Okuduklarımız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Okuduklarımız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Haziran 2026 Perşembe

Gökyüzünde Nehirler Var


                                                  Yazar: Elif Şafak                                                 

                                                 Orijinal Adı: There Are Rivers In The Sky

                                                 Çeviren: Omca A. Korugan                                                 

                                                 Yayınevi: Doğan Kitap                                             

                                                 Kapak Uygulama: Gökçen Yanlı
                                                 Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Kasım 2025 -38.Baskı

 

 

"Su hatırlar. Unutan insandır."

Tek bir su damlasıyla birbirine bağlanan kayıp bir şiirin, iki büyük nehrin ve üç olağanüstü hayatın hikayesi.

Mezopotamya'nın antik şehri Ninova'da, Asur Kralı'nın kurduğu muhteşem kütüphanenin kalıntılarında, uzun zamandır unutulmuş bir şiirin, Gılgamış Destanı'nın parçaları saklıdır.

Viktorya dönemi Londra'sında, lağımlarla dolu Thames Nehri'nin kıyısında sıra dışı bir çocuk doğar. Arthur'un yoksulluktan kurtulmasının tek şansı parlak hafızasıdır. Yeteneği ona bir matbaada çırak olarak çalışma şansı verdiğinde, Arthur'un dünyası gecekondu mahallelerinin çok ötesine açılır. Onu denizlerin ötesine savuransa, bir kitap olacaktır: Ninova ve Kalıntıları.

2014 yılında Türkiye'de, Dicle Nehri kıyısında yaşayan Ezidi kızı Narin, Irak'taki kutsal Laleş'ten getirilen suyla vaftiz edilmeyi bekler. Tören yarıda kesilince, büyükannesi, rahatsızlığından dolayı yakında sağır kalacak olan Narin'i bir an önce Laleş Vadisi'ne götürmek ister ve bu uğurda, savaştan harap olmuş topraklara yolculuğa çıkarlar.

2018'de Londra'da, kalbi kırık bir hidrolog olan Züleyha, evliliğinin enkazından kaçmak için Thames Nehri üzerindeki bir yüzen eve taşınır. Yetim kalan ve zengin amcası tarafından büyütülen Züleyha varlığının ağırlığını taşıyamaz, ta ki memleketiyle beklenmedik bir bağ her şeyi değiştirene kadar.

Zamanımızın en büyük yazarlarından olan Elif Şafak'tan, yüzyılları ve kıtaları birleştiren

göz kamaştırıcı bir roman.

19 Mayıs 2026 Salı

Terra Alta

 


                                                        Yazar: Javier Cercas

                                                        Özgün Adı: Terra Alta

                                                        Orijinal Dili: İspanyolca

                                                       Yayınevi: Everest Yayınları

                                                        Çeviren: Gökhan Aksay

                                                        Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Haziran 2024

 

İspanya’da, Katalonya’nın güneyinde yer alan huzurlu Terra Alta bölgesi, günün birinde korkunç bir cinayetle sarsılır: Yörenin en büyük şirketlerinin sahipleri olan Adell çifti, çiftliklerinde korkunç işkencelere maruz kaldıktan sonra öldürülmüş olarak bulunmuştur.
 
Bu sarsıcı davanın soruşturulmasında Terra Alta’ya dört yıl önce Barselona’dan gelen genç polis memuru Melchor Marín’e de görev düşer. Doymak bilmez bir okur olan Marín, bu olay meydana geldiği sırada evlenmiştir ve çift, Cosette adını verdikleri kızlarıyla sakin bir hayat sürmektedir. Ancak soruşturma süreci, Marín’in geride kaldığını zannettiği karanlık bir geçmişe kapı aralar. Onun için, çok sevdiği Victor Hugo’nun Sefiller’indeki Jean Valjean’ın ikilemine düşmek demektir bu: “Ya cennette kalıp iblis ol ya da cehenneme geri dön ve melek ol!”
 
Salamina Askerleri, Sahtekâr, Kiracı, Saplantı gibi eserleriyle dünya çapında günümüzün en önde gelen yazarlarından sayılan Javier Cercas, Terra Alta ile unutulmaz karakterler ve son derece ustalıklı bir kurguyla örülü bir üçlemenin ilk kitabına imza attı. Yayımlandığı her yerde büyük övgüler alan ve şimdiden bir klasik sayılan Terra Alta, 2019’da İspanya’nın en prestijli ödüllerinden Planeta Ödülü’ne layık görüldü.

 


26 Mart 2026 Perşembe

Sinekkuşu

 



Özgün adı: Il colibrì

Yazar: Sandro Veronesi

Orijinal Dili: İtalyanca                                   

Çeviri: Eren Cenday

Ilk Yayın Tarihi: 2019

Kapak Tasarımı: Utku Lomlu

Yayınevi: Can Yayıncılık

 

Sen bir sinekkuşusun çünkü sinekkuşu gibi tüm enerjini olduğun yerde kalmaya harcıyorsun. Tam olduğun yerde kalabilmek için saniyede 70 kez kanat çırpıyorsun. Bu konuda mükemmelsin. Dünyada ve zamanda durabiliyorsun, çevrendeki dünyayı ve zamanı durdurabiliyorsun, hatta bazen de geri geri uçma yeteneğine sahip sinekkuşu gibi zamanda yeniden yükseliyorsun ve kaybettiğini yakalıyorsun.

Sandro Veronesi’nin 2020’de Strega Ödülü’ne değer görülen romanı Sinekkuşu 1960’ların sonundan başlayıp 2030’lara uzanan bir zaman diliminde, Marco Carrera’nın ve ailesinin üç kuşağını kapsayan hikâyesini ilişkiler, bağlar, kopuşlar ve kayıplar üzerinden anlatıyor. Marco’nun yaşam yolu tuhaf eşzamanlılıkların yanı sıra ağır kayıplar ve trajedilerle yüklüdür: intihar eden bir kız kardeş, başka bir ülkeye göç eden ve yıllarca suskunluğa gömülen bir erkek kardeş, mutsuz bir evlilik, asla kavuşulmayan, mektuplarla sürdürülen platonik bir gençlik aşkı ve Marco’yu derinden etkileyen bir kayıp. Veronesi, yaşamın keskin virajlarında etrafındaki her şey değişime uğrarken özel bir çabadan ziyade doğası gereği –tıpkı bir sinekkuşu gibi– sabitliğini koruyan Marco’nun yaşam yazgısını sürükleyici bir dille öykülüyor.

