüncem romanlar ağırlıklı olarak bir kurgudur ve insanların umutla da beslenmesi gerekir. Yazar buna umutsuzluk değil yüzleşme disiplini demiş. Bence biraz zorlama bir tanım. Hiç ışığı olmayan karanlık dehlizler çok yorucu. Tıpkı bu roman gibi.

Karanlığa karşı ışığımızın hiç sönmemesi, iyiliğin hep galip gelmesi, umudun hiç yitmemesi dileğiyle…  LEYLA


11 Şubat 2026 Çarşamba

LÁSZLÓ KRASZNAHORKAI


 

Krasznahorkai 1954 yılında sosyal güvenlik uzmanı Júlia Pálinkás ile avukat György Krasznahorkai'nin oğlu olarak dünyaya geldi. 1973-1976 yılları arasında József Attila Üniversitesi'nde hukuk okudu. Üniversite yıllarında Gondolat Könyvkiadó adlı bir yayınevinde çalıştı.

1985 yılında ilk romanı 'Sátántangó'yu (Şeytan Tangosu) yayımladı. Kitabın elde ettiği başarı sayesinde kısa sürede Macar edebiyatının önemli temsilcilerinden biri haline geldi. Yıkımın eşiğindeki bir köyde, kurtuluşla yıkım arasındaki ince çizgide salınan karakterler aracılığıyla ahlaki ve toplumsal çöküşü anlatan roman, distopyanın içinden insanın en çıplak hâlini gösterir.  Şeytan Tangosu, BélaTarr’ın yedi buçuk saat­lik siyah beyaz filmiyle (1994) sinema tarihine de geçti.  

1986’da Kegyelmi viszonyok (Af Koşulları) adlı öyküsü yayımlandı. 1987 yılında komünist rejimle yönetilen ülkesinin sınırları dışına ilk defa çıkarak Batı Berlin'e gitti. Burada bir yıl boyunca kaldıktan sonra başta Fransa ve İspanya olmak üzere bir süre Batı Avrupa'da kaldı. İkinci romanı 'Az ellenállás melankóliája' Almanya'da büyük başarı elde etti. Yazar, Bestenliste Ödülü'nün sahibi oldu. 

1990'lı yılların başlarında ilk defa Çin, Japonya ve Moğolistan'ı ziyaret eden yazar yazacağı sonraki eserlerinde Uzak Doğu felsefesine de yer verdi. Moğolistan ve Çin’de yaşadıklarını Az urgai fogoly (Urga Mahpusu, 1992) ve Rombolás és bánat az Ég alatt (Gökyüzünün Altında Yıkım ve Keder, 2004) kitaplarında sorguladı. 

Savaş ve Savaş (1999), Direnişin Melankolisi (1993), Északról hegy, Délrl tó, Nyugatról utak, Keletrl folyo (Kuzey Dağı, Güney Gölü, Batı Yolu, Doğu Deresi, 2003) ve Seibo Orada, Aşağıdaydı (2008) adlı yapıtlara imza attı.

Ünlü Macar yönetmen Béla Tarr'la çok yakın arkadaştır. Yönetmenin çektiği neredeyse bütün filmlerin senaryosu Krasznahorkai imzası taşımaktadır. 1988 yılında 'Kárhozat' adlı filmle başlayan bu ortaklık 2011 tarihli 'A torinói ló'ya (Torino Atı) kadar 5 kez devam etmiştir.

László Krasznahorkai 2015'te Man Booker Uluslararası Ödü­lü’nü, 2025'te ise Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Nobel Komitesi, ödülün “kıyametvari bir dehşetin ortasında bile sanatın gücünü yeniden teyit eden, etkileyici ve vizyoner bir külliyat” ortaya koyduğu için Krasznahorkai’ye verildiğini açıkladı...

29 Ocak 2026 Perşembe

Annemin Uyurgezer Geceleri

 



                                                 Yazar: Ayfer Tunç
                                                 Yayınevi: Can Yayınları

                                                 Kapak Tasarımı: Utku Lomlu
                                                 Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Kasım 2025

 

Unutma yetisini kaybetmenin siyah mermerden yapılmış kaskatı bir levha haline getirdiği hayatım bundan otuz küsur yıl önce altüst oldu. Bir gece sabaha karşı bir saatte annemin uyurgezer olduğunu fark ettim. Ama hayatım annem uyurgezer olduğu için değil, annemin uyur halde gezerken bana söylediği şey yüzünden altüst oldu. Annem o gece benliğime öyle bir darbe indirdi ki, bir daha yaşadığım hiçbir şeyi unutamadım.
 
