9 Ekim 2011 Pazar

Orhan Pamuk

Orhan Pamuk 1952'de İstanbul'da doğdu. “Cevdet Bey ve Oğulları” ve “Kara Kitap” adlı romanlarında anlattığına benzer kalabalık bir ailede Nişantaşı'nda büyüdü.
Otobiyografik kitabı “İstanbul”da anlattığı gibi Pamuk, çocukluğundan yirmi iki yaşına kadar yoğun bir şekilde resim yaparak ve ileride ressam olacağını düşleyerek yaşadı. Liseyi İstanbul'daki Robert College'de okudu.
İstanbul Teknik Üniversitesi'nde üç yıl mimarlık okuduktan sonra, mimar ve ressam olmayacağına karar verip bıraktı. İstanbul Üniversitesi'nde gazetecilik okudu, ama bu işi de hiç yapmadı. Pamuk, yirmi üç yaşından sonra romancı olmaya karar vererek başka her şeyi bıraktı ve kendini evine kapatıp yazmaya başladı.
İlk romanı “Cevdet Bey ve Oğulları” yedi yıl sonra 1982'de yayımlandı. Nişantaşı'nda yaşayan bir ailenin üç kuşaklık hikâyesi olan bu roman, Orhan Kemal ve Milliyet Roman Ödüllerini aldı. Pamuk ertesi yıl “Sessiz Ev” adlı romanını yayımladı ve bu kitabın Fransızca çevirisiyle 1991 Prix de la Découverte Européene'i kazandı.
Venedikli bir köle ile bir Osmanlı âlimi arasındaki gerilimi ve dostluğu anlatan romanı “Beyaz Kale” (1985), 1990'dan sonra da başta İngilizce olmak üzeri pek çok dilde yayımlanarak Pamuk'a uluslararası ilk ününü sağladı. 1985-88 arasında New York'ta Columbia Üniversitesi'nde bulundu. Büyük bir çoğunluğunu burada yazdığı ve İstanbul'un sokaklarını, geçmişini, kimyasını ve dokusunu, kayıp karısını arayan bir avukat aracılığıyla anlatan “Kara Kitap” adlı romanı 1990'da Türkiye'de yayımladı. Fransızca çevirisiyle Prix France Culture’ı kazanan bu roman hem popüler hem de deneysel olabilen, geçmişten ve bugünden aynı heyecanla söz edebilen bir yazar olarak Pamuk'un ününü hem Türkiye'de, hem de yurt dışında genişletti.
1991'de Kara Kitap'taki bir sayfalık bir hikâyeden senaryolaştırdığı Gizli Yüz filme çekildi. 1994'te Türkiye'de yayımlanan ve esrarengiz bir kitaptan etkilenen üniversiteli gençleri hikâye ettiği “Yeni Hayat” adlı romanı Türk edebiyatının en çok okunan kitaplarından biridir. Pamuk'un Osmanlı ve İran nakkaşlarını ve Batı dışındaki dünyanın görme ve resmetme biçimlerini bir aşk ve aile romanının entrikasıyla hikâye ettiği “Benim Adım Kırmızı” adlı romanı 1998'de yayımladı. Bu kitapla Fransa'da Prix Du Meilleur Livre Etranger, İtalya'da Grinzane Cavour (2002) ve International Impac-Dublin ödülünü (2003) kazandı.
Orhan Pamuk, 1990'ların ortasından itibaren insan hakları, düşünce özgürlüğü konularında yazdığı makalelerle Türk devletine karşı eleştirel bir tutum aldı, ama siyaset ile fazla ilgilenmedi. "İlk ve son siyasi romanım" dediği “Kar” adlı kitabını 2002'de yayımladı. Doğu Anadolu’daki Kars şehrinde, siyasal İslamcılar, askerler, laikler, Kürt ve Türk milliyetçileri arasındaki şiddeti ve gerilimi hikâye eden bu kitap ile yeni tarz bir "siyasal roman" yazmayı denedi. Uluslararası ve Türk gazete ve dergilerine yazdığı edebi ve kültürel makalelerle, kendi özel not defterlerinden yaptığı geniş bir seçmeyi 1999 yılında “Öteki Renkler” adıyla yayımladı.
Yazarın hem yirmi iki yaşına kadar olan hatıralarından, hem de İstanbul şehri üzerine bir deneme olan “İstanbul” 2003 yılında, hastalıklı aşkı anlattığı “Masumiyet Müzesi” 2008 yılında, çeşitli yazı ve denemelerinden derlediği “Manzaradan Parçalar” ise 2010 yılında yayınlandı. Orhan Pamuk'un yazarlık serüveni ve bir romancı olmanın esaslarını anlattığı “Saf ve Düşünceli Romancı” adlı kitabı ise Eylül ayında piyasaya çıktı.
İsveç Akademisinin  2006 Nobel Edebiyat Ödülü 'Kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbiriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan' Orhan Pamuk'a verilmiştir.” şeklindeki basın bildirisiyle Nobel Edebiyat Ödülü'nün Orhan Pamuk'a verildiği 12 Ekim 2006 tarihinde resmen açıklandı.  Orhan Pamuk ödülünü 10 Aralık 2006 günü Stockholm Konser Salonu'nda düzenlenen ödül töreninde İsveç kralı XVI. Carl Gustaf'ın elinden aldıktan sonra “Babamın Bavulu” başlığı altında hazırladığı konuşmasını yaptı.