 

Yorumlarımız:

Mart ayında kitap kulübümüzde İtalyan yazar Sandro Veronesi’nin “Sinekkuşu”romanını okuduk. Mimarlık eğitimi almış ancak gazeteci ve yazar kariyeri ile yaşamını sürdürmüş olan Sandro Veronesi Sinekkuşu’nu 2019 yılında kaleme almış ve bu romanı ile 2020 yılında en saygın İtalyan edebiyat ödülü olan Premio Strega ödülünü ikinci kez kazanmıştır. Yazar, romanında ana karakter göz doktoru Marco Cerrara’nın 1960’dan başlayıp 2030’a kadar süren 70 yıllık dört kuşak hikayesi ile birlikte, yıllar içindeki olayları aktarırken kronolojik zamanda ileri geri sıçrama tekniği kullanarak e-postalar, mektuplar, mesajlaşmalar ile geçmiş zaman ile şimdiki zaman içinde adeta eriyor. Aile içindeki ilişkileri; bağlar, kopuşlar, kayıplar, ihanet gibi en temel duygular üzerinden anlatıyor. Hayat Marco’yu adeta sınıyor, yaşadığı tüm değişimler ve yıkımlar bir ömür boyu sürecek sarsıntıları beraberinde getiriyor. Karısının ihaneti, platonik bir gençlik aşkı, ablasının intiharı, annesinin ve babasının hastalıkları, kızını kendi başına büyütürken geçirdiği sıkıntılar ve onun trajik ölümü, ardında bıraktığı “geleceğin insanı” torunu Miraiijin’i büyütme çabaları, bu süreç içinde erkek kardeşi ile bağlarının kopuşu gibi ağır trajedilere karşı vakur bir teslimiyet duygusuyla uyum sağlamaya çalışıyor. Marco annesinin onu tanımladığı bir sinekkuşu misali tüm enerjisini olduğu yerde kalmaya harcayarak etrafında değişen herşeyi sabit tutmaya çalışıyor. Bir metafor olarak kullanılan sinekkuşu saniyede 70 kez kanat çırparak savaşçıların, asla pes etmeyenlerin simgesidir. Yazar, yas, aile bağları, sadakatsizlik ve hayatın getirdiği zorlukları kronolojik bir zaman dilimi içinde anlatsaydı okuyucu için neredeyse katlanılmaz olurdu, tersine zaman içinde ileri geri sıçrayarak kayıplara daha iyi tahammül ediliyor diyor. Ve bu yöntem kitabı ilgi çekici kılarak okuyucuyu tetikte bırakıyor, olayları bir mozaik gibi bir araya getiriyor ve okuyucuyu diri tutuyor. Bu kadar dram bir arada insana altından kalkamayacakmış duygusu veriyor ama yaşam böyle bir süreç değil mi?….. Bu arada çevirmen Eren Cenday’in hakkını vermek lazım, pek çok romanı İtalyancadan dilimize çeviren Eren Cenday, romanın başarılı çevirisi ile kolaylıkla okunmasını sağlıyor . Ben kitabı sevdim, Marco ile zaman zaman empati kurarak onun sakinliği ve teslimiyet duygusunu sorguladım. Biraz buruk bir öyküsü olmakla birlikte okuma deneyiminize zenginlik getirecek bu romanı meraklısına tavsiye ederim . İyi okumalar, kitap dolu günler…. BEYZA

 


7 Mart 2026 Cumartesi

Savaş ve Savaş

 



                                                Özgün adı: Háború es Háború

Yazar: László Krasznahorkai

Orijinal Dili: Macarca                                               

Çeviri: Gün Benderli

İlk Yayın Tarihi: 1999

Kapak Tasarımı: Utku Lomlu

Yayınevi: Can Yayıncılık

 

Macaristan’daki bir kasabada arşivcilik yapan Korin, sıradan belgelerin içinde eski bir elyazması keşfeder. Savaştan kaçmak isterken bir başka savaşa yakalanan dört arkadaşın efsanevi hikâyesini anlatan bu elyazması Korin’i derinden sarsar. Belgeyi çalar ve “ebediyete iletebilmek” için internete geçirmeye, bunu da dünyanın merkezinde, New York’ta yapmaya karar verir.

Karakterinin bulduğu elyazmasındaki kadar efsanevi ve sarsıcı bir anlatım sunuyor László Krasznahorkai okurlarına Savaş ve Savaş’ta. Hissedip de bir türlü adlandıramadığımız, yakınımızdayken bile algılayamadığımız anlamların peşindeki bir adamı, hayattaki amacını gerçekleştirebilmek için tüm imkânsızlıkların üstesinden gelen bir adamı anlatıyor. Ve amaçsız kaldığında hissedeceği ölümcül soğukluğu.


Yorumlarımız:

 

Sevgili okuyucu,

Şubat ayında Macar yazar Laszlo Krasznahorkai (‘LK’) nin 1999 da yazdığı Savaş ve Savaş kitabını okuyup, toplantımızda tartıştık. Gün Benderli’nin Macarca’dan özenle yaptığı çeviri sayesinde bu çetrefilli ve zaman zaman iç karartıcı kitabı en azından  bu açıdan zorluk çekmeden okuduk. Genel olarak ‘kasvetli ve vizyoner’ edebiyatıyla tanınan yazarın  2025 yılında Nobel Edebiyat ödülü almış olması kitabı seçmemizde önemli bir unsurdu.

Roman kurgusu bakımından çok ilginçti: adeta farklı iki öykü iç içe geçmiş şekilde, katman katman  ilerliyordu. Anlatım tekniği açısından uzun sayfalara yayılacak kadar nefezsiz cümleler, paragraflar ve iç monologlar ile doluydu. Kitabı üçüncü şahıs konuşuyordu. Roman farklı tarihlerde hatta yüzyıllarda gel gitlerle ilerliyordu, bu bakımdan algılanması özellikle son bölümlerde daha da zordu. Ancak, yazarın bu yazış şekli, romanın baş kahramanı Kolin’in karmaşık ruh haline adeta bir fon oluşturmakta çok başarılı olmuştu. Kısacası kitap stil ve kurgu açısından çok farklı idi ve edebiyat çevrelerine göre bu roman daha çok ‘geç modernizm’ in bir örneğiydi. 