Annemin annesinden nefret etmesi gibi, ben de annemden nefret mi ediyorum, bu yüzden mi E.’den kopamıyorum, bağımsız bir Şehnaz olamıyorum diye kendime soruyordum. Cevaplarından korktuğum sorulardı bunlar.
 
Unutamayan bir belleğin kişisel muhasebesi, hayata rengini veren otuz yıllık güçlü bir aşkın anatomisi ve bir ülkenin toplumsal panoraması.
 
Annesinin uyurgezerliği bilinçdışının labirentlerinde kaybolduğu sanılan aile sırlarını açığa çıkarırken buna tanık olan Şehnaz’ın belleği unutma yetisini kaybeder. Öğrendiği sırlar sadece aile sırları değildir, Osmanlı’dan günümüze uzanan toplumsal ve trajik bir kadınlık durumudur. Ekonomi profesörü Şehnaz kadınların yüzyıllardır süren yok-hayatlarını sorgularken erkeklerin hayattan erken çekildiği kadıncıl ailesinin var olma sürecini bir akademisyen gözüyle ele alır. Kişisel muhasebesini yaparken toplumsal normlara uymayan otuz yıllık aşkının zehirli yanlarıyla yüzleşir, bu sırada aklında bir başka kadın, büyük aşkı E.’nin karısı Eyşan vardır.
 
Annemin Uyurgezer Geceleri, bireysel hatıraların nasıl toplumsal hafızaya dönüştüğünü güçlü bir edebiyat diliyle sorgularken okurları bu ülkede kadın olmanın düşünmekten kaçındığımız gerçeğini de düşünmeye zorluyor.

 

Yorumlarımız:

 Günün yorgunluğundan sonra bir kitap okuyayım, günü geride  bırakayım derseniz Ayfer Tunç'un “Annemin uyurgezer geceleri" romanını önerebilirim.  Konu biraz incitici, tekrarlar biraz fazla olsada sıkılmadan okunabilir  bir roman. Osmanlıdan Cumhuriyet dönemine dört nesil kadın yaşamı, mücadelesi, kadın olmanın güçlükleri anlatılmış. Diğer tarafta 4. Kuşak Şehnaz ile E.. diye adlandırılan erkeğin hikayesi var. İsminden de anlaşıldığı gibi uyurgezer gecelerinde  annelerin itirafları konuya farklı boyutlara getiriyor. Böylece hikayeye başka erkekler de dahil oluyor. Benim okurken nefesimi kesmedi ama merakla hızlı bir şekilde, rahat okuyabildim. Gurubumuzda doğrusuyla-yanlışıyla karekterleri, yazarın yazım biçimini tartıştık. Osmanlı döneminde fillerin savaş için doğudan getiriliş hikayesi fantezi mi, gerçek mi araştırmadım, ama ilginçti. Kimilerimize göre iktidar savaşı, kimilerimize göre kadının ezilmişliği erkeğin gücü üzerine kurgulanmış bir roman.

Bekar prof. Şehnaz ile Eyşan'la evli hocası E..nin ilişkisi tutku mu, aşk mı yoksa toksik bir ilişki mi, okuyun siz karar verin.  ZELİHA


22 Ocak 2026 Perşembe

Ayfer Tunç



 1964’te Adapazarı’nda doğan Ayfer Tunç’un okurluğu ile yazarlığı neredeyse eş zamanlı başladı denebilir. İlk romanını ilkokul ikinci sınıfta yazdı. Kemalettin Tuğcu okuyordu ve yazdığı kitabın konusu yoksulluktu. Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarında hepimizi etkileyen merhamet duygusu küçük Ayfer’i de etkilemiş olsa gerek. Yazmak ona öylesine müthiş bir zevk veriyordu ki en sevdiği oyun haline geldi. O nedenle sokakta oynayan değil evde okuyan bir çocuk oldu. İlkokul 3. sınıftayken bütün Orhan Kemal kitaplarını okumuştu bile. Bir yandan yazmaya da devam etti. Aynı zamanda apartman komşuları olan müzik öğretmeninin ailesini teşvik etmesiyle 14 yaşında İstanbul’daki Erenköy Kız Lisesinde ailesinden uzakta yatılı okumaya başladı. Lisede bir yandan ileride yazacağı kitaplara sızacak anılar birikiyor bir yandan da kitap okumayı hız kesmeden sürdürüyordu. Sonraki yıllarda yazacağı Yeşil Peri Gecesi romanı bu ortamdan ve bu dönemde tanıştığı kişilerden oldukça etkileniyor.

