7 Mart 2026 Cumartesi

Sandro Veronesi


 

1959’da Floransa’da doğdu. Floransa Üniversitesi’nde mimarlık öğrenimi gören Veronesi, romancılığın yanı sıra gazetecilik ve mimarlık alanlarında da faaliyet göstermektedir. 1988’de yayımladığı ilk romanı Per dove parte questo treno allegro’yu (Bu Neşeli Tren Nereye Gidiyor) izleyen Gli sfiorati (Teğet Geçilenler, 1990), Venite, venite B52 (Gelin, Gelin B52, 1995), pek çok dile çevrilen ve Campiello ile Viareggio ödüllerine layık görülen Yüzleşme (2000), çocuklar için kaleme aldığı Ring City (2001), Strega Ödülü’ne, Yabancılar İçin Akdeniz Ödülü’ne ve Paris Femina Ödülü’ne layık görülen Caos calmo (Dingin Kaos, 2005), XY (2010), Terre rare (Nadir Topraklar, 2014), Un dio ti guar-da (Seni İzleyen Bir Tanrı Var, 2016), Cani d’estate (Yaz Köpekleri, 2018) başlıca yapıtları arasındadır. Çoğu romanı sinemaya uyarlanan yazar, 2019’da yayımlanan Sinekkuşu’yla ikinci kez Strega Ödülü’ne layık görüldü. Veronesi, çocuklarıyla Roma’da yaşıyor.

Savaş ve Savaş

 



                                                Özgün adı: Háború es Háború

Yazar: László Krasznahorkai

Orijinal Dili: Macarca                                               

Çeviri: Gün Benderli

İlk Yayın Tarihi: 1999

Kapak Tasarımı: Utku Lomlu

Yayınevi: Can Yayıncılık

 

Macaristan’daki bir kasabada arşivcilik yapan Korin, sıradan belgelerin içinde eski bir elyazması keşfeder. Savaştan kaçmak isterken bir başka savaşa yakalanan dört arkadaşın efsanevi hikâyesini anlatan bu elyazması Korin’i derinden sarsar. Belgeyi çalar ve “ebediyete iletebilmek” için internete geçirmeye, bunu da dünyanın merkezinde, New York’ta yapmaya karar verir.

Karakterinin bulduğu elyazmasındaki kadar efsanevi ve sarsıcı bir anlatım sunuyor László Krasznahorkai okurlarına Savaş ve Savaş’ta. Hissedip de bir türlü adlandıramadığımız, yakınımızdayken bile algılayamadığımız anlamların peşindeki bir adamı, hayattaki amacını gerçekleştirebilmek için tüm imkânsızlıkların üstesinden gelen bir adamı anlatıyor. Ve amaçsız kaldığında hissedeceği ölümcül soğukluğu.


11 Şubat 2026 Çarşamba

LÁSZLÓ KRASZNAHORKAI


 

Krasznahorkai 1954 yılında sosyal güvenlik uzmanı Júlia Pálinkás ile avukat György Krasznahorkai'nin oğlu olarak dünyaya geldi. 1973-1976 yılları arasında József Attila Üniversitesi'nde hukuk okudu. Üniversite yıllarında Gondolat Könyvkiadó adlı bir yayınevinde çalıştı.

1985 yılında ilk romanı 'Sátántangó'yu (Şeytan Tangosu) yayımladı. Kitabın elde ettiği başarı sayesinde kısa sürede Macar edebiyatının önemli temsilcilerinden biri haline geldi. Yıkımın eşiğindeki bir köyde, kurtuluşla yıkım arasındaki ince çizgide salınan karakterler aracılığıyla ahlaki ve toplumsal çöküşü anlatan roman, distopyanın içinden insanın en çıplak hâlini gösterir.  Şeytan Tangosu, BélaTarr’ın yedi buçuk saat­lik siyah beyaz filmiyle (1994) sinema tarihine de geçti.  

1986’da Kegyelmi viszonyok (Af Koşulları) adlı öyküsü yayımlandı. 1987 yılında komünist rejimle yönetilen ülkesinin sınırları dışına ilk defa çıkarak Batı Berlin'e gitti. Burada bir yıl boyunca kaldıktan sonra başta Fransa ve İspanya olmak üzere bir süre Batı Avrupa'da kaldı. İkinci romanı 'Az ellenállás melankóliája' Almanya'da büyük başarı elde etti. Yazar, Bestenliste Ödülü'nün sahibi oldu. 

1990'lı yılların başlarında ilk defa Çin, Japonya ve Moğolistan'ı ziyaret eden yazar yazacağı sonraki eserlerinde Uzak Doğu felsefesine de yer verdi. Moğolistan ve Çin’de yaşadıklarını Az urgai fogoly (Urga Mahpusu, 1992) ve Rombolás és bánat az Ég alatt (Gökyüzünün Altında Yıkım ve Keder, 2004) kitaplarında sorguladı. 