11 Eylül 2011 Pazar

Orhan Pamuk ile bir Röportaj

12 Ekim’de “Benim Adım Kırmızı” adlı romanını tartışacağımız Orhan Pamuk ile İhsan Yılmaz’ın yaptığı röportaj 8 Eylül 2011 günü Hürriyet gazetesinde yayınlandı. Geçen sene “Masumiyet Müzesi” adlı romanını okuyup heyecanla tartıştığımız yazarın başka bir eserini daha okumaya karar verince”Benim Adım Kırmızı”yı seçtik. ‘Saf ve Düşünceli Romancı' adını verdiği yeni kitabını anlattığı röportajda okuyacağımız romanının da klasikler arasına girdiğini söylemiş.
*Yalnızlığı seven bir iş yazarlık, size Harvard Üniversitesi'nden Norton derslerini vermeniz için teklif geldiğinde hissettiğiniz şey ne oldu?
-İlk teklif geldiğinde Türkiye'de başım henüz siyasi olarak derde girmemişti. Zaten önce ders olarak bakmadım gelen teklife, ‘Ne güzel bir sömestr ders verir, gider New York'ta yaşarım' diye düşündüm. İlk derslere titreyerek gittim. Yapacağım konuşmayı önceden yazdım, ders çalıştım. Bu sene Columbia Üniversitesi'nden profesörlük aldım ama akademik dünyaya 52 yaşında girdim. Böyle asistan, doçent düzeyinde bir ders verme durumum hiç olmadı. Anlatacağım şey vardı. Yazarlık yalnız insanların, utangaçların işidir. Ben de mesela bir kitabım çıktığında konuşma yapmaya tir tir çıkardım. Ama röportaj yapa yapa, televizyona çıka çıka, konferans vere vere, düşe düşe, utana utana kalabalık karşısında konuşmayı öğrendim.
*Sizden önce dünya edebiyatının önemli isimleri vermiş aynı dersi, bunun ayrı bir baskısı oldu mu?
-Norton konuşmaları çok itibarlı ve önemli konuşmalar. Benden önce Umberto Eco, T.S. Eliot, Borges gibi isimler vermiş. İtibarı yüzünden yazara bir de gerginlik verir. İtalo Calvino'nun eşi mesela Harvard Üniversitesi'ni kocasını öldürmekle suçlamış. 80'lerin sonunda sanırım Norton derslerini vermesi teklifi yapılmış Calvino'ya. İtalya'da altı konuşmanın beş tanesini hazırlamış. Altıncıyı yazamadan ilk dersi vermeye Harvard'a gelirken kalp krizinden ölmüş ve karısı bunun konuşmanın gerginliğinden kocasınının öldüğünü öne sürmüş. Anlıyorum bu duyguyu. Siz yazarsınız, akademik dünyadan uzaksınız. Ama orada o dünyanın zirvesinde bir bilgiçlik yapacaksınız, alimlere sesleneceksiniz. Gerginliğim tabii ki oluyordu bütün diğer yazarlar gibi. Konuşma yapmadan önce bir kadeh şarap içerek atlatıyordum onu da.
*Size dünya yazarlarının süper liginde olduğunuzu hissettirdi mi bu?
-Başta hissettirdi. Evde tek başıma kitap yazarken, ne yazacağız, nasıl bir şey söyleyeceğim diye endişeleniyorsunuz. Bu konuşmalar daha sonra kitap olarak değerli oluyor ve kalıyor. O zaman bunu kitap olarak da düşüneyim dedim. Bir kitap yazsam roman sanatı üzerine neden bahsederim diye düşündüm. Dersin zor tarafı 45 dakika olması. Roman yazarken konu uzarsa, ne yapalım iki bölüm olsun dersiniz. Ama bir dersi düşünürken yeni fikirler gelse de uzatamıyorsun, 45 dakikayla sınırlaman lazım.