Sosyal bilimlere meraklı olduğu için seçtiği İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bir yazar için ideal bir okul olarak görüyor. Okulda aldığı sosyoloji, tarih, siyaset, hukuk ve ekonomi gibi dersler onun yazarlığı için mükemmel bir altlık oluşturuyor ve tabii okuyor, okuyor. Bu yıllarda aynı zamanda edebiyat ve kültür dergilerinde yazmaya başlıyor. Sokak dergisinde, Güneş ve Yeni Yüzyıl gazetelerinde çalıştıktan sonra 1999-2004 yılları arasında Yapı Kredi Yayınlarının yayın yönetmenliğini üstleniyor. Uzun yıllardır pek çok projede çalıştığı yakın arkadaşı Murat Gülsoy’la da Yapı Kredi Yayınlarında çalıştığı dönemde tanışıyor. Murat Gülsoy’un teklifiyle Hayalet Gemi dergisinde düzenli yazılar yazıyor.

Kendisinin senaryo yazımı, Murat Gülsoy’un da yaratıcı yazarlık dersleri verdiği “yazmak/okumak/düşünmek/sormak/merak etmek atölyesi” olan Yazmak Atölyesi’ni kuruyor. Yazmak Atölyesi’nde alanlarının uzmanları tarafından verilen editörlük, düzeltmenlik, yazma, okuma atölyelerinin yanı sıra edebiyata, sanata, topluma dair farklı konularda da eğitimler düzenleniyor.

Ayfer Tunç çok üretken bir yazar. Okurlarını asla hayal kırıklığına uğratmadığı gibi çok uzun süre bekletmiyor da. Yalnızca çok yazmıyor aynı zamanda farklı türlerde de yazıyor.

İlk öykü kitabına da ismini veren Saklı adlı hikâyesiyle kadın temalı tek bir öykü istenen yarışmaya katılarak 1988-1989 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü kazanıyor. Saklı kitabı Cem Yayınevinden çıkıyor. Kitap daha sonra EvvelOtel-Saklı adıyla basılıyor. Bu kitapta Saklı’da yer alan öykülerini yeniden ele alıp “Şimdi olsa böyle yazardım” diyerek ikinci kez kaleme alıyor.

Mağara Arkadaşları, Ayfer Tunç’un Saklı’dan sonra yazdığı öykü kitabı. Bu Tunç’un edebiyatının başlangıcı olarak görülmesini istediği kitap aynı zamanda. Bu öykü kitabını Yapı Kredi Yayınları basıyor. Aziz Bey Hadisesi ve Taş-Kağıt-Makas öykü kitaplarıyla yazarımızın öyküdeki yetkinliği artıyor. Bu kitaplarında yer alan Suzan Defter ve Aziz Bey Hatırası öylesine öne çıkan öyküler oluyor ki her biri yer aldığı kitaptaki diğer öyküleri deyim yerindeyse gölgeliyor ve sonrasında Can Yayınları tarafından -isteyen uzun hikâye isteyen novella diyebilir- ayrı kitap olarak basılıyor.

Ayfer Tunç’un ilk romanı daha sonra bir üçlemeye (Kapak Kızı Üçlemesi) dönüşecek olan “Kapak Kızı”.

Üçlemenin diğer kitapları Kapak Kızı’nın hemen ardından gelmiyor. Bunun yerine yalnızca Ayfer Tunç külliyatının değil Türk edebiyatının da en özel kitaplarından biri olan “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi”’ni yazıyor Ayfer Tunç.

Ayfer Tunç üçlemesinin ikinci kitabı olan Yeşil Peri Gecesi’nde anlattığı hikâyenin arka planındaysa 1970’ler ve 80’ler Türkiye’si var.

Tunç’un en çarpıcı kitaplarından biri olan Dünya Ağrısı, 2014 yılında yayımlanıyor.

Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura yine iki farklı anlatıcısı olan bir roman. Sadece anlatıcılar değil mekânlar da çift; İstanbul ve New York. Anlatıcıları ve mekânları birleştirense bir hastalık. Yazarken notlar alan Ayfer Tunç, bu kitabı yazarken “hayattan niye korkuyoruz, ölmekten niye korkuyoruz” diye iki ana başlık altında notlar almış. Dolayısıyla her ne kadar ismi aksini düşündürtse de bir aşk romanı değil aslında bu kitap.

2020 yılında Ayfer Tunç üçlemesinin üçüncü kitabı olan “Osman” yayımlanıyor. 2023 yılında yayımlana Kuru Kız,  taşranın karanlığından kurtulup dünyanın sonundaki şehir Ushuaia’ya yerleşen bir kadının öyküsünü anlatıyor.

Ayfer Tunç’un en sevilen kitaplarından biri türü yaşantı olarak tanımlanabilecek “Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek” adlı eseri. Bu kitapta Tunç, 1970’li yılların başından itibaren Türkiye’nin de 30 yılına ait gündelik hayatı hafızasında kalan anılar, dönemin siyasi, sosyal ve kültürel olaylarıyla birlikte aktarıyor.  2001 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan ve büyük ilgi gören kitap, 2003 yılında altı Balkan ülkesi arasında düzenlenen Balkanika Ödülü’nü kazandı ve birçok yabancı dile çevrildi.  2007 yılında yayımlanan “Ömür Diyorlar Buna”, her ne kadar belli bir kategoriye yerleştirilmesi zor olsa da Ayfer Tunç tarafından “öyküleşmiş söyleşiler ya da söyleşilmiş öyküler” olarak tanımlanıyor ve yaşanmış, tanık olunmuş insan hikâyelerini anlatıyor. 2012 tarihli “Memleket Hikâyeleri”, Refik Halid Karay’ın aynı adla eserine bir gönderme. Ayfer Tunç Memleket Hikâyeleri’ni “Bugüne kadar gittiğim yerlerden, bana anlatılanlardan, okuduklarımdan, dinlediklerimden, bölük pörçük hatırladıklarımdan çıkan bir kitap oldu” diye tanımlıyor. Kitabın ilgi çekici yanlarından biri de Ayfer Tunç’un bu kitapta kendi çektiği fotoğrafları kullanmış olması.

Senaryo yazarlığı da yapan ve hatta bunun eğitimini de veren Tunç’un Sait Faik’in öykülerinden hareketle TRT için yazdığı “Havada Bulut” adlı senaryosu 2002’de 4 bölümlük bir dizi olarak yayımlanıyor. Bunun dışında Kızlar Yurdu (1992), Aliye (1994), Binbir Gece (2006) Sessiz Fırtına (2007) dizilerinin senaryo ekiplerinde yer alıyor. Senaryosunu, Aykut Tankuter ile beraber yazdığı Düş, Gerçek, Bir de Sinema filmi 1995 yılında Ankara Uluslararası Film Festivali ve Adana Altın Koza Film Festivali’nden ödüllerle ayrılıyor. Reşat Nuri Güntekin’in Bahçeli Lokanta öyküsü, Mahmut Şevket Esendal’ın Ev Ona Yakıştı öyküsü ve Muzaffer Buyrukçu’nun Sinema Düşleri öyküsünden uyarlanan üç bölümden oluşan filmle Ayfer Tunç bir kere daha edebiyatla sinemayı bir araya getiriyor. Senaryosunu Bahadır Karataş’la birlikte yazdığı Usta filmi 2009 yılında, Orhan Kemal’in aynı adlı romanından uyarladığı 72. Koğuş adlı senaryosu ise 2010’da filme çekiliyor.

Cenup


                                                 

                                                Özgün adı: Austral 

Yazar: Carlos Fonseca 

Orijinal Dili: İspanyolca                                                 

Çeviri: Roza Hakmen

Kapak Resmi: Ferdinand Hodler

Kapak Tasarımı: Emine Bora

Yayınevi: Metis Yayıncılık

 

  

Bıraktığımız izler, sildiğimiz izler ve yeniden inşa etmeye çalıştığımız izler üzerine bir anlatı.

