19 Mayıs 2026 Salı

Terra Alta

 


                                                        Yazar: Javier Cercas

                                                        Özgün Adı: Terra Alta

                                                        Orijinal Dili: İspanyolca

                                                       Yayınevi: Everest Yayınları

                                                        Çeviren: Gökhan Aksay

                                                        Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Haziran 2024

 

İspanya’da, Katalonya’nın güneyinde yer alan huzurlu Terra Alta bölgesi, günün birinde korkunç bir cinayetle sarsılır: Yörenin en büyük şirketlerinin sahipleri olan Adell çifti, çiftliklerinde korkunç işkencelere maruz kaldıktan sonra öldürülmüş olarak bulunmuştur.
 
Bu sarsıcı davanın soruşturulmasında Terra Alta’ya dört yıl önce Barselona’dan gelen genç polis memuru Melchor Marín’e de görev düşer. Doymak bilmez bir okur olan Marín, bu olay meydana geldiği sırada evlenmiştir ve çift, Cosette adını verdikleri kızlarıyla sakin bir hayat sürmektedir. Ancak soruşturma süreci, Marín’in geride kaldığını zannettiği karanlık bir geçmişe kapı aralar. Onun için, çok sevdiği Victor Hugo’nun Sefiller’indeki Jean Valjean’ın ikilemine düşmek demektir bu: “Ya cennette kalıp iblis ol ya da cehenneme geri dön ve melek ol!”
 
Salamina Askerleri, Sahtekâr, Kiracı, Saplantı gibi eserleriyle dünya çapında günümüzün en önde gelen yazarlarından sayılan Javier Cercas, Terra Alta ile unutulmaz karakterler ve son derece ustalıklı bir kurguyla örülü bir üçlemenin ilk kitabına imza attı. Yayımlandığı her yerde büyük övgüler alan ve şimdiden bir klasik sayılan Terra Alta, 2019’da İspanya’nın en prestijli ödüllerinden Planeta Ödülü’ne layık görüldü.

 


Javier Cercas

 



1962 yılında Ibahernando’da doğdu. Amerika Birleşik Devletleri'nde Urbana-Champaign'deki Illinois Üniversitesi'nde iki yıl çalıştı. 1989’dan bu yana Gerona Üniversitesi’nde İspanyol edebiyatı profesörü olarak görev yapıyor. El País gazetesinde yazıyor.

Modern İspanya tarihinin bir anlamda edebî belleği olan Javier Cercas, Julio Llamazares, Andrés Trapiello ve Jesus Ferrero'nun da aralarında bulunduğu, İspanya İç Savaşı ve Frankocu Devlete odaklanan "tarihi hafıza" damarında kurgu yayınlayan tanınmış İspanyol romancılardan biridir.

Hikâyelerini topladığı ilk kitabı El móvil (Güdü) 1987 yılında yayımlandı. İlk romanı El inquilino (Kiracı) 1989’da, ikinci romanı El vientre de la ballena (Balinanın Karnı) 1998’de okurlarıyla buluştu. 1994 yılında La obra literaria de Gonzalo Suáres (Gonzalo Suáres’in Edebî Çalışmaları) adıyla denemelerini, 1998’de Una buena temporada (Güzel Bir Mevsim) başlığıyla makalelerini, 2000 yılında Relatos reales (Gerçek Hikâyeler) adı altında gazete yazılarını yayımladı.

Tarih, galiplerin yazdığı bir hikâyeler bütünü müdür? Peki ya sessiz kalanlar, kaybedenler ve kahraman ile hain arasındaki o belirsiz gri alanda duranlar? Onların anlatılmamış hikâyeleri ulusların kolektif hafızasını nasıl şekillendirir? İşte çağdaş İspanyol edebiyatının dev ismi Javier Cercas, tüm kariyerini bu rahatsız edici soruların üzerine kurar. O, bir romancıdan çok, elinde kalemiyle geçmişin enkazında delil arayan bir edebiyat arkeoloğudur. Cercas okumak, gerçeğin peşinde, kurmaca ile hakikatin iç içe geçtiği tehlikeli ve bir o kadar da aydınlatıcı bir yolculuğa çıkmaktır.

