26 Mart 2026 Perşembe

Sinekkuşu

 



Özgün adı: Il colibrì

Yazar: Sandro Veronesi

Orijinal Dili: İtalyanca                                   

Çeviri: Eren Cenday

Ilk Yayın Tarihi: 2019

Kapak Tasarımı: Utku Lomlu

Yayınevi: Can Yayıncılık

 

Sen bir sinekkuşusun çünkü sinekkuşu gibi tüm enerjini olduğun yerde kalmaya harcıyorsun. Tam olduğun yerde kalabilmek için saniyede 70 kez kanat çırpıyorsun. Bu konuda mükemmelsin. Dünyada ve zamanda durabiliyorsun, çevrendeki dünyayı ve zamanı durdurabiliyorsun, hatta bazen de geri geri uçma yeteneğine sahip sinekkuşu gibi zamanda yeniden yükseliyorsun ve kaybettiğini yakalıyorsun.

Sandro Veronesi’nin 2020’de Strega Ödülü’ne değer görülen romanı Sinekkuşu 1960’ların sonundan başlayıp 2030’lara uzanan bir zaman diliminde, Marco Carrera’nın ve ailesinin üç kuşağını kapsayan hikâyesini ilişkiler, bağlar, kopuşlar ve kayıplar üzerinden anlatıyor. Marco’nun yaşam yolu tuhaf eşzamanlılıkların yanı sıra ağır kayıplar ve trajedilerle yüklüdür: intihar eden bir kız kardeş, başka bir ülkeye göç eden ve yıllarca suskunluğa gömülen bir erkek kardeş, mutsuz bir evlilik, asla kavuşulmayan, mektuplarla sürdürülen platonik bir gençlik aşkı ve Marco’yu derinden etkileyen bir kayıp. Veronesi, yaşamın keskin virajlarında etrafındaki her şey değişime uğrarken özel bir çabadan ziyade doğası gereği –tıpkı bir sinekkuşu gibi– sabitliğini koruyan Marco’nun yaşam yazgısını sürükleyici bir dille öykülüyor.

 

Yorumlarımız:

Mart ayında kitap kulübümüzde İtalyan yazar Sandro Veronesi’nin “Sinekkuşu”romanını okuduk. Mimarlık eğitimi almış ancak gazeteci ve yazar kariyeri ile yaşamını sürdürmüş olan Sandro Veronesi Sinekkuşu’nu 2019 yılında kaleme almış ve bu romanı ile 2020 yılında en saygın İtalyan edebiyat ödülü olan Premio Strega ödülünü ikinci kez kazanmıştır. Yazar, romanında ana karakter göz doktoru Marco Cerrara’nın 1960’dan başlayıp 2030’a kadar süren 70 yıllık dört kuşak hikayesi ile birlikte, yıllar içindeki olayları aktarırken kronolojik zamanda ileri geri sıçrama tekniği kullanarak e-postalar, mektuplar, mesajlaşmalar ile geçmiş zaman ile şimdiki zaman içinde adeta eriyor. Aile içindeki ilişkileri; bağlar, kopuşlar, kayıplar, ihanet gibi en temel duygular üzerinden anlatıyor. Hayat Marco’yu adeta sınıyor, yaşadığı tüm değişimler ve yıkımlar bir ömür boyu sürecek sarsıntıları beraberinde getiriyor. Karısının ihaneti, platonik bir gençlik aşkı, ablasının intiharı, annesinin ve babasının hastalıkları, kızını kendi başına büyütürken geçirdiği sıkıntılar ve onun trajik ölümü, ardında bıraktığı “geleceğin insanı” torunu Miraiijin’i büyütme çabaları, bu süreç içinde erkek kardeşi ile bağlarının kopuşu gibi ağır trajedilere karşı vakur bir teslimiyet duygusuyla uyum sağlamaya çalışıyor. Marco annesinin onu tanımladığı bir sinekkuşu misali tüm enerjisini olduğu yerde kalmaya harcayarak etrafında değişen herşeyi sabit tutmaya çalışıyor. Bir metafor olarak kullanılan sinekkuşu saniyede 70 kez kanat çırparak savaşçıların, asla pes etmeyenlerin simgesidir. Yazar, yas, aile bağları, sadakatsizlik ve hayatın getirdiği zorlukları kronolojik bir zaman dilimi içinde anlatsaydı okuyucu için neredeyse katlanılmaz olurdu, tersine zaman içinde ileri geri sıçrayarak kayıplara daha iyi tahammül ediliyor diyor. Ve bu yöntem kitabı ilgi çekici kılarak okuyucuyu tetikte bırakıyor, olayları bir mozaik gibi bir araya getiriyor ve okuyucuyu diri tutuyor. Bu kadar dram bir arada insana altından kalkamayacakmış duygusu veriyor ama yaşam böyle bir süreç değil mi?….. Bu arada çevirmen Eren Cenday’in hakkını vermek lazım, pek çok romanı İtalyancadan dilimize çeviren Eren Cenday, romanın başarılı çevirisi ile kolaylıkla okunmasını sağlıyor . Ben kitabı sevdim, Marco ile zaman zaman empati kurarak onun sakinliği ve teslimiyet duygusunu sorguladım. Biraz buruk bir öyküsü olmakla birlikte okuma deneyiminize zenginlik getirecek bu romanı meraklısına tavsiye ederim . İyi okumalar, kitap dolu günler…. BEYZA