İçerik olarak roman adeta iki sarmal öykü halinde ilerliyordu. Birinci öykü Macaristan’da bir kasabada arşivcilik yapan György  Kolin’in günümüzdeki hayatı özetlenmişti. Bir gün çalıştığı yerde gizemli bir el yazması bulan Kolin bu yazmayı okur ve çok etkilenir. Kendisi için hayatın hiçbir anlamı olmadığına inanan ve devamlı intiharı düşünen Kolin bulduğu el yazmasını dünyanın merkezi olarak gördüğü New York’ta internette yayınlayarak arkasında bir sonsuzluk izi bırakmayı planlamaktadır. Hem bu dünyadan kaybolmayı isteyip, hem de hiç silinmeyecek bir iz bırakmak gibi iki zıt fikri kendinde toplayan Kolin’i yazar son derece başarılı bir şekilde kağıda dökmüştür. Kolin bu amaçla çeşitli serüvenler geçirerek ilk önce New York’a sonra İsviçre’ye geçmiştir. Ve bu ülkelerde Colin’in öyküsü farklı olaylara gebedir…..

İkinci öyküde ise yazar el yazmasındaki dört iyi arkadaşın ve uğursuzluğuna inanılan bir kişinin 15. Ve 19. yüzyıldaki ve  farklı mekanlardaki yaşamlarını, kronolojiyi göz ardı ederek yazıya dökmüştür. Bu hikayelerde savaşlardan, yıkımlardan, belalardan  kaçışlar, kısaca insanoğlunun tarihle yüzleşmesi vardır. Ancak yazar bu iki ana öyküyü ayrı ayrı ortaya koyarken, hiçbir kesişme noktası belirtmemişken (Kolin’in el yazmasındaki öyküyü sevmesi dışında) romanın bütünlüğünü bozmadan her ikisini farklı katmanlar olarak tek romanda birleştirmekte başarılı olmuştur. Bir okuyucu olarak beni etkileyen bunları karanlık bir filmin parçalarını kesintisiz seyrediyor gibi olmamdı. Bu filmde yalnızlık duygusu, parasızlık, kadının çilesi, alkolizm, dolandırıcılık hatta kötü şehirleşme ve kaotik yaşam vardı. Ne yazık ki umut pek yoktu. Araştırma yaparken yazarın şu cümlesine rastladım: ‘Edebiyatın görevi dünyayı güzel göstermek değil, gerçeğin tüm ağırlığıyla karşılaşmaktır’

Benim düşüncem romanlar ağırlıklı olarak bir kurgudur ve insanların umutla da beslenmesi gerekir. Yazar buna umutsuzluk değil yüzleşme disiplini demiş. Bence biraz zorlama bir tanım. Hiç ışığı olmayan karanlık dehlizler çok yorucu. Tıpkı bu roman gibi.

Karanlığa karşı ışığımızın hiç sönmemesi, iyiliğin hep galip gelmesi, umudun hiç yitmemesi dileğiyle…  LEYLA


29 Ocak 2026 Perşembe

Annemin Uyurgezer Geceleri

 



                                                 Yazar: Ayfer Tunç
                                                 Yayınevi: Can Yayınları

                                                 Kapak Tasarımı: Utku Lomlu
                                                 Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Kasım 2025

 

Unutma yetisini kaybetmenin siyah mermerden yapılmış kaskatı bir levha haline getirdiği hayatım bundan otuz küsur yıl önce altüst oldu. Bir gece sabaha karşı bir saatte annemin uyurgezer olduğunu fark ettim. Ama hayatım annem uyurgezer olduğu için değil, annemin uyur halde gezerken bana söylediği şey yüzünden altüst oldu. Annem o gece benliğime öyle bir darbe indirdi ki, bir daha yaşadığım hiçbir şeyi unutamadım.
 
Annemin annesinden nefret etmesi gibi, ben de annemden nefret mi ediyorum, bu yüzden mi E.’den kopamıyorum, bağımsız bir Şehnaz olamıyorum diye kendime soruyordum. Cevaplarından korktuğum sorulardı bunlar.
 
Unutamayan bir belleğin kişisel muhasebesi, hayata rengini veren otuz yıllık güçlü bir aşkın anatomisi ve bir ülkenin toplumsal panoraması.
 
Annesinin uyurgezerliği bilinçdışının labirentlerinde kaybolduğu sanılan aile sırlarını açığa çıkarırken buna tanık olan Şehnaz’ın belleği unutma yetisini kaybeder. Öğrendiği sırlar sadece aile sırları değildir, Osmanlı’dan günümüze uzanan toplumsal ve trajik bir kadınlık durumudur. Ekonomi profesörü Şehnaz kadınların yüzyıllardır süren yok-hayatlarını sorgularken erkeklerin hayattan erken çekildiği kadıncıl ailesinin var olma sürecini bir akademisyen gözüyle ele alır. Kişisel muhasebesini yaparken toplumsal normlara uymayan otuz yıllık aşkının zehirli yanlarıyla yüzleşir, bu sırada aklında bir başka kadın, büyük aşkı E.’nin karısı Eyşan vardır.
 
Annemin Uyurgezer Geceleri, bireysel hatıraların nasıl toplumsal hafızaya dönüştüğünü güçlü bir edebiyat diliyle sorgularken okurları bu ülkede kadın olmanın düşünmekten kaçındığımız gerçeğini de düşünmeye zorluyor.

 

Yorumlarımız:

 Günün yorgunluğundan sonra bir kitap okuyayım, günü geride  bırakayım derseniz Ayfer Tunç'un “Annemin uyurgezer geceleri" romanını önerebilirim.  Konu biraz incitici, tekrarlar biraz fazla olsada sıkılmadan okunabilir  bir roman. Osmanlıdan Cumhuriyet dönemine dört nesil kadın yaşamı, mücadelesi, kadın olmanın güçlükleri anlatılmış. Diğer tarafta 4. Kuşak Şehnaz ile E.. diye adlandırılan erkeğin hikayesi var. İsminden de anlaşıldığı gibi uyurgezer gecelerinde  annelerin itirafları konuya farklı boyutlara getiriyor. Böylece hikayeye başka erkekler de dahil oluyor. Benim okurken nefesimi kesmedi ama merakla hızlı bir şekilde, rahat okuyabildim. Gurubumuzda doğrusuyla-yanlışıyla karekterleri, yazarın yazım biçimini tartıştık. Osmanlı döneminde fillerin savaş için doğudan getiriliş hikayesi fantezi mi, gerçek mi araştırmadım, ama ilginçti. Kimilerimize göre iktidar savaşı, kimilerimize göre kadının ezilmişliği erkeğin gücü üzerine kurgulanmış bir roman.