*Dil engeli çıkmadı mı karşınıza? Akademik bir İngilizce konuşmak gerekmedi mi?
-İngilizcem iyi tabii ki ama kazma gibi bir aksanım vardır. Bundan utanmam, hatta bazen abartırım. Özellikle de böyle konuşmayı isterim, Oxford İngilizcesi değil istediğim. Öyle konuşmak kötü kaçar. Ama önemli olan kelimeleri bilmek ve akıcı konuşmaktır, benim de o konuda bir derdim yok.
*Yazma konusunda kendinizi en rahat hissettiğiniz yer neresi?
-Siyasi baskılar yüzünden değil ama müze yüzünden son iki yıldır burada rahat yazamıyordum. O kadar çok bürokratik iş çıkıyor o kadar üzülüyordum ki işlerin yavaş gitmesine, burada kaçayım romanımı yazayım diyordum. Her yerde yazarım ama ben. yirmi yıl evvel Kara Kitap'ın yarısını New York'ta yazmıştım. Uçakta, bekleme alanında yazarım ve bundan da gurur duyarım.
*Kitaplarınızın çevrildiği dil 60'ı buldu. Böyle bir ilgi şaşırttı mı sizi?
Altmış dile varmamıza şaşırdım. Bu yüksek bir rakam. Gençliğimde bir yazarın 25- 30 dile çevrilmesi çok büyük rakamdı. Bunun iki üç misline çıktım. 31 yaşımdayken Fransızcaya Arapçaya çevrilince şaşırıyordum ama artık halka halka genişledi bu. Sayının yüksekliğine şaşırıyorum sadece o kadar. Kitap yayınlanan dil zaten almış küsur falandır. Bir on tane daha anca çıkar o kadar.
Şu ana kadar dünyada kaç sattı Orhan Pamuk kitapları?
-11 milyona yaklaştı.
*Romanlarına hep vurucu bir cümleyle başlayan Orhan Pamuk ders notlarında da aynı şeyi yapıyor ve “Romanlar ikinci hayatlardır” diyor. Bu özellikle dikkat ettiğiniz bir durum mu?
-Bir kitabın ilk cümlesi benim için önemlidir. Çok düşünürüm. İlk cümle kitabın bütün ruhunu, gideceği yolu, okura vereceği ruh hallerini sezdirmelidir. Kitabın adını, ilk cümlesini, son cümlesinin ne olacağını yıllarca not tutar düşünürüm.
*Yeni roman?
-Yeni roman işini kaybeden bir boza satıcısının hayat hikayesine temelli. Öteki İstanbul'un, satıcıların, Gültepe, Kuştepe, Tarlabaşı gibi semtlerde yaşayanların ve Anadolu'dan göçenlerin, İstanbul'un o dokusunun romanı olacak. Böyle bir romandan bahsedince, hemen sosyal gerçekçilerin bahsettiği konular akla geliyor doğal olarak. Evet o konular ama ben tuhaf bir roman yazıyorum. Kitabın adı ‘Kafamda Bir Tuhaflık'. Ama üzerinde daha çalışıyorum, zamanı var.

İKİ KİTABIM KLASİKLER ARASINA GİRDİ
Klasiklerin arasına girmek önemli. Düşünsenize koca bir yüzyılda yazılmış bütün romanlar birden 10-15 taneye iniveriyor. Benim Adım Kırmızı ve Kar, Amerika'da klasikler serisinde basıldı. Yani iki kitabım klasik olarak tescillenmiş oldu şimdilik.