 


7 Mart 2026 Cumartesi

Sandro Veronesi


 

1959’da Floransa’da doğdu. Floransa Üniversitesi’nde mimarlık öğrenimi gören Veronesi, romancılığın yanı sıra gazetecilik ve mimarlık alanlarında da faaliyet göstermektedir. 1988’de yayımladığı ilk romanı Per dove parte questo treno allegro’yu (Bu Neşeli Tren Nereye Gidiyor) izleyen Gli sfiorati (Teğet Geçilenler, 1990), Venite, venite B52 (Gelin, Gelin B52, 1995), pek çok dile çevrilen ve Campiello ile Viareggio ödüllerine layık görülen Yüzleşme (2000), çocuklar için kaleme aldığı Ring City (2001), Strega Ödülü’ne, Yabancılar İçin Akdeniz Ödülü’ne ve Paris Femina Ödülü’ne layık görülen Caos calmo (Dingin Kaos, 2005), XY (2010), Terre rare (Nadir Topraklar, 2014), Un dio ti guar-da (Seni İzleyen Bir Tanrı Var, 2016), Cani d’estate (Yaz Köpekleri, 2018) başlıca yapıtları arasındadır. Çoğu romanı sinemaya uyarlanan yazar, 2019’da yayımlanan Sinekkuşu’yla ikinci kez Strega Ödülü’ne layık görüldü. Veronesi, çocuklarıyla Roma’da yaşıyor.



Savaş ve Savaş

 



                                                Özgün adı: Háború es Háború

Yazar: László Krasznahorkai

Orijinal Dili: Macarca                                               

Çeviri: Gün Benderli

İlk Yayın Tarihi: 1999

Kapak Tasarımı: Utku Lomlu

Yayınevi: Can Yayıncılık

 

Macaristan’daki bir kasabada arşivcilik yapan Korin, sıradan belgelerin içinde eski bir elyazması keşfeder. Savaştan kaçmak isterken bir başka savaşa yakalanan dört arkadaşın efsanevi hikâyesini anlatan bu elyazması Korin’i derinden sarsar. Belgeyi çalar ve “ebediyete iletebilmek” için internete geçirmeye, bunu da dünyanın merkezinde, New York’ta yapmaya karar verir.

Karakterinin bulduğu elyazmasındaki kadar efsanevi ve sarsıcı bir anlatım sunuyor László Krasznahorkai okurlarına Savaş ve Savaş’ta. Hissedip de bir türlü adlandıramadığımız, yakınımızdayken bile algılayamadığımız anlamların peşindeki bir adamı, hayattaki amacını gerçekleştirebilmek için tüm imkânsızlıkların üstesinden gelen bir adamı anlatıyor. Ve amaçsız kaldığında hissedeceği ölümcül soğukluğu.