Bekar prof. Şehnaz ile Eyşan'la evli hocası E..nin ilişkisi tutku mu, aşk mı yoksa toksik bir ilişki mi, okuyun siz karar verin.  ZELİHA


22 Ocak 2026 Perşembe

Cenup


                                                 

                                                Özgün adı: Austral 

Yazar: Carlos Fonseca 

Orijinal Dili: İspanyolca                                                 

Çeviri: Roza Hakmen

Kapak Resmi: Ferdinand Hodler

Kapak Tasarımı: Emine Bora

Yayınevi: Metis Yayıncılık

 

  

Bıraktığımız izler, sildiğimiz izler ve yeniden inşa etmeye çalıştığımız izler üzerine bir anlatı.

Modernitenin ezici hızına ve barbarlığına teslim olmayı inatla reddeden kahramanların izini süren ekolojik bir roman Cenup. Günümüzdeki yabancı düşmanlığının kökenlerini kazıp çıkarma peşinde Latin Amerika’nın zorlu coğrafyasında güneye doğru bir yolculuğa çağırıyor okuru: Guatemala’nın harap olmuş topraklarından, Nietzsche’nin kız kardeşinin Paraguay’da kurduğu Yahudi aleyhtarı komün Yeni Almanya’dan geçip Amazonlara varan uzun bir yolculuğa...

Sözcüklerin ve imgelerin toplamından inşa edilen bu çok katmanlı roman, kaybın acısı, dillerin ve anıların silinişi, bellek ve yazı ihtiyacı ve küreselleşmenin tehlikelerine dair büyüleyici bir anlatı.


Yorumlarımız:

Latin Amerika edebiyatının genç kuşak yazarlarından Carlos Fonseca'nın Cenup (Austral) romanı entelektüel derinliği olan birçok temayı barındıran karmaşık yapılı bir eserdir. çok katmanlı entelektüel derinliği olan romannın belirgin özelliği, edebiyat, felsefe, sanat tarihi ve antropolojiden aldığı yoğun referanslardır. birçok düşünür ve sanatçıya gönderme yaparak, okurdan entelektüel bir katılım bekler. Eser, yalnızca bir hikaye anlatmakla kalmaz, aynı zamanda tarih, bellek ve dil üzerine düşünsel bir deneme sunar.

Romanın kurgusal yapısı, geleneksel, doğrusal anlatılardan farklıdır. Hikaye, bir araya getirilmesi gereken belgeler, günlükler, notlar ve farklı anlatıcı sesleri aracılığıyla parçalı ve sarmal bir biçimde ilerler; okurun bir dedektif gibi sürekli olarak izleri takip etmesi gerektirir. Ancak aranan "gerçek," polsiye bir olaydan çok, tarihsel, dilsel ve kültürel bir kayıp olgusudur.

Kitabın merkezinde kaybın acısı, dillerin ve anıların silinişi ve bellek tiyatrosunda yeniden var etme çabası yer alır.  Aliza nın bıraktığı metinler  aracılığıyla gerçeği arayan Julio'nun hikayesi, kişisel bir yolculuktan çıkıp tarihsel ve düşünsel bir serüvene dönüşür.

Roman, okuru Latin Amerika'nın zorlu coğrafyasında, güneye (Austral/Cenup) doğru bir yolculuğa çıkarır. Bu, hem fiziksel hem de düşünsel bir yolculuktur.Kitap bittiğinde, dünyaya artık sadece bir harita değil, her köşesinde bir sesin, bir kelimenin veya bir hatıranın yankılandığı yaşayan bir arşivdir..

Özetle, Cenup (Austral), okurunu entelektüel olarak zorlayan,iyi kurgulanmış ancak bu karmaşık yapısı nedeniyle her okur için kolay olmayan bir romandır. YÜKSEL

 

24 Kasım 2025 Pazartesi

Tarçın Kokulu Kız


 

                                                  Yazar: Jorge Amado

                                                  Orijinal Dili: Portekizce

                                                  Yayınevi: Sel Yayıncılık

                                                  Çeviren: İpek Gürsoy Manavbaşı

                                                  Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Mart 2025

 

 

Doğup büyüdüğü toprakları tüm yalınlığı ve gerçekliğiyle anlatmaktaki mahirliği sayesinde Brezilya'da tüm zamanların en çok satan yazarı unvanının sahibi olan Jorge Amado, bu kez memleketini tutkulu bir aşkla kutsuyor.

Amado siyasetin amansız ve karanlık gerçekliğiyle, koltuklarından edilmek üzere olan toprak ağaları ve onlara karşı savaşan sermaye sahibi burjuvaların mücadelesini, Brezilya'nın vahşi güzellikteki doğası ve dizginlenemez bir coşkuyla akan yaşamını arka planına alarak işler. Böylece edebiyat sahnesinin nadide âşıkları Nacib ile Gabriela, karanfil kokan bir liman kasabasında ete kemiğe bürünür. Kakao tarımının bölgeye getirdiği zenginlik vesilesiyle dramatik dönüşümler geçiren bir kentin tutucu ve ilkel geleneklerine sevdası uğruna kafa tutan Nacib de yoluna çıkan engellere karşı direnirken dönüşümün ta kendisi olur.

1983 yılında sinemaya uyarlandığında oldukça ses getiren ve yaşama içkin en derin arzuların çekincesiz işlenişiyle tepkilere konu olan Tarçın Kokulu Kız, Jean-Paul Sartre'ın ifadesiyle "halk romanının en iyi örneği."

"Bazı çiçekler vardır, hiç dikkatinizi çekti mi? Bahçelerde, dallarda oldukları sürece güzeldirler, mis kokarlar. Vazoya konduklarında, vazo gümüşten bile olsa, solup ölürler."

 

Yorumlarımız:

Jorge Amado bu kitabı 1958 yılında yazmış ve 1925 yılının Brezilya'sını anlatıyor... daha doğrusu büyüdüğü Ilhéus kentini anlatıyor… babasının kakao plantasyonunda doğmuş bir yazar… kakao plantasyonlarının kuruluş aşamasında oldukça kanlı bir mücadeleyi geride bırakmış olan Ilhéus kenti…. kakaodan gelen zenginleşmenin de etkisiyle gelişmeye çalışmaktadır...