Javier Cercas’ın eserlerini anlamanın anahtarı, İspanya’nın 20. yüzyıldaki kanlı ve karmaşık geçmişinde saklıdır. İspanya İç Savaşı (1936-1939) ve ardından gelen yaklaşık kırk yıllık Franco diktatörlüğünün yarattığı travma, İspanyol toplumu üzerinde derin izler bırakmıştır. Franco'nun ölümünden sonra demokrasiye geçiş sürecinde, toplumsal barışı sağlamak adına geçmişin acılarını deşmemeyi öngören yazısız bir "Unutma Paktı" (Pacto del Olvido) benimsendi. Cercas, tam da bu paktı reddeden, suskunluğu kırmaya ant içmiş kuşağın en güçlü sesidir. O, anne-babasının kuşağının unutmayı seçtiği veya konuşmaktan korktuğu konuların üzerine cesaretle gider. Onun için edebiyat, unutmaya karşı bir hafıza eylemidir.

2001 yılında yayımlanan, kısa bir sürede on dört dile çevrilen ve birçok ödül kazanan üçüncü romanı Soldados de Salamina (Salamina Askerleri), Javier Cercas’ın Türkçeye çevrilen ilk kitabı. Roman, İç Savaş'ın son günlerinde faşist Falanj Partisi'nin kurucularından Rafael Sánchez Mazas'ın kurşuna dizilmekten son anda kurtulmasını konu alır.

Bu başlangıcın ardından, kendini Holokost kurtulanı olarak tanıtan bir sahtekârın hikâyesi üzerinden hakikat ve yalan ilişkisini sorguladığı Sahtekâr (El impostor) veya İspanya'nın demokrasi tarihinin en kritik anlarından 1981 darbe girişimini saniye saniye analiz ettiği Bir Anın Anatomisi (Anatomía de un instante), Cercas’ın ne kadar cesur ve tutarlı bir yazar olduğunu gözler önüne serer.

2010’da “Bir Anın Anatomisi” ile İspanyol Kültür bakanlığı Edebiyat Ödülünü kazandı. 2011’de eserlerinin tümü için Torino Uluslararası Kitap Fuarı Ödülüne layık görüldü.

Avrupa Kitap Ödülü (Sahtekar,2016), Andre Malraux Ödülü (Karanlıkların Hükümdarı, 2018), Gezegen Ödülü(Terra Alta,2019) gibi sayısız ulusal ve uluslararası ödül aldı.


26 Mart 2026 Perşembe

Sinekkuşu

 



Özgün adı: Il colibrì

Yazar: Sandro Veronesi

Orijinal Dili: İtalyanca                                   

Çeviri: Eren Cenday

Ilk Yayın Tarihi: 2019

Kapak Tasarımı: Utku Lomlu

Yayınevi: Can Yayıncılık

 

Sen bir sinekkuşusun çünkü sinekkuşu gibi tüm enerjini olduğun yerde kalmaya harcıyorsun. Tam olduğun yerde kalabilmek için saniyede 70 kez kanat çırpıyorsun. Bu konuda mükemmelsin. Dünyada ve zamanda durabiliyorsun, çevrendeki dünyayı ve zamanı durdurabiliyorsun, hatta bazen de geri geri uçma yeteneğine sahip sinekkuşu gibi zamanda yeniden yükseliyorsun ve kaybettiğini yakalıyorsun.