Yorumlarımız:

 

Sevgili okuyucu,

Şubat ayında Macar yazar Laszlo Krasznahorkai (‘LK’) nin 1999 da yazdığı Savaş ve Savaş kitabını okuyup, toplantımızda tartıştık. Gün Benderli’nin Macarca’dan özenle yaptığı çeviri sayesinde bu çetrefilli ve zaman zaman iç karartıcı kitabı en azından  bu açıdan zorluk çekmeden okuduk. Genel olarak ‘kasvetli ve vizyoner’ edebiyatıyla tanınan yazarın  2025 yılında Nobel Edebiyat ödülü almış olması kitabı seçmemizde önemli bir unsurdu.

Roman kurgusu bakımından çok ilginçti: adeta farklı iki öykü iç içe geçmiş şekilde, katman katman  ilerliyordu. Anlatım tekniği açısından uzun sayfalara yayılacak kadar nefezsiz cümleler, paragraflar ve iç monologlar ile doluydu. Kitabı üçüncü şahıs konuşuyordu. Roman farklı tarihlerde hatta yüzyıllarda gel gitlerle ilerliyordu, bu bakımdan algılanması özellikle son bölümlerde daha da zordu. Ancak, yazarın bu yazış şekli, romanın baş kahramanı Kolin’in karmaşık ruh haline adeta bir fon oluşturmakta çok başarılı olmuştu. Kısacası kitap stil ve kurgu açısından çok farklı idi ve edebiyat çevrelerine göre bu roman daha çok ‘geç modernizm’ in bir örneğiydi. 

İçerik olarak roman adeta iki sarmal öykü halinde ilerliyordu. Birinci öykü Macaristan’da bir kasabada arşivcilik yapan György  Kolin’in günümüzdeki hayatı özetlenmişti. Bir gün çalıştığı yerde gizemli bir el yazması bulan Kolin bu yazmayı okur ve çok etkilenir. Kendisi için hayatın hiçbir anlamı olmadığına inanan ve devamlı intiharı düşünen Kolin bulduğu el yazmasını dünyanın merkezi olarak gördüğü New York’ta internette yayınlayarak arkasında bir sonsuzluk izi bırakmayı planlamaktadır. Hem bu dünyadan kaybolmayı isteyip, hem de hiç silinmeyecek bir iz bırakmak gibi iki zıt fikri kendinde toplayan Kolin’i yazar son derece başarılı bir şekilde kağıda dökmüştür. Kolin bu amaçla çeşitli serüvenler geçirerek ilk önce New York’a sonra İsviçre’ye geçmiştir. Ve bu ülkelerde Colin’in öyküsü farklı olaylara gebedir…..

İkinci öyküde ise yazar el yazmasındaki dört iyi arkadaşın ve uğursuzluğuna inanılan bir kişinin 15. Ve 19. yüzyıldaki ve  farklı mekanlardaki yaşamlarını, kronolojiyi göz ardı ederek yazıya dökmüştür. Bu hikayelerde savaşlardan, yıkımlardan, belalardan  kaçışlar, kısaca insanoğlunun tarihle yüzleşmesi vardır. Ancak yazar bu iki ana öyküyü ayrı ayrı ortaya koyarken, hiçbir kesişme noktası belirtmemişken (Kolin’in el yazmasındaki öyküyü sevmesi dışında) romanın bütünlüğünü bozmadan her ikisini farklı katmanlar olarak tek romanda birleştirmekte başarılı olmuştur. Bir okuyucu olarak beni etkileyen bunları karanlık bir filmin parçalarını kesintisiz seyrediyor gibi olmamdı. Bu filmde yalnızlık duygusu, parasızlık, kadının çilesi, alkolizm, dolandırıcılık hatta kötü şehirleşme ve kaotik yaşam vardı. Ne yazık ki umut pek yoktu. Araştırma yaparken yazarın şu cümlesine rastladım: ‘Edebiyatın görevi dünyayı güzel göstermek değil, gerçeğin tüm ağırlığıyla karşılaşmaktır’

Benim düşüncem romanlar ağırlıklı olarak bir kurgudur ve insanların umutla da beslenmesi gerekir. Yazar buna umutsuzluk değil yüzleşme disiplini demiş. Bence biraz zorlama bir tanım. Hiç ışığı olmayan karanlık dehlizler çok yorucu. Tıpkı bu roman gibi.