Bu yıl hasadın olağanüstü olacağı, önceki yılları çok geride bırakacağı konuşuluyordu, eğer beklenen yağmurlar gelirse….. Sao Jorge’a adanan adaklar yağmurları gerçekleştirirse…“Kilise kadın işidir.” diyen kakao albayları bile bu yıl düzenlenen törenlerde eşlerinin yanında dua ediyorlardı verim için…

Kakao fiyatlarının sürekli artışı daha büyük zenginlik, refah ve bolluk demekti…. Albayların büyük şehirlerdeki en pahalı okullara giden oğulları, yeni açılan sokaklarda aileler için yeni konutlar, büyük mağazalar, gelişip büyüyen ticari hayat… nihayetinde gelişme ve uygarlık…

 İşte böyle bir ortamda kentteki toprak ağalarından, tüccarlara, bar sahiplerinden, şairlere, öğretmenlerden, politikacılara kadar herkesin hikayesi anlatılıyor romanda... ön planda Gabriela ile Nacib’in naif aşkı yer alırken aslında o dönemdeki toplumun değer yargıları, gelenekleri sorgulanıyor..

Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde erkek egemen toplumun koşulları; kadınların hiçbir hakka sahip olmadığı, ailesinin seçtiği kişi ile evlenip eve kapatıldığı, çocuk büyütüp başka hiçbir şeye karışamadığı, kiliseye gidip dua ettiği, kocasını aldatan kadının öldürülmesi gerektiği ve kocaya her hangi bir cezanın verilmediği bir toplum yapısı bu... Ama kocanın metresine ev açıp, gururla koluna takıp dükkanlarda para harcadığı bir toplum…

Toplumdaki bu düzene karşı çıkan kadın karakterler de var… Malvina, Gabriela, Gloria gibi…. bunların isyanları toplumdaki bazı değişimlere yol açıyor…bazı gelenekler yıkılıyor..

Romanın oldukça fazla erkek karakteri var. Onlar da bu arada siyasi bir mücadele yürütüyorlar... Bu toprakları kakao ile tanıştıran zengin toprak ağaları bunca yıldır siyasettede tek söz sahibi idiler… şimdi kendi kakaolarını satan tüccarlar siyaseti de ele geçirmeye çalışıyor….yeni bir dönem mi başlıyor??...  Bastos’un ölümü seçimleri etkileyecek mi??.. seçimler yeni bir limanın habercisi mi?.. yeni liman daha çok zenginlik demek mi?... Bar sahibi Nacib de aşkı uğruna yoluna çıkan engellere karşı direnirken geleneklerin değişimine mi neden olacak??

Yazarın dili çok güzel, akıcı, neşeli ve esprili bir anlatımı var... tüm siyasi çekişmelere, politik manevralara rağmen kulağının arkasına taktığı kırmızı gülüyle etrafta dolaşan Gabriela’nın canlılığı, yaptığı yemeklerin kokusu, aşkının saflığı, karakterinin sahiciliği ile yüzünüzde bir gülümseme ile okuyacağınız bir roman. NURİZER

2 Kasım 2025 Pazar

Veda Etmiyorum


                                                         Yazar: Han Kang

                                                         Orijinal Dili: Korece

                                                         Yayınevi: April Yayınları

                                                         Çeviren: Göksel Türközü

                                                         Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Kasım 2024, 5. Baskı

 

  

Adeta kış uykusundan uyanır gibi...

Uluslararası çoksatan yazar Han Kang’ın tüm dünyada ses getiren, son olarak Prix Mėdicis ve Prix Femina’ya layık görülen romanı Veda Etmiyorum, Güney Kore'nin bugünü ile acı dolu geçmişi arasında özümüzü bulacağımız bir yolculuğa davet.

Üç kadının bakış açısından Güney Kore tarihinin en karanlık zamanlarını okuyacağız.

Faili meçhullerin ve sivil katliamlarının damga vurduğu zamanları. 

Jeju Adası’nda durmadan yağan kar ve dinmek bilmeyen fırtına eşliğinde hayatın sönmeyen ışığını arayacağız.

Önümüzü görmemizi sağlayan, geride bırakılanlardan ve unutturulmaya çalışılanlardan yadigâr o ışığı.

Zamanlar arası salvolar atıyor, geçmiş ile bugünü edebiyatla örüyor Han Kang, jenerasyonlar boyu taşınan sırları bir romana sığdırıyor. Güney Kore'nin travmatik hafızası aydınlandıkça dünyanın dört bir yanındaki okurlar kendi coğrafyaları ile barışıyor.

Dostluğa övgünün, travmalara saygının ve unutmaya isyanın romanı: Veda Etmiyorum.

20 Mayıs 2025 Salı

Sodom ve Gomore

 




                                                 Yazar: Yakup Kadri Karaosmanoğlu

                                                 Yayınevi: İletişim Yayınları

                                                 Editör: Bahriye Çeri

                                                 Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Ocak 2024-43.Baskı

 

Mütareke döneminin İstanbul’u. Batı hayranı Türkler, düşman subaylarıyla aşk serüvenleri yaşamak için çırpınan Türk kızları, çıkarlarını emperyalist İtilaf Devletleri’nin zaferine bağlamış adamlar... Çöküşü ve kokuşmuşluğu anlatan roman, Anadolu’daki dirilişi önce sezdirir, sonra giderek artan bir şekilde duyurur.

Yirminci yüzyılın ilk yarısında büyük bir üretkenlikle dergilere yazdığı şiir, öykü, makale ve eleştri türü yazılarla Türk edebiyatı sahnesine adımını atan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, romanları, hikayeleri, denemeleri, oyunları ve anılarıyla, en önemli edebiyatçılarımız arasında yer alır. Üslup özellikleri bakımından Yakup Kadri’nin 1910’dan 1974’e dek verdiği eserler Türkçe’nin geçirdiği bütün evreleri yansıtır. Eserlerinin konu ve fikir zenginliği de dil özelliklerinin çeşitliliğinden aşağı kalmaz. Yakup Kadri’nin Fransız edebiyatı etkisinde başlayan yazarlığı, 1920’lerden sonra özgün bir sese kavuşarak siyasi ve sosyolojik konulara, tarihe, dönem çatışmalarına ve birey psikolojisi irdelemelerine yönelir. Fecr-i Ati’den yetişmiş ama bunu izleyen elli yıl boyunca toplumsal koşullar, tarihi süreçler ve bireysel portreleri romanın dokusuna işlemek için roman tekniğiyle de boğuşmuş bir yazar olan Karaosmanoğlu’nun eserleri, hala tüketilmemiş ayrıntılarının tartışılıp incelenmesi gereken zengin bir “panoroma”dır.