Savaş ve Savaş (1999), Direnişin Melankolisi (1993), Északról hegy, Délrl tó, Nyugatról utak, Keletrl folyo (Kuzey Dağı, Güney Gölü, Batı Yolu, Doğu Deresi, 2003) ve Seibo Orada, Aşağıdaydı (2008) adlı yapıtlara imza attı.

Ünlü Macar yönetmen Béla Tarr'la çok yakın arkadaştır. Yönetmenin çektiği neredeyse bütün filmlerin senaryosu Krasznahorkai imzası taşımaktadır. 1988 yılında 'Kárhozat' adlı filmle başlayan bu ortaklık 2011 tarihli 'A torinói ló'ya (Torino Atı) kadar 5 kez devam etmiştir.

László Krasznahorkai 2015'te Man Booker Uluslararası Ödü­lü’nü, 2025'te ise Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Nobel Komitesi, ödülün “kıyametvari bir dehşetin ortasında bile sanatın gücünü yeniden teyit eden, etkileyici ve vizyoner bir külliyat” ortaya koyduğu için Krasznahorkai’ye verildiğini açıkladı...

29 Ocak 2026 Perşembe

Annemin Uyurgezer Geceleri

 



                                                 Yazar: Ayfer Tunç
                                                 Yayınevi: Can Yayınları

                                                 Kapak Tasarımı: Utku Lomlu
                                                 Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Kasım 2025

 

Unutma yetisini kaybetmenin siyah mermerden yapılmış kaskatı bir levha haline getirdiği hayatım bundan otuz küsur yıl önce altüst oldu. Bir gece sabaha karşı bir saatte annemin uyurgezer olduğunu fark ettim. Ama hayatım annem uyurgezer olduğu için değil, annemin uyur halde gezerken bana söylediği şey yüzünden altüst oldu. Annem o gece benliğime öyle bir darbe indirdi ki, bir daha yaşadığım hiçbir şeyi unutamadım.
 
Annemin annesinden nefret etmesi gibi, ben de annemden nefret mi ediyorum, bu yüzden mi E.’den kopamıyorum, bağımsız bir Şehnaz olamıyorum diye kendime soruyordum. Cevaplarından korktuğum sorulardı bunlar.
 
Unutamayan bir belleğin kişisel muhasebesi, hayata rengini veren otuz yıllık güçlü bir aşkın anatomisi ve bir ülkenin toplumsal panoraması.
 
Annesinin uyurgezerliği bilinçdışının labirentlerinde kaybolduğu sanılan aile sırlarını açığa çıkarırken buna tanık olan Şehnaz’ın belleği unutma yetisini kaybeder. Öğrendiği sırlar sadece aile sırları değildir, Osmanlı’dan günümüze uzanan toplumsal ve trajik bir kadınlık durumudur. Ekonomi profesörü Şehnaz kadınların yüzyıllardır süren yok-hayatlarını sorgularken erkeklerin hayattan erken çekildiği kadıncıl ailesinin var olma sürecini bir akademisyen gözüyle ele alır. Kişisel muhasebesini yaparken toplumsal normlara uymayan otuz yıllık aşkının zehirli yanlarıyla yüzleşir, bu sırada aklında bir başka kadın, büyük aşkı E.’nin karısı Eyşan vardır.
 
Annemin Uyurgezer Geceleri, bireysel hatıraların nasıl toplumsal hafızaya dönüştüğünü güçlü bir edebiyat diliyle sorgularken okurları bu ülkede kadın olmanın düşünmekten kaçındığımız gerçeğini de düşünmeye zorluyor.

 

Yorumlarımız:

 Günün yorgunluğundan sonra bir kitap okuyayım, günü geride  bırakayım derseniz Ayfer Tunç'un “Annemin uyurgezer geceleri" romanını önerebilirim.  Konu biraz incitici, tekrarlar biraz fazla olsada sıkılmadan okunabilir  bir roman. Osmanlıdan Cumhuriyet dönemine dört nesil kadın yaşamı, mücadelesi, kadın olmanın güçlükleri anlatılmış. Diğer tarafta 4. Kuşak Şehnaz ile E.. diye adlandırılan erkeğin hikayesi var. İsminden de anlaşıldığı gibi uyurgezer gecelerinde  annelerin itirafları konuya farklı boyutlara getiriyor. Böylece hikayeye başka erkekler de dahil oluyor. Benim okurken nefesimi kesmedi ama merakla hızlı bir şekilde, rahat okuyabildim. Gurubumuzda doğrusuyla-yanlışıyla karekterleri, yazarın yazım biçimini tartıştık. Osmanlı döneminde fillerin savaş için doğudan getiriliş hikayesi fantezi mi, gerçek mi araştırmadım, ama ilginçti. Kimilerimize göre iktidar savaşı, kimilerimize göre kadının ezilmişliği erkeğin gücü üzerine kurgulanmış bir roman.