21 Haziran 2011 Salı

Aylak Adam




 
                                                               Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
                                                               Türü: Roman
                                                               Baskı Tarihi: Mayıs 2011 – 23. Baskı


Her şeye "karşı" duran, "karşı" çıkan, "karşı" olan bir adam... Aylak Adam... Bir adı bile yok. "C." diyor Yusuf Atılgan kısaca. İnsan her şeye bunca "karşı"yken kendine de "karşı" olmadan nasıl sürdürebilir bir "karşı" yaşamı? C., sıradanlığa, tekdüzeliğe, alışılmışın kolaycılığına hiç mi hiç katlanamıyor. Hem farklıyı, hem doğru olanı arıyor. Çabasının boşuna olduğunun da farkında üstelik. Zor bir karakter, zor bir yaşam, yalın bir roman. (Arka Kapaktan)



Yusuf Atılgan’ın 30 yıl içinde yazdığı iki romandan biri Aylak Adam. Bence bu roman zamansız. 1959 da mı yazılmış, bugün mü yazılmış pek fark etmiyor, çünkü hem dili gayet sade hem de eminim o günkü ve halen bugünkü toplumlarda yani her zaman bir ya da birkaç aylak adam var aramızda. Bu adam diğer bir adıyla C toplumda bir ayrık otu gibi: yani  her kurala ya da kuralcıya karşı. Onun kendince doğruları var. O doğruları arayıp duruyor ve pek tabi ki bulamıyor ve bulamayacak. C bir mirasyedi. Kendine ‘zengin değilim, param var’ diyor. Çünkü bir zengin hayatı yaşamıyor, öyle bir niyeti de yok. Çok küçükken babası ve teyzesi ile geçirdiği bazı olumsuz deneyimler onu son derece olumsuz etkilemiş: çoğu zaman insanlara karşı güveni yok. Devamlı şehrin sokaklarında, lokantalarında, sinemalarında dolanıp duruyor, özgürlüğü sokaklarda arıyor. Zaman zaman sevgilileri oluyor ama onlarla da bir yerde kopuyor. ‘Karşı olmak’ böyle bir şey herhalde. Aylak, özgür, karşı, biraz melankolik, biraz sanatsever her şey var onda. Ama özünde iyi bir adam, kimseye bir zararı yok. Bütün sıkıntısı kendine. Kendi doğrularını bulamadıkça rahat edemeyecek ve biz onu hiç anlayamayacağız.
Bence Yusuf Atılgan çok ilginç bir kişilik yaratmış ve bunu iğne gibi işlemiş: yalın, katıksız, açık, seçik. Bazen kahramanlar direk konuşuyor, bazen mektuplar arcılığıyla, bazen de birisi anlatıyor ( ne derler üçüncü tekil şahıs). Roman sadece 156 sayfa. Tam tadı damağımızdayken bitiyor… Son olarak roman severlere bu romanı okuyun, çünkü başta değil ama bitirince seveceksiniz demek istiyorum. LEYLA

"Aylak Adam" Yusuf Atılgan'ın okuduğum ilk kitabıydı ve konunun güncelliği ve kadın- erkek ilişkisinin  bu kadar yalın ve dürüst bir şekilde anlatımından etkilendim. Şöyle ki, kitap 1959 yılında yazılmış olmasına rağmen bugün bile güncelliğini korumakta  ve yakın zamanda yazılmış bir kitap intibası uyandırdı bende. Öte yandan kitapta yer alan karakterleri, o zaman geçerli olan toplumsal değerler açısından son derece ilerici buldum- demek ki o  tarihlerde bile bugünkü gibi düşünebilen, yasayabilen insanlar mevcuttu!!! Tabii bunların toplumun genelini yansıtmadıkları da bir gerçek - o yüzden "Aylak Adam" ın geçmişinden bir takim psikolojik sorunlar taşıması sonucu farklı olması vurgulanıyor kitapta. Ancak günümüz için bu ne kadar geçerli? Kadın/ erkek davranışları, birlikteliklerin sürdürülüş sekli böyle  travmaları gerektiriyor mu? Yoksa değer yargıları, hayata bakış açısı köklü bir değişim mi göstermekte? Kitap bütün bunları okuyucuya düşündürdüğü için kanımca son derece başarılı. DEMET

Yusuf Atılgan'ın okuduğum ilk kitabı '' AYLAK ADAM ''. Yazılış tarihi çok eski olmasına rağmen, güncelliğini koruyor.1959 yılında, insanların konuşmaya dahi cesaret edemediği kadın erkek ilişkilerini o yaşamış. Zamana çok uyduğu için, günceliğini koruyabilmiş roman. Okunması kolay, yalın bir dili var.