 

Yorumlarımız:

  

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Sodom ve Gomore adlı romanında 1919-1922 yılları arası, İstanbul'da yaşayan belli bir zümreyi anlatmış, kitabın basımı 1928'de gerçekleşmiştir.

O tarihlerde Misak-i Milli sınırlarında,ülkede çok cepheli siyasi, askeri mücadele vardı. Batıda Yunanlılar, güneyde Fransızlar, İtalyanlar, doğuda Ermenistan kuvvetleriyle savaşılmakdaydı.İngilizler, İstanbul'u işgal etmiş ve ayrılıkçılarla işbirliği içinde, Türk halkına katliamlar, yağmalar gerçekleştirilmekteydi. Taksim, Nişantaşı, Beyoğlu, Teşvikiye ve Şişli'de yaşayan dejenere zümre, özentilikleri uğruna kendilerini gösterme çabası içinde, çıkarlarını korumaya çalışarak, alafranga olduklarını zannederek o partiden bu partiye,İngiliz zabitlerle koşmaktaydı.

Böyle bir dönemde, romanın  ikiyüzüncü sayfasına kadar sadece bu zümrenin konu edilmesi beni şaşırttı.  Buna rağmen romandaki tasvirleri, anlatım dilini ve akıcılığını beğendim. Sayfa 186'da giyilen balıksırtı işlemeli pullu ropun, sudan yeni çıkmış mitolojik bir balığa, sayfa 189'da sarhoş bir kadının yalpalamalarının uçan bir eşarba benzetilmesi, dikkatimi çeken tasvirlerden bazılarıydı. Benim için, içinde zaman zaman felsefi alıntılar olan, akıcı bir romandı.

Konusuna tekrar döndüğümüzde; İstanbul işgali sırasında İngiliz zabitlerle yakınlaşan, her türlü ilişkinin mübah olduğu,sarhoş, züppe, ihanetçi, kural tanımayan bu topluluk, Lut gölü kenarında, yıllar yıllar öncesi , gökten düşen iki ateş koruyla yok olmuş Sodom ve Gomore şehirlerinin ahlaksız insanlarıyla eşleştirilmiş, roman da ismini buradan almıştır.

Dönem itibariyle ülkenin kurtuluş mücadelesi ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş aşamasında olmasına yeterince degenilmemesi düşündürücü idi. Fakat benim için, tarih kitaplarında olmayan bazı gerçekleri öğrenmek, Cumhuriyetimizin önemini bir kat daha yüceltti. Okumanız tavsiyesiyle.  ZELİHA



29 Nisan 2025 Salı

Dolunay İki Gece Sürer

 




                                                Yazar: Başar Başarır

                                                Yayınevi: Can Yayınları

                                                Kapak Tasarım: Utku Lomlu

                                                Basım Yeri/Tarihi: Istanbul, Ekim 2021-1. Baskı

 

 

Geleceğin mühendisi başarılı öğrenci Gamze ile köy enstitüsü mezunu babası emekli öğretmen İhsan Sami Bey… Bu ikili arasında uzanmakta olan fay hattı, Gamze’nin annesi Feriha Hanım’ın vefatından beri hayli aktiftir.

Gamze’nin üniversitede tanıştığı misafir öğrenci Stavros’la muhabbeti ilerletmesiyle baba-kız çatışması iyice şiddetlenir. Zira kabına sığmaz Gamze Yunan sevgilisinin kollarına, Girit’in koylarına kaçacak, böylece İhsan Sami Bey’in neşrettiği gayriresmi milli mücadele tarihinin gölgesindeki bu cesur girişim, kaçınılmaz olarak umutla dehşet arasında gidip gelen heyecan dolu bir maceraya evrilecektir. Çünkü ne İhsan Sami Bey’in pes etmeye niyeti vardır ne de aşkın, tutkuların ve tarihin dip akıntılarının öngörülebilir bir seyri…

Yunus Nadi Roman Ödülü sahibi Başar Başarır imzalı Dolunay İki Gece Sürer, 2000’li yılların hemen başında yaşanan beklenmedik bazı aksaklıkların büyük fırsatlara, hüsranların diri umutlara, zıtlıkların muhabbete, her türlü çılgınlığın da hayırlara vesile olduğu, tabiri caizse *ters köşe*lerle dolu muzip, hınzır, capcanlı bir roman. Akdeniz’in suları gibi sıcak, tılsımlı, sürprizlerle dolu…

 

Yorumlarımız:

Kitap Kulübümüzde bu ay-öykü ve romancı Başar Başarır’ı ”Dolunay İki Gece Sürer “romanı ile tanıdık. Öyküleriyle Sait Faik  Hikaye ve Yunus Nadi Öykü, romanı ile Yunus Nadi Roman  ödülleri sahibi yazar şenlikli mizahi bir dille yazdığı  bu romanında Köy Enstitüsü mezunu emekli ilkokul öğretmeni Girit  göçmeni  bir ailenin çocuğu olan baba ile üniversite öğrencisi kızı arasındaki çatışmayı 1923 mübadelesi ve onun kuşaklar üzerindeki etkisini esas alarak yazmıştır. Romanda  2001 yılının Türkiye’si ve günümüze göre daha sıcak ilişiklerinin yaşandığı Türk-Yunan bağları yazarın  kendine özgü üslubuyla anlatılıyor.

2001 yılının  Türkiye’sinde Şubat ayında  Anayasa krizi ile başlayan  ve aynı yılın Eylül ayında  ABD’de İkiz Kulelere yapılan saldırıya kadarki süreç içinde  geçen öykü baba ile kızı  ve onların etrafında gelişen  olayları içeriyor. İhsan Sami bey  sert mizaçlı, aksi,sadece konuşan, anlatan, dinlemeyi sevmeyen, ağzı köpüklü, içindeki sevgiyi göstermeyen, fanatik derecede milliyetçi, geleneklere bağlı soyu Girit’e uzanan  bir baba, kızı Gamze ise kendini sorgulayan, başına buyruk, babasına ‘hocam’ diye hitap eden, ondan şevkat  ve sevgiyi ölen annesi Feride ‘yi anarak göremeyen bir genç kızdır. Anne Feride romanda varlığı ile değil yokluğuyla kendinigösterir. Sağlığında kocasına sık sık insanları sevgisizlikle terbiye edemezsin diye uyarır.