Karanlığa karşı ışığımızın hiç sönmemesi, iyiliğin hep galip gelmesi, umudun hiç yitmemesi dileğiyle…  LEYLA


11 Şubat 2026 Çarşamba

LÁSZLÓ KRASZNAHORKAI


 

Krasznahorkai 1954 yılında sosyal güvenlik uzmanı Júlia Pálinkás ile avukat György Krasznahorkai'nin oğlu olarak dünyaya geldi. 1973-1976 yılları arasında József Attila Üniversitesi'nde hukuk okudu. Üniversite yıllarında Gondolat Könyvkiadó adlı bir yayınevinde çalıştı.

1985 yılında ilk romanı 'Sátántangó'yu (Şeytan Tangosu) yayımladı. Kitabın elde ettiği başarı sayesinde kısa sürede Macar edebiyatının önemli temsilcilerinden biri haline geldi. Yıkımın eşiğindeki bir köyde, kurtuluşla yıkım arasındaki ince çizgide salınan karakterler aracılığıyla ahlaki ve toplumsal çöküşü anlatan roman, distopyanın içinden insanın en çıplak hâlini gösterir.  Şeytan Tangosu, BélaTarr’ın yedi buçuk saat­lik siyah beyaz filmiyle (1994) sinema tarihine de geçti.  

1986’da Kegyelmi viszonyok (Af Koşulları) adlı öyküsü yayımlandı. 1987 yılında komünist rejimle yönetilen ülkesinin sınırları dışına ilk defa çıkarak Batı Berlin'e gitti. Burada bir yıl boyunca kaldıktan sonra başta Fransa ve İspanya olmak üzere bir süre Batı Avrupa'da kaldı. İkinci romanı 'Az ellenállás melankóliája' Almanya'da büyük başarı elde etti. Yazar, Bestenliste Ödülü'nün sahibi oldu. 

1990'lı yılların başlarında ilk defa Çin, Japonya ve Moğolistan'ı ziyaret eden yazar yazacağı sonraki eserlerinde Uzak Doğu felsefesine de yer verdi. Moğolistan ve Çin’de yaşadıklarını Az urgai fogoly (Urga Mahpusu, 1992) ve Rombolás és bánat az Ég alatt (Gökyüzünün Altında Yıkım ve Keder, 2004) kitaplarında sorguladı. 

Savaş ve Savaş (1999), Direnişin Melankolisi (1993), Északról hegy, Délrl tó, Nyugatról utak, Keletrl folyo (Kuzey Dağı, Güney Gölü, Batı Yolu, Doğu Deresi, 2003) ve Seibo Orada, Aşağıdaydı (2008) adlı yapıtlara imza attı.

Ünlü Macar yönetmen Béla Tarr'la çok yakın arkadaştır. Yönetmenin çektiği neredeyse bütün filmlerin senaryosu Krasznahorkai imzası taşımaktadır. 1988 yılında 'Kárhozat' adlı filmle başlayan bu ortaklık 2011 tarihli 'A torinói ló'ya (Torino Atı) kadar 5 kez devam etmiştir.

László Krasznahorkai 2015'te Man Booker Uluslararası Ödü­lü’nü, 2025'te ise Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Nobel Komitesi, ödülün “kıyametvari bir dehşetin ortasında bile sanatın gücünü yeniden teyit eden, etkileyici ve vizyoner bir külliyat” ortaya koyduğu için Krasznahorkai’ye verildiğini açıkladı...