Modernitenin ezici hızına ve barbarlığına teslim olmayı inatla reddeden kahramanların izini süren ekolojik bir roman Cenup. Günümüzdeki yabancı düşmanlığının kökenlerini kazıp çıkarma peşinde Latin Amerika’nın zorlu coğrafyasında güneye doğru bir yolculuğa çağırıyor okuru: Guatemala’nın harap olmuş topraklarından, Nietzsche’nin kız kardeşinin Paraguay’da kurduğu Yahudi aleyhtarı komün Yeni Almanya’dan geçip Amazonlara varan uzun bir yolculuğa...

Sözcüklerin ve imgelerin toplamından inşa edilen bu çok katmanlı roman, kaybın acısı, dillerin ve anıların silinişi, bellek ve yazı ihtiyacı ve küreselleşmenin tehlikelerine dair büyüleyici bir anlatı.


Yorumlarımız:

Latin Amerika edebiyatının genç kuşak yazarlarından Carlos Fonseca'nın Cenup (Austral) romanı entelektüel derinliği olan birçok temayı barındıran karmaşık yapılı bir eserdir. çok katmanlı entelektüel derinliği olan romannın belirgin özelliği, edebiyat, felsefe, sanat tarihi ve antropolojiden aldığı yoğun referanslardır. birçok düşünür ve sanatçıya gönderme yaparak, okurdan entelektüel bir katılım bekler. Eser, yalnızca bir hikaye anlatmakla kalmaz, aynı zamanda tarih, bellek ve dil üzerine düşünsel bir deneme sunar.

Romanın kurgusal yapısı, geleneksel, doğrusal anlatılardan farklıdır. Hikaye, bir araya getirilmesi gereken belgeler, günlükler, notlar ve farklı anlatıcı sesleri aracılığıyla parçalı ve sarmal bir biçimde ilerler; okurun bir dedektif gibi sürekli olarak izleri takip etmesi gerektirir. Ancak aranan "gerçek," polsiye bir olaydan çok, tarihsel, dilsel ve kültürel bir kayıp olgusudur.

Kitabın merkezinde kaybın acısı, dillerin ve anıların silinişi ve bellek tiyatrosunda yeniden var etme çabası yer alır.  Aliza nın bıraktığı metinler  aracılığıyla gerçeği arayan Julio'nun hikayesi, kişisel bir yolculuktan çıkıp tarihsel ve düşünsel bir serüvene dönüşür.

Roman, okuru Latin Amerika'nın zorlu coğrafyasında, güneye (Austral/Cenup) doğru bir yolculuğa çıkarır. Bu, hem fiziksel hem de düşünsel bir yolculuktur.Kitap bittiğinde, dünyaya artık sadece bir harita değil, her köşesinde bir sesin, bir kelimenin veya bir hatıranın yankılandığı yaşayan bir arşivdir..

Özetle, Cenup (Austral), okurunu entelektüel olarak zorlayan,iyi kurgulanmış ancak bu karmaşık yapısı nedeniyle her okur için kolay olmayan bir romandır. YÜKSEL

 

16 Ocak 2026 Cuma

Carlos Fonseca

 



Kosta Rikalı yazar ve akademisyen Carlos Fonseca 1987 yılında San José, Kosta Rika’da doğdu, Porto Riko’da büyüdü. Liseyi Porto Riko’da bitirdikten sonra ABD’ye giderek Stanford Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Edebiyat öğrenimi gördü. 2009 yılında Stanford’dan mezun olan Fonseca, Princeton Üniversitesi’nde Latin Amerika Edebiyatı ve Kültürü üzerine doktora yaptı. 2014 yılında yayımlanan ilk romanı Coronel Lágrimas ile eleştirmenlerden övgü aldı. 2016 yılında Guadalajara Kitap Fuarı’nda, 1980’lerde doğmuş en iyi yirmi Latin Amerikalı yazardan biri seçildi; 2017 yılında ise kırk yaşın altındaki en iyi otuz dokuz Latin Amerikalı yazarın sıralandığı Bogota39 listesine girdi. Ardından 2018 yılında, La lucidez del miope adlı deneme kitabıyla Kosta Rika’da Ulusal Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Eserleri The Guardian, BOMB, Art Flash ve The White Review gibi gazete ve dergilerde de yayımlanan Fonseca halen Londra’da yaşıyor ve Cambridge Trinity College’da ders veriyor. Hayvan Müzesi yazarın Türkçedeki ilk kitabı.