Gamze, öğrencisi olduğu üniversiteye Erasmus programı ile gelen Yunan Stavros la tanışıp ona aşık olduğunda hayatı ile ilgili cesur kararlar vererek babasının rızasını almaya gerek duymadan mezuniyet sonrası sevgilisiyle Girit adasında bir araya gelerek hayatında yeni bir sayfa açar. Girit halkının, mübadele sırasında kaybedilen İhsan Sami beyin büyük amcası Sami’nin sıkça anılarak geçmişin, kültürel kimlik arayışının sıklıkla dile getirildiği Girit günlerinde Gamze‘nin Stavros ile  arkadaş olduğu çevre, hayat hakkındaki görüşleri ve beklentileri, adada yaşadığı olaylar ile değişikliğe uğramaya başlar, kısa sürede aşkının hüsranla sona ermesi, babasının kızını merak ederek tüm kısıtlı imkanlarını zorlayarak adaya gelişi, aralarındaki ilişkinin yeniden gözden geçirilmesi, Gamze’nin bireyselleşme  süreci, iki karakterin birbiriyle adeta yer değiştirmesi, babanın Gamze’ye, Gamze’nin ise fikirleriyle babaya yaklaşması, aksi, sevgisini göstermede hep çekingen olan İhsan Sami beyin daha mülayim bir insan olması, adada Giritli bir kadına unuttuğu duyguları hissedip adada kalmaya karar vermesi romanı keyifle okutuyor. Bolca  insan tahlilleri yaparak tarihi gerçeklere zaman zaman dönerek, Girit halkını tanıyarak ilerlerken romanın  adının bir Girit deyişinden kaynaklandığını öğreniyoruz. Aslı ”Dolunay bile iki gece sürer” olan bu deyiş ile fevri, kırılgan, sert karekterli  Girit halkının ‘hemen karar verme, bir kez daha düşün  dolunay bile iki gece sürer’ anlamında söylediğine şahit okuyoruz.

Roman sadece bir göç edebiyatı değil aynı zamanda  bir aşk romanıdır. Kitap boyunca yazarın  roman karekterleri ile bağlarını görmak mümkün. Anneannesi bir Girit mübadilidir ve Çanakkale’ye yerleşmiştir. Gamze gibi Boğaziçi Üniversitesinde makine mühendisliği okumuştur ve onun gibi fotoğraf meraklısıdır. Yazarla yapılan söyleşilerde; 1992 yılında  yazı yazmaya başlayan Başar Başarır’ın bu romanı 2006 yılından itibaren kafasında  oluşturmaya başladığını, bu süreçte Türkiye doğumlu Yunan yazar Herkül Milas ile tanışıp ondan aldığı tavsiyeleri  değerlendirerek  önceleri baba-oğul ilişkisi üzerine kurduğu romanı baba-kız şekline dönüştürdüğünü öğreniyoruz. Yazar Herkül Milas’ın Türk-Yunan ilişkileri üzerine romanları vardır. Gamze’nin erkek arkadaşı Stavros ‘un İstanbul’a geldiğinde Türkler ve Yunanlılar için bir komşuluk kılavuzu hazırlıyorum dediği adı “ yap/yapma” kitabı Herkül Milas tarafından “ Daha İyi Türk-Yunan ilişkileri İçin Yap/Yapma Kılavuzu” olarak 2002 yılında yayımlanmıştır.

Yazar Başar Başarır ödülleri motivasyon ve sorumluluk kaynağı olarak değerlendiriyor ve kitaplarında kullandığı üslubun kişiliğinden geldiğini, kitaplarını günlük kullandığı şenlikli bir dille yazdığını, okuyucuya her sayfada bir çiçek açtırmak istediğini söylüyor. Eserlerinde atasözleri ve deyişleri çokça kullanarak bunların Türkçe dilinin arkeolojisi olarak düşündüğünü, dilin zenginliğini gösterdiğini belirtiyor.

Kitap Kulübümüze Nisan ayı için bu romanı  önermek  ve onun devamında moderatör olarak  da sunum yapmak için geçen hazırlık döneminde yazar Başar Başarır’ı   ve eserlerini yakından tanımak büyük bir kazanç oldu.

Tüm yukarıda anlattığım bilgiler ışığında “Dolunay İki Gece Sürer “romanını kitap severlere hararetle tavsiye ediyorum. Okuyun seveceksiniz, en az benim kadar keyif alacaksınız. Bundan sonra  hayatınıza yeni bir deyiş girecek ve “Dolunay iki gece sürer “ diyeceğiniz günler olacak. İyi okumalar. BEYZA

 


14 Nisan 2025 Pazartesi

Kazkafanın Kitabı

 




                                               Yazar: Yiyun Li

                                               Orijinal Adı: The Book of Goose

                                               Orijinal Dili: İngilizce                                     

                                               Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları

                                               Çeviren: Nuray Önoğlu                                          

                                               Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, 2024 – 1. Baskı

 

“Bir yarım portakalla bir başka yarım portakal birleşse bir tam portakal etmez. İşte benim hikâyemin başladığı yer burası. Kendini bıçağa layık görmeyen bir portakal ve kendini bıçağa dönüştürmeyi asla hayal etmemiş bir portakal. Kesmek ve kesilmek; o zamanlar ikisi de ilgilendirmezdi beni.”
Ekim 1952. Fabienne ve Agnès, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yorgun düşmüş Fransız taşrasında yaşayan iki arkadaştır. Ele avuca sığmaz, gözü kara Fabienne dağlarda çobanlık yapmakta, sevimli ve uysal görünen Agnès ise okula devam etmektedir. Ama ikilinin görünenin aksine kendilerine has oyunlarla ve pek de ciddiye almadıkları planlarla dolu bir dünyası vardır. Bir gün Fabienne, bu planlardan birini hayata geçirmeye karar verir: Birlikte bir kitap yazacak ve bu kitabı Agnès’in adıyla yayımlatacaklardır.

Yorumlarımız:

 

Sevgili Okur,

2025in Mart ayında yazarı gibi ilginç olan bir kitap okuduk: Kazkafanın Kitabı. Çin asıllı olan yazar Yiyun Li  bağışıklık bilimi uzmanı olduktan sonra ABD’ye göç etmiş ve orada yazarlığa adım atmıştır. Birçok hikaye ve romanlar yazan, edebiyat ödülleri kazanan yazar    Kazkafanın Kitabı ile Pen/Faulkner ödülünü kazanmıştır. Kitabın başarılı çevirmeni ise Nuray Önoğlu’dur.