Zengin bir ailenin paralı bir oğlu. Gerçektende aylak. Annesini küçük yaşta kaybetmiş. Teyzesi tarafından büyütülmüş. Babasının yanında, ama sevgisinden çok çok uzakta geçen çocukluk yılları. Babasından dolayı yaşadığı travma, hayatında çok büyük bir iz bırakmış. İnsanlara pek güveni yok.

Aylak adam duygularını dile getirmede çok samimi. Aradığı gerçekler ve davranışları çoğu insandan farklı. Aşk üzerine hesaplar yapılmasını asla kabul edemiyor. Evlilik hesaplarından hoşlanmıyor. Evlilik, çocuk sahibi olmak ona uzak konular. Diğer taraftan kendi dünyasında ki sorgusuz aşkı arıyor.

Romanı bitene kadar bir solukta okuyorsunuz. Hayatı sorgulamak, işte o noktada başlıyor.  ZELİHA

Yusuf Atılgan

Toplam iki romanı ve bir hikâye kitabı yayınlanmakla birlikte, romanımızın önemli isimlerindendir Yusuf Atılgan. 1921 Manisa doğumlu yazar, İÜ Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yapmış, daha sonra Hacırahmanlı köyüne dönerek çiftçilikle uğraşmıştı. Edebiyat hayatı lise yıllarında şiir ve öykü yazmakla başlamış, edebiyat çevrelerinde tanınması ise Tercüman ve Cumhuriyet gazetelerinin öykü ve roman yarışmalarında elde ettiği derecelerle olmuştu. Belki az ürün vermiş olmasından, belki de mütevazı ve sakin kişiliğinden dolayı fazla popülerleşmemişti, ta ki 1973’de yazdığı ikinci romanı “Anayurt Oteli” 1987’de sinemaya uyarlanana kadar. Ömer Kavur’un yönettiği filmin kazandığı başarı ile –1959 tarihli- ilk romanı “Aylak Adam”da yeniden hatırlandı. 1989’da –İstanbul’da- ölen bu değerli yazarla ilgili tanıtma ve eleştiri yazılarını, yapılan söyleşileri ve yayınlaşmamış çalışmaları kapsayan “Yusuf Atılgan’a Armağan” kitabı ise 1992‘de yayınlandı.
Yazar ve okuduğumuz kitabı “Aylak Adam” hakkında daha detaylı bilgi için http://dipnotkitap.net/ROMAN/Aylak_Adam.htm sitesine bakabilirsiniz.

5 Haziran 2011 Pazar

Ölmez Otu


                                                   
                                                        Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
                                                        Türü: Roman
                                                        Baskı Tarihi: Şubat 2011 – 7. Baskı


Başı dara düşenler, yarattıkları düş dünyasında bulurlar yollarını. Ayakta kalabilmek için sığındıkları bu dünya bir yandan onları yaşatırken, bir yandan da hikayelerini örer. Dağın Öte Yüzü üçlüsü darda kalanların yarattıkları düş dünyasının büyük ve görkemli hikayesidir.

Üçlünün üçüncü kitabı Ölmez Otu Toros Dağlarından Çukurova’ya uzanan bir toprakta yeşerir. Pamuk toplamaya inen Yalak köylülerine kendi yarattıkları efsane eşlik eder. Ancak mitin yıkılışını anlatan satırlar, vahşi olduğu kadar olağanüstü bir türkü gibi içimize işler. (Arka Kapaktan)
“Ölmez Otu patetik, acı ve güçlü bir romandır, Yaşar Kemal ise kuşkusuz sesi Anadolu sınırlarını aşan bir Türk yazarı.” Michel Deon, Journal Dimanche, (Fransa)
“Ölmez Otu’nda şehvet, kan, şiddet, cinayet hepsi vardır ve hepsi olağanüstü boyutlardadır.” Berna Moran
Ölmez Otu,  yeni bir bakış açısı getiriyor. Türk romancısının bakışını değiştiriyor. Şimdiye kadar romancılarımız genellikle bir araç olarak bakmışlardır köylüye. Bir toplumsal gerçekliğin anlatılması için bir araç, bir davanın savunulması için bir araç… Bir dekoratif unsur… Hep roman malzemesi olarak düşünülmüştür köylü. Yaşar Kemal; Ölmez Otu’nda “insan” olarak bakıyor köylüye,  “roman malzemesi” olarak değil. Ve bunun için uzaktan bakılınca hep birbirine benzeyen köylülerin hiç de birbirine benzemediklerini öyle akla kara gibi sistematik tasniflerle köylülerin anlatılamayacağını, hepsinin bir iç dünyası olduğunu, bireysiz olduğu söylenen köy topluluklarında unutulmaz bireysel dramların yaşanabileceğini ustaca gösteriyor.” Fethi Naci
Çeşitli yazarların yorumlarından sonra şimdide bizim yorumlarımız:

Ölmez Otu Yaşar Kemal’in, “Orta Direk” ve “Yer Demir Gök Bakır”dan sonra yazdığı “Dağın Öte Yüzü” üçlemesinin son kitabıdır. Üçlemenin ana teması köy yoksulluğudur. Ölmez Otu, Yalak Köyü halkının kışın çoğalan borçlarını kapatabilmek için Çukurova’ya gidişlerini ve orada pamuk toplarken yaşadıklarını, ilişkilerini, korkularını, kendilerinin uydurup da inandıklarını mitleri konu ediyor. Romanın ana kahramanı yaşlandığı için köyde yalnız bırakılan “Meryemce”. Yazar Meryemce’nin yalnızlığını o kadar güzel anlatıyor ki kendinizi onun yerine koyabiliyorsunuz. Aç olmasına rağmen zorlukla yakaladığı horozu sadece canlı olduğu için kesmemesi, Ömer’in köye yaklaştığını görünce gidip bayramlık elbiselerini giymesi, kendi kendine konuşması yalnızlığın ne kadar zor olduğunu gözler önüne seriyor. Çukurova’daki köy halkı ise bu kadar verimli bir tarlada çalışmalarını kendi köylerinin ermişi olan “Taşbaş”ın eseri olduğunu düşünürken bir gün Taşbaş’ın tarlaya gelip onlarla birlikte pamuk toplamaya başlamasıyla kuşkuya düşerler. Ama korkuları ağır basar ve onun ermişliğini inkar edemezler. Köyden giderken Muhtar Seferle konuşulmamasını isteyen Taşbaş’ın sözünü dinlemeye devam ederler. Yazar karakterleri o kadar güzel anlatır ki kimsenin kendisi ile konuşmamasına isyan eden Muhtar Sefer yerine bazı bölümlerde ben bile haykırmak istedim.  Cinsellikleri, cinayetleri, aşkları, hastalıkları,korkuları ile romanın kahramanı olan Yalak Köylülerinden başka Çukurova’da sıcağı, sivrisinekleri, tozu, toprağı, bitki örtüsü, Ceyhan nehri, zengin toprak ağaları ve köylülerin korkuları ile özdeşleşen kartalları ile romanın diğer önemli karakteri.
1968 yılında yazılan bu romandaki köylülerin sorunları maalesef günümüz Türkiye’sinde de geçerliliğini koruyor. NURİZER