Sandro Veronesi’nin 2020’de Strega Ödülü’ne değer görülen romanı Sinekkuşu 1960’ların sonundan başlayıp 2030’lara uzanan bir zaman diliminde, Marco Carrera’nın ve ailesinin üç kuşağını kapsayan hikâyesini ilişkiler, bağlar, kopuşlar ve kayıplar üzerinden anlatıyor. Marco’nun yaşam yolu tuhaf eşzamanlılıkların yanı sıra ağır kayıplar ve trajedilerle yüklüdür: intihar eden bir kız kardeş, başka bir ülkeye göç eden ve yıllarca suskunluğa gömülen bir erkek kardeş, mutsuz bir evlilik, asla kavuşulmayan, mektuplarla sürdürülen platonik bir gençlik aşkı ve Marco’yu derinden etkileyen bir kayıp. Veronesi, yaşamın keskin virajlarında etrafındaki her şey değişime uğrarken özel bir çabadan ziyade doğası gereği –tıpkı bir sinekkuşu gibi– sabitliğini koruyan Marco’nun yaşam yazgısını sürükleyici bir dille öykülüyor.

 

Yorumlarımız:

Mart ayında kitap kulübümüzde İtalyan yazar Sandro Veronesi’nin “Sinekkuşu”romanını okuduk. Mimarlık eğitimi almış ancak gazeteci ve yazar kariyeri ile yaşamını sürdürmüş olan Sandro Veronesi Sinekkuşu’nu 2019 yılında kaleme almış ve bu romanı ile 2020 yılında en saygın İtalyan edebiyat ödülü olan Premio Strega ödülünü ikinci kez kazanmıştır. Yazar, romanında ana karakter göz doktoru Marco Cerrara’nın 1960’dan başlayıp 2030’a kadar süren 70 yıllık dört kuşak hikayesi ile birlikte, yıllar içindeki olayları aktarırken kronolojik zamanda ileri geri sıçrama tekniği kullanarak e-postalar, mektuplar, mesajlaşmalar ile geçmiş zaman ile şimdiki zaman içinde adeta eriyor. Aile içindeki ilişkileri; bağlar, kopuşlar, kayıplar, ihanet gibi en temel duygular üzerinden anlatıyor. Hayat Marco’yu adeta sınıyor, yaşadığı tüm değişimler ve yıkımlar bir ömür boyu sürecek sarsıntıları beraberinde getiriyor. Karısının ihaneti, platonik bir gençlik aşkı, ablasının intiharı, annesinin ve babasının hastalıkları, kızını kendi başına büyütürken geçirdiği sıkıntılar ve onun trajik ölümü, ardında bıraktığı “geleceğin insanı” torunu Miraiijin’i büyütme çabaları, bu süreç içinde erkek kardeşi ile bağlarının kopuşu gibi ağır trajedilere karşı vakur bir teslimiyet duygusuyla uyum sağlamaya çalışıyor. Marco annesinin onu tanımladığı bir sinekkuşu misali tüm enerjisini olduğu yerde kalmaya harcayarak etrafında değişen herşeyi sabit tutmaya çalışıyor. Bir metafor olarak kullanılan sinekkuşu saniyede 70 kez kanat çırparak savaşçıların, asla pes etmeyenlerin simgesidir. Yazar, yas, aile bağları, sadakatsizlik ve hayatın getirdiği zorlukları kronolojik bir zaman dilimi içinde anlatsaydı okuyucu için neredeyse katlanılmaz olurdu, tersine zaman içinde ileri geri sıçrayarak kayıplara daha iyi tahammül ediliyor diyor. Ve bu yöntem kitabı ilgi çekici kılarak okuyucuyu tetikte bırakıyor, olayları bir mozaik gibi bir araya getiriyor ve okuyucuyu diri tutuyor. Bu kadar dram bir arada insana altından kalkamayacakmış duygusu veriyor ama yaşam böyle bir süreç değil mi?….. Bu arada çevirmen Eren Cenday’in hakkını vermek lazım, pek çok romanı İtalyancadan dilimize çeviren Eren Cenday, romanın başarılı çevirisi ile kolaylıkla okunmasını sağlıyor . Ben kitabı sevdim, Marco ile zaman zaman empati kurarak onun sakinliği ve teslimiyet duygusunu sorguladım. Biraz buruk bir öyküsü olmakla birlikte okuma deneyiminize zenginlik getirecek bu romanı meraklısına tavsiye ederim . İyi okumalar, kitap dolu günler…. BEYZA