29 Ocak 2026 Perşembe

Annemin Uyurgezer Geceleri

 



                                                 Yazar: Ayfer Tunç
                                                 Yayınevi: Can Yayınları

                                                 Kapak Tasarımı: Utku Lomlu
                                                 Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Kasım 2025

 

Unutma yetisini kaybetmenin siyah mermerden yapılmış kaskatı bir levha haline getirdiği hayatım bundan otuz küsur yıl önce altüst oldu. Bir gece sabaha karşı bir saatte annemin uyurgezer olduğunu fark ettim. Ama hayatım annem uyurgezer olduğu için değil, annemin uyur halde gezerken bana söylediği şey yüzünden altüst oldu. Annem o gece benliğime öyle bir darbe indirdi ki, bir daha yaşadığım hiçbir şeyi unutamadım.
 
Annemin annesinden nefret etmesi gibi, ben de annemden nefret mi ediyorum, bu yüzden mi E.’den kopamıyorum, bağımsız bir Şehnaz olamıyorum diye kendime soruyordum. Cevaplarından korktuğum sorulardı bunlar.
 
Unutamayan bir belleğin kişisel muhasebesi, hayata rengini veren otuz yıllık güçlü bir aşkın anatomisi ve bir ülkenin toplumsal panoraması.
 
Annesinin uyurgezerliği bilinçdışının labirentlerinde kaybolduğu sanılan aile sırlarını açığa çıkarırken buna tanık olan Şehnaz’ın belleği unutma yetisini kaybeder. Öğrendiği sırlar sadece aile sırları değildir, Osmanlı’dan günümüze uzanan toplumsal ve trajik bir kadınlık durumudur. Ekonomi profesörü Şehnaz kadınların yüzyıllardır süren yok-hayatlarını sorgularken erkeklerin hayattan erken çekildiği kadıncıl ailesinin var olma sürecini bir akademisyen gözüyle ele alır. Kişisel muhasebesini yaparken toplumsal normlara uymayan otuz yıllık aşkının zehirli yanlarıyla yüzleşir, bu sırada aklında bir başka kadın, büyük aşkı E.’nin karısı Eyşan vardır.
 
Annemin Uyurgezer Geceleri, bireysel hatıraların nasıl toplumsal hafızaya dönüştüğünü güçlü bir edebiyat diliyle sorgularken okurları bu ülkede kadın olmanın düşünmekten kaçındığımız gerçeğini de düşünmeye zorluyor.

 

Yorumlarımız:

 Günün yorgunluğundan sonra bir kitap okuyayım, günü geride  bırakayım derseniz Ayfer Tunç'un “Annemin uyurgezer geceleri" romanını önerebilirim.  Konu biraz incitici, tekrarlar biraz fazla olsada sıkılmadan okunabilir  bir roman. Osmanlıdan Cumhuriyet dönemine dört nesil kadın yaşamı, mücadelesi, kadın olmanın güçlükleri anlatılmış. Diğer tarafta 4. Kuşak Şehnaz ile E.. diye adlandırılan erkeğin hikayesi var. İsminden de anlaşıldığı gibi uyurgezer gecelerinde  annelerin itirafları konuya farklı boyutlara getiriyor. Böylece hikayeye başka erkekler de dahil oluyor. Benim okurken nefesimi kesmedi ama merakla hızlı bir şekilde, rahat okuyabildim. Gurubumuzda doğrusuyla-yanlışıyla karekterleri, yazarın yazım biçimini tartıştık. Osmanlı döneminde fillerin savaş için doğudan getiriliş hikayesi fantezi mi, gerçek mi araştırmadım, ama ilginçti. Kimilerimize göre iktidar savaşı, kimilerimize göre kadının ezilmişliği erkeğin gücü üzerine kurgulanmış bir roman.

Bekar prof. Şehnaz ile Eyşan'la evli hocası E..nin ilişkisi tutku mu, aşk mı yoksa toksik bir ilişki mi, okuyun siz karar verin.  ZELİHA