Bekar prof. Şehnaz ile Eyşan'la evli hocası E..nin ilişkisi tutku mu, aşk mı yoksa toksik bir ilişki mi, okuyun siz karar verin.  ZELİHA


22 Ocak 2026 Perşembe

Ayfer Tunç



 1964’te Adapazarı’nda doğan Ayfer Tunç’un okurluğu ile yazarlığı neredeyse eş zamanlı başladı denebilir. İlk romanını ilkokul ikinci sınıfta yazdı. Kemalettin Tuğcu okuyordu ve yazdığı kitabın konusu yoksulluktu. Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarında hepimizi etkileyen merhamet duygusu küçük Ayfer’i de etkilemiş olsa gerek. Yazmak ona öylesine müthiş bir zevk veriyordu ki en sevdiği oyun haline geldi. O nedenle sokakta oynayan değil evde okuyan bir çocuk oldu. İlkokul 3. sınıftayken bütün Orhan Kemal kitaplarını okumuştu bile. Bir yandan yazmaya da devam etti. Aynı zamanda apartman komşuları olan müzik öğretmeninin ailesini teşvik etmesiyle 14 yaşında İstanbul’daki Erenköy Kız Lisesinde ailesinden uzakta yatılı okumaya başladı. Lisede bir yandan ileride yazacağı kitaplara sızacak anılar birikiyor bir yandan da kitap okumayı hız kesmeden sürdürüyordu. Sonraki yıllarda yazacağı Yeşil Peri Gecesi romanı bu ortamdan ve bu dönemde tanıştığı kişilerden oldukça etkileniyor.

Sosyal bilimlere meraklı olduğu için seçtiği İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bir yazar için ideal bir okul olarak görüyor. Okulda aldığı sosyoloji, tarih, siyaset, hukuk ve ekonomi gibi dersler onun yazarlığı için mükemmel bir altlık oluşturuyor ve tabii okuyor, okuyor. Bu yıllarda aynı zamanda edebiyat ve kültür dergilerinde yazmaya başlıyor. Sokak dergisinde, Güneş ve Yeni Yüzyıl gazetelerinde çalıştıktan sonra 1999-2004 yılları arasında Yapı Kredi Yayınlarının yayın yönetmenliğini üstleniyor. Uzun yıllardır pek çok projede çalıştığı yakın arkadaşı Murat Gülsoy’la da Yapı Kredi Yayınlarında çalıştığı dönemde tanışıyor. Murat Gülsoy’un teklifiyle Hayalet Gemi dergisinde düzenli yazılar yazıyor.

Kendisinin senaryo yazımı, Murat Gülsoy’un da yaratıcı yazarlık dersleri verdiği “yazmak/okumak/düşünmek/sormak/merak etmek atölyesi” olan Yazmak Atölyesi’ni kuruyor. Yazmak Atölyesi’nde alanlarının uzmanları tarafından verilen editörlük, düzeltmenlik, yazma, okuma atölyelerinin yanı sıra edebiyata, sanata, topluma dair farklı konularda da eğitimler düzenleniyor.

Ayfer Tunç çok üretken bir yazar. Okurlarını asla hayal kırıklığına uğratmadığı gibi çok uzun süre bekletmiyor da. Yalnızca çok yazmıyor aynı zamanda farklı türlerde de yazıyor.

İlk öykü kitabına da ismini veren Saklı adlı hikâyesiyle kadın temalı tek bir öykü istenen yarışmaya katılarak 1988-1989 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü kazanıyor. Saklı kitabı Cem Yayınevinden çıkıyor. Kitap daha sonra EvvelOtel-Saklı adıyla basılıyor. Bu kitapta Saklı’da yer alan öykülerini yeniden ele alıp “Şimdi olsa böyle yazardım” diyerek ikinci kez kaleme alıyor.

Mağara Arkadaşları, Ayfer Tunç’un Saklı’dan sonra yazdığı öykü kitabı. Bu Tunç’un edebiyatının başlangıcı olarak görülmesini istediği kitap aynı zamanda. Bu öykü kitabını Yapı Kredi Yayınları basıyor. Aziz Bey Hadisesi ve Taş-Kağıt-Makas öykü kitaplarıyla yazarımızın öyküdeki yetkinliği artıyor. Bu kitaplarında yer alan Suzan Defter ve Aziz Bey Hatırası öylesine öne çıkan öyküler oluyor ki her biri yer aldığı kitaptaki diğer öyküleri deyim yerindeyse gölgeliyor ve sonrasında Can Yayınları tarafından -isteyen uzun hikâye isteyen novella diyebilir- ayrı kitap olarak basılıyor.