Edebiyatımızdan çeşitli yazarları tartışmak,  bizi Yaşar Kemal okuma fikrinde birleştirdi. Gençlik yıllarımda toplumsal değerlerin önde olduğu, bireysel önceliğin bu kadar pirim görmediği, kapital düzene tepkili bir nesil hâkimdi. Bu dönemde Yaşar Kemal okumak bir heyecandı. Kitabı elime aldığımda neden günümüz yazarlarını, daha güncel şehir yaşamının heyecanı değil de acı ve köydeki yoksulluğu tercih ettik diye düşündüğümü inkâr edemem.
 Ama okumaya başlayınca gördüm ki kitap elimde akıp gidiyor. Meryemce'ye ne oldu acaba diye meraklandırıyor.   Derenin akışını, kuş seslerini duyuruyor, ormanın, otun kokusunu hissettiriyor, tabi ki Çukurova'nın zor şartlarını, acısını da. Yalnızlığın dayanılmazlığını, cahilliğin getirdiği felaketleri, borç ödeme uğruna yaşanan aile dramını, güçlünün zorbalığını, sevda, sınırsız aşk hepsini görmek mümkün bu romanda. Empati yapılınca çokta alınacak ders var insanlık uğruna...Bu güzel dünyada insanlar çalışarak ezilmeyi hakketmiyorlar.Yaşar Kemal'in yıllar önce yazdığı roman, bugünde aynı tadı verebiliyor. Edebiyatçıyı ölümsüz kılan bu olsa gerek.
  Ölmez otu kurusu bile canlılığını koruyabilen sarıçiçekli bir bitki. Dolayısıyla altın otu da deniliyor. Şifalı bitkilerden olup tedavi amaçlı kullanılıyor. Bence köylü tarafından sevilen, birçok insana iyilik yapmış Meryemce ölmez ota benzetilmiş. Oğlu Ali borçlarını kapatma uğruna annesini köyde yalnız bırakmış. Meryemce bütün yalnızlığına, zorluklara, açlığına rağmen ölmez otu gibi canlı kalabilmiş.  ZELİHA
Yalaklı köylüleri her pamuk toplama mevsimi Toroslardaki köylerinden Çukurova’ya inerler ve hayatlarını geçindirmek için ihtiyaçları olan bir yıllık parayı kazanır ve köylerine dönerler. Kendi köylerinde de Çukurova’da da hayat çetin mi çetin, tabiat şartları zorlu mu zorludur. Cahillik de ilkellik de diz boyudur. Yaşar Kemal bu atmosferi ve roman içindeki karakterleri öyle bir betimlemiştir ki adeta o hayatın içinde kendinizi yaşar bulursunuz: sanki o suları ya da kelebekleri (daha da çok sivrisinekleri) elleyecek, o insanlarla aynı ağız dalaşına girecek gibi hissedersiniz kendinizi. Yazarın kaleminin çok kuvvetli olduğu gerçeği tüm çıplaklığıyla çıkar karşımıza. Ama bence bundan daha önemlisi memleketimizden insan manzaraları bir kez daha şamar gibi vurur tokadı yüzümüze. Köylüler için cinayet sanki sıradan bir olaydır. Cinsellik de bilinen normların çok dışındadır. Büyüye, efsanelere, mitlere, yalana, dolana bolca rastlanır romanda. İnsanlar ‘sürü’ gibidir, nereye çeksen oraya gider. Romanın sonu muallaktır, okuyucu ne isterse düşünsün diye, ama bence hiç de önemli değil….Yaşananlar insanın yüreğini bıçak gibi keser…Bu romana ‘Ölmez Otu’ demek bence kendimizi avutmaktır. LEYLA

'Dağın Öteki Yüzü' üçlemesinin üçüncü kitabı 'Ölmez otu' Yaşar Kemal'in köy romanlarının güzel örneklerinden. Romanın anlatımı sürükleyici, dili akıcı olmakla birlikte bol miktarda yöresel kelime kullanılması Yaşar Kemal'in özelliklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.
Yöresel kelimeler romanın kimliği ile okuyucu bütünleştiriyor. Çukurova tasvirlerinin şiirselliği, renkliliği ve canlılığı Çukurova’yı romanın ana karakterlerinden biri yapıyor. Romanda var olan her karakterin kendi içinde bir hikâyesi var, hepsi adeta bir duyguyu temsil etmesi için yaratılmış. Meryemce yalnızlık, Memidik intikam, Zeliha aşk, Deli Bekirin karısı cinsellik, Taşbaşoğlu inanç, Uzunca Ali çaresizlik, Muttalip bey güç v.s. Anlatıcı ayrıca karakterlerinin kendi gerçeği ve düşü arasında içice bir anlatım kurmuş. Diğer taraftan köy halkının ortak değerleri, acıları ve yaşam mücadeleleri var. Köy halkı pamuk zamanı köylerini terk edip Çukurova’ya pamuk toplamaya geliyorlar. Pamuk toplarken doğa ve yaşam şartlarının zorlukları ile mücadele ediyorlar. Sonunda kazanılan para ile önceki yıl yapmış oldukları borçlarını kapatarak bir sonraki yılın bereketi ile gelmesini bekliyorlar. Roman Çukurova’daki yaşam döngüsünü tüm canlılığı ile okuyucuya yaşatıyor. IŞIL