İlk bakışta kitap kolay okunan, sürükleyici, bazen hayallerle dolu/fantastik bir roman gibi görünüyor. Ancak okuma ilerledikçe değişik kurgusu, veciz cümleler içeren bölümleri, derin karakter analizleri, insan ilişkilerinin çeşitliliği, çok sayıda karakterin varlığı, bir
o kadar ölümlerin, bir dolu seyahatin sayfaların arasına ustalıkla serpiştirilmesi, insan hayatına aklın, duyguların, hayallerin, ilişkilerin ve tabii ki kaderin birbiri içine geçerek yaşam dengesi veya dengesizliğinin oluşturduğu gerçeği ile karşılaşıyoruz. Bu yapı ve anlatım yazarın bize ne kadar farklı, dokunaklı, derinlikli bir sunum ve okuma deneyimi sağladığını gösteriyor.

Roman İkinci Dünya Savaşı sonrasında Fransa’nın küçük bir kasabasında yaşayan aynı yaştaki iki yakın arkadaşın, Agnes ve Fabienne’nin 1952-1966 arasındaki 14 yıllık hayat döngüsünü anlatmaktadır. Kitap sonu baştan belli bir kurgu ile yazılmıştır: Agnes ABD’de eşi ile sakin bir yaşam sürerken, Fransa’daki annesinden bir mektup alır ve arkadaşı
27 yaşındaki Fabienne’nin doğum sırasında hem çocuğunu kaybettiğini, ardından da öldüğünü öğrenir. Kitap bu noktadan itibaren Agnes ile Fabienne’nin 13 yaşındaki Fransa kırsalındaki hayatlarına döner. Aslında bu iki çok yakın arkadaş birbirlerinden çok farklı karakterlerdir. Fabienne lider, Agnes itaat eden konumundadır. Sıkıcı kırsal yaşamlarında bir gün bir kitap yazmaya karar verirler. Fabienne romanı dikte eder, okullu olan Agnes ise onu kağıda döker. Kasabadaki posta müdürünün yardımı ile kitap Paris’te basılır. Kitabın yazarının Agnes olması Fabienne tarafından karar verilir. Ve Mutlu Çocuklar adlı bu kitapla Agnes meşhur olur. Kitabın adı ironiktir: Romanda nerdeyse hiç mutlu çocuk yoktur…

Daha sonra bu çok samimi iki arkadaşın yolları ayrılır ve çok az görüşebilirler. Hayat onları farklı zamanlarda farklı şehirlere hatta farklı kıtalara savurmuştur. Agnes ABD’de yaşamaktadır. Fabienne ise çocukluğunun geçtiği kasabaya geri döner ve 27 yaşında hayata veda eder.

Bence kitap birçok bakımdan çok ilginçti. Sayılarla anlatılabilen bir özelliği vardır: romanda her ne kadar ana karakterler iki kız arkadaş olsa da toplam 45den çok karakterin adı geçmiştir; 23 ölüme/intihara/asılmaya rastlanır; 20ye yakın Fransa, İngiltere, ABD’i kapsayan kapsayan seyahat vardır; kitabın içinde üç kitap oluşmuştur.
Bu rakamlara bakınca roman çok yoğun ve karmaşık gibi görünür; halbuki okurken bu yoğunluk hiç hissedilmez. Bence burada önemli olan bu rakamların yazarla ilişkisidir. Yazar roman yazarken kendi hayatından, deneyimlerinden tamamen çıkıp, yepyeni bir yazı ortaya çıkardığını röportajlarında söyler. Halbuki bence hemen her yazar kendi deneyimlerinden etkilenir ve bunları romanlarda görür, hissederiz. Mesela Kazkafanın Kitabı romanındaki intihar ve ölümler bize Yiyun Li’nin intihar girişimlerini ve oğullarının ölümlerini; seyahatler yazarın ABD’ye göç hikayesini ve orada farklı şehirlerdeki yaşam tecrübesini, iki arkadaşın roman yazma arzusunu Yiyun Li’nin meslek değiştirecek kadar kuvvetli yazı yazma dürtüsü ile ilişkendirebiliriz.

Beni romanda en çok etkileyen iki arkadaşın da sevgiden yoksun ailelerde büyümesi ve bunun sonucunda iki çok zıt karakter olmalarına rağmen hayatı belki de daha çekilebilir kılmak için birbirlerine yaslanarak, destek alarak yürütmeleri. Diğer taraftan beni en çok şaşırtan olay ise, bu kadar yakın iki arkadaşın çocukluktan olgunluğa geçtiği dönemlerde artık bağlarının neredeyse tamamen kopması ve Fabienne’nin ölümünde Agnes’in gösterdiği, daha doğrusu hiç göstermediği duygusallık. Bu zıtlıklar daha basit haliyle tüm kitapta var bence: mesela, gerçek-kurmaca, disiplin-özgürlük, taşra-büyük kent, yoksul-varsıl, yaşam-ölüm gibi…

Son cümle: Her insanın bir hayatı vardır. Bu döngü baştan kurgulanamaz. Hayat sadece kaderin yönlendirmesi ile değil, aynı zamanda insanın kendi seçimleridir. LEYLA


Bu romanla ilgili Mart ayında yaptığımız toplantıda kulüp üyesi arkadaşlarımdan ilk defa  yazımı zenginleştirmek, farklı açılar oluşturmak için bir cümlelik yorum istedim. Aşağıda bu yorumları sunuyorum:

BEYZA: İkinci dünya savaşı sonrası,  zor koşullar içinde, kırsalda yaşayan iki genç kızın zengın hayal dünyalarıyla oluşturdukları, o günün koşullarına göre mucizevi sayılan kitap yazma serüveni ve ardından iki arkadaşın beraberliklerindeki gelgitlerin yaşamın bütününe yansımasını anlatan sıradışı bir roman.

DEMET: Nonconformist olan iki kızın büyüme hikayesi.

IŞIL: Konu basit, kitap yalın, çok sade, minimal, ancak karakter tasvirleri/görseli çok kuvvetli, adeta canlı. Senaryo olabilir, film çekilebilir…

NURİZER: Arkadaşlarım sayesinde, toplantıdaki tartışmalardan sonra sevdiğim bir kitap oldu.

UFUK: İki farklı ruhun birbirleriyle etkileşimi, dönüşümü, değişimi. Bu süreçte aslında farklı insanlık hallerinin de tartışılması.

YÜKSEL: Hayat ile ölüm arasındaki mesafe çok kısa…

ZELİHA: İki farklı karakterden doğan ahenk; zıtların buluşması.