 


7 Mart 2026 Cumartesi

Sandro Veronesi


 

1959’da Floransa’da doğdu. Floransa Üniversitesi’nde mimarlık öğrenimi gören Veronesi, romancılığın yanı sıra gazetecilik ve mimarlık alanlarında da faaliyet göstermektedir. 1988’de yayımladığı ilk romanı Per dove parte questo treno allegro’yu (Bu Neşeli Tren Nereye Gidiyor) izleyen Gli sfiorati (Teğet Geçilenler, 1990), Venite, venite B52 (Gelin, Gelin B52, 1995), pek çok dile çevrilen ve Campiello ile Viareggio ödüllerine layık görülen Yüzleşme (2000), çocuklar için kaleme aldığı Ring City (2001), Strega Ödülü’ne, Yabancılar İçin Akdeniz Ödülü’ne ve Paris Femina Ödülü’ne layık görülen Caos calmo (Dingin Kaos, 2005), XY (2010), Terre rare (Nadir Topraklar, 2014), Un dio ti guar-da (Seni İzleyen Bir Tanrı Var, 2016), Cani d’estate (Yaz Köpekleri, 2018) başlıca yapıtları arasındadır. Çoğu romanı sinemaya uyarlanan yazar, 2019’da yayımlanan Sinekkuşu’yla ikinci kez Strega Ödülü’ne layık görüldü. Veronesi, çocuklarıyla Roma’da yaşıyor.



Savaş ve Savaş

 



                                                Özgün adı: Háború es Háború

Yazar: László Krasznahorkai

Orijinal Dili: Macarca                                               

Çeviri: Gün Benderli

İlk Yayın Tarihi: 1999

Kapak Tasarımı: Utku Lomlu

Yayınevi: Can Yayıncılık

 

Macaristan’daki bir kasabada arşivcilik yapan Korin, sıradan belgelerin içinde eski bir elyazması keşfeder. Savaştan kaçmak isterken bir başka savaşa yakalanan dört arkadaşın efsanevi hikâyesini anlatan bu elyazması Korin’i derinden sarsar. Belgeyi çalar ve “ebediyete iletebilmek” için internete geçirmeye, bunu da dünyanın merkezinde, New York’ta yapmaya karar verir.

Karakterinin bulduğu elyazmasındaki kadar efsanevi ve sarsıcı bir anlatım sunuyor László Krasznahorkai okurlarına Savaş ve Savaş’ta. Hissedip de bir türlü adlandıramadığımız, yakınımızdayken bile algılayamadığımız anlamların peşindeki bir adamı, hayattaki amacını gerçekleştirebilmek için tüm imkânsızlıkların üstesinden gelen bir adamı anlatıyor. Ve amaçsız kaldığında hissedeceği ölümcül soğukluğu.


Yorumlarımız:

 

Sevgili okuyucu,

Şubat ayında Macar yazar Laszlo Krasznahorkai (‘LK’) nin 1999 da yazdığı Savaş ve Savaş kitabını okuyup, toplantımızda tartıştık. Gün Benderli’nin Macarca’dan özenle yaptığı çeviri sayesinde bu çetrefilli ve zaman zaman iç karartıcı kitabı en azından  bu açıdan zorluk çekmeden okuduk. Genel olarak ‘kasvetli ve vizyoner’ edebiyatıyla tanınan yazarın  2025 yılında Nobel Edebiyat ödülü almış olması kitabı seçmemizde önemli bir unsurdu.