Ayfer Tunç’un ilk romanı daha sonra bir üçlemeye (Kapak Kızı Üçlemesi) dönüşecek olan “Kapak Kızı”.

Üçlemenin diğer kitapları Kapak Kızı’nın hemen ardından gelmiyor. Bunun yerine yalnızca Ayfer Tunç külliyatının değil Türk edebiyatının da en özel kitaplarından biri olan “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi”’ni yazıyor Ayfer Tunç.

Ayfer Tunç üçlemesinin ikinci kitabı olan Yeşil Peri Gecesi’nde anlattığı hikâyenin arka planındaysa 1970’ler ve 80’ler Türkiye’si var.

Tunç’un en çarpıcı kitaplarından biri olan Dünya Ağrısı, 2014 yılında yayımlanıyor.

Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura yine iki farklı anlatıcısı olan bir roman. Sadece anlatıcılar değil mekânlar da çift; İstanbul ve New York. Anlatıcıları ve mekânları birleştirense bir hastalık. Yazarken notlar alan Ayfer Tunç, bu kitabı yazarken “hayattan niye korkuyoruz, ölmekten niye korkuyoruz” diye iki ana başlık altında notlar almış. Dolayısıyla her ne kadar ismi aksini düşündürtse de bir aşk romanı değil aslında bu kitap.

2020 yılında Ayfer Tunç üçlemesinin üçüncü kitabı olan “Osman” yayımlanıyor. 2023 yılında yayımlana Kuru Kız,  taşranın karanlığından kurtulup dünyanın sonundaki şehir Ushuaia’ya yerleşen bir kadının öyküsünü anlatıyor.

Ayfer Tunç’un en sevilen kitaplarından biri türü yaşantı olarak tanımlanabilecek “Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek” adlı eseri. Bu kitapta Tunç, 1970’li yılların başından itibaren Türkiye’nin de 30 yılına ait gündelik hayatı hafızasında kalan anılar, dönemin siyasi, sosyal ve kültürel olaylarıyla birlikte aktarıyor.  2001 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan ve büyük ilgi gören kitap, 2003 yılında altı Balkan ülkesi arasında düzenlenen Balkanika Ödülü’nü kazandı ve birçok yabancı dile çevrildi.  2007 yılında yayımlanan “Ömür Diyorlar Buna”, her ne kadar belli bir kategoriye yerleştirilmesi zor olsa da Ayfer Tunç tarafından “öyküleşmiş söyleşiler ya da söyleşilmiş öyküler” olarak tanımlanıyor ve yaşanmış, tanık olunmuş insan hikâyelerini anlatıyor. 2012 tarihli “Memleket Hikâyeleri”, Refik Halid Karay’ın aynı adla eserine bir gönderme. Ayfer Tunç Memleket Hikâyeleri’ni “Bugüne kadar gittiğim yerlerden, bana anlatılanlardan, okuduklarımdan, dinlediklerimden, bölük pörçük hatırladıklarımdan çıkan bir kitap oldu” diye tanımlıyor. Kitabın ilgi çekici yanlarından biri de Ayfer Tunç’un bu kitapta kendi çektiği fotoğrafları kullanmış olması.

Senaryo yazarlığı da yapan ve hatta bunun eğitimini de veren Tunç’un Sait Faik’in öykülerinden hareketle TRT için yazdığı “Havada Bulut” adlı senaryosu 2002’de 4 bölümlük bir dizi olarak yayımlanıyor. Bunun dışında Kızlar Yurdu (1992), Aliye (1994), Binbir Gece (2006) Sessiz Fırtına (2007) dizilerinin senaryo ekiplerinde yer alıyor. Senaryosunu, Aykut Tankuter ile beraber yazdığı Düş, Gerçek, Bir de Sinema filmi 1995 yılında Ankara Uluslararası Film Festivali ve Adana Altın Koza Film Festivali’nden ödüllerle ayrılıyor. Reşat Nuri Güntekin’in Bahçeli Lokanta öyküsü, Mahmut Şevket Esendal’ın Ev Ona Yakıştı öyküsü ve Muzaffer Buyrukçu’nun Sinema Düşleri öyküsünden uyarlanan üç bölümden oluşan filmle Ayfer Tunç bir kere daha edebiyatla sinemayı bir araya getiriyor. Senaryosunu Bahadır Karataş’la birlikte yazdığı Usta filmi 2009 yılında, Orhan Kemal’in aynı adlı romanından uyarladığı 72. Koğuş adlı senaryosu ise 2010’da filme çekiliyor.