Roman kurgusu bakımından çok ilginçti: adeta farklı iki öykü iç içe geçmiş şekilde, katman katman  ilerliyordu. Anlatım tekniği açısından uzun sayfalara yayılacak kadar nefezsiz cümleler, paragraflar ve iç monologlar ile doluydu. Kitabı üçüncü şahıs konuşuyordu. Roman farklı tarihlerde hatta yüzyıllarda gel gitlerle ilerliyordu, bu bakımdan algılanması özellikle son bölümlerde daha da zordu. Ancak, yazarın bu yazış şekli, romanın baş kahramanı Kolin’in karmaşık ruh haline adeta bir fon oluşturmakta çok başarılı olmuştu. Kısacası kitap stil ve kurgu açısından çok farklı idi ve edebiyat çevrelerine göre bu roman daha çok ‘geç modernizm’ in bir örneğiydi. 

İçerik olarak roman adeta iki sarmal öykü halinde ilerliyordu. Birinci öykü Macaristan’da bir kasabada arşivcilik yapan György  Kolin’in günümüzdeki hayatı özetlenmişti. Bir gün çalıştığı yerde gizemli bir el yazması bulan Kolin bu yazmayı okur ve çok etkilenir. Kendisi için hayatın hiçbir anlamı olmadığına inanan ve devamlı intiharı düşünen Kolin bulduğu el yazmasını dünyanın merkezi olarak gördüğü New York’ta internette yayınlayarak arkasında bir sonsuzluk izi bırakmayı planlamaktadır. Hem bu dünyadan kaybolmayı isteyip, hem de hiç silinmeyecek bir iz bırakmak gibi iki zıt fikri kendinde toplayan Kolin’i yazar son derece başarılı bir şekilde kağıda dökmüştür. Kolin bu amaçla çeşitli serüvenler geçirerek ilk önce New York’a sonra İsviçre’ye geçmiştir. Ve bu ülkelerde Colin’in öyküsü farklı olaylara gebedir…..

İkinci öyküde ise yazar el yazmasındaki dört iyi arkadaşın ve uğursuzluğuna inanılan bir kişinin 15. Ve 19. yüzyıldaki ve  farklı mekanlardaki yaşamlarını, kronolojiyi göz ardı ederek yazıya dökmüştür. Bu hikayelerde savaşlardan, yıkımlardan, belalardan  kaçışlar, kısaca insanoğlunun tarihle yüzleşmesi vardır. Ancak yazar bu iki ana öyküyü ayrı ayrı ortaya koyarken, hiçbir kesişme noktası belirtmemişken (Kolin’in el yazmasındaki öyküyü sevmesi dışında) romanın bütünlüğünü bozmadan her ikisini farklı katmanlar olarak tek romanda birleştirmekte başarılı olmuştur. Bir okuyucu olarak beni etkileyen bunları karanlık bir filmin parçalarını kesintisiz seyrediyor gibi olmamdı. Bu filmde yalnızlık duygusu, parasızlık, kadının çilesi, alkolizm, dolandırıcılık hatta kötü şehirleşme ve kaotik yaşam vardı. Ne yazık ki umut pek yoktu. Araştırma yaparken yazarın şu cümlesine rastladım: ‘Edebiyatın görevi dünyayı güzel göstermek değil, gerçeğin tüm ağırlığıyla karşılaşmaktır’

Benim düşüncem romanlar ağırlıklı olarak bir kurgudur ve insanların umutla da beslenmesi gerekir. Yazar buna umutsuzluk değil yüzleşme disiplini demiş. Bence biraz zorlama bir tanım. Hiç ışığı olmayan karanlık dehlizler çok yorucu. Tıpkı bu roman gibi.

Karanlığa karşı ışığımızın hiç sönmemesi, iyiliğin hep galip gelmesi, umudun hiç yitmemesi dileğiyle…  LEYLA