31 Aralık 2015 Perşembe

Sıfır Sayı





                                            Yazar: Umberto Eco
                                            Yayınevi: Doğan Kitap
                                            Orijinal Adı: Numero Zero
                                            Orijinal Dili: İtalyanca
                                            Çeviren: Eren Yücesan Cendey
                                            Kapak Tasarım: Geray Gençer
                                            Basım Yeri/Tarihi: Istanbul, Ekim 2015 - 1. Baskı


Tam bir "kaybeden" olan Colonna (50), gazeteci Simei'den iyi bir iş teklifi alıyor: "Yazı işleri sorumlusu ya da benzeri bir şey" sıfatıyla bir yıl boyunca bir günlük gazete için hazırlanan 12 "sıfır sayı"yı yönetecek ve "asla çıkmayacak olan bir günlük gazetenin hazırlanışıyla geçen bir yılın öyküsü"nü anlatan bir kitap yazacak. 
Patron Vimercate, bu gazete sayesinde "finans ve politika dünyasının güzel salonunu rahatsız edebileceğini kanıtladıktan sonra, olasılıkla bu güzel salon ona bu düşünceden vazgeçmesini rica edecek, o da Yarın tasarısını bir kenara kaldırıp güzel salona giriş yapma iznini koparmış olacak." 
Teklif sahibi Simei'nin de kendi planı var: "her şey suya düşerse kitabı yayımlarım. Bomba gibi patlayacak ve yayın hakkı adına bana belli bir gelir sağlayacaktır. Ya da, olur ya, birileri yayımlamamı istemez ve bana bir total verir. Net."
Olaylar böyle başlıyor ve Eco gözde konuları aracılığıyla İtalya'nın 50 yıllık tarihini yeniden yazıyor: Gladio, bir Papa'ya suikast, başka bir Papa'nın öldürülmesi, hükümet darbeleri, gizli servislerle terör örgütlerinin karmaşık ilişkileri… Ve bir soru: Acaba Mussolini sağ mı?(Arka Kapaktan)


Yorumlarımız:

Kitap Umberto Eco’nun son kitabı ve esas olarak Mussolini döneminden (İkinci Dünya Savaşı) bu yana Italyan politikası/ politikacıları, basın ve Vatikanın girift ilşkilerini anlatmakta. Bunu yaparken ister istemez global dünyaya ve ipleri elinde tutan güçlere de deyinmek ve resmi tamamlamak zorunda doğal olarak. Kitabın başı çoğunlukla İtalya odaklı olduğundan İtalyan politik tarihini, önemli politikacı ve gazetecileri bu kitabı daha iyi anlamak için gerekli olduğunu düşündüm zira çok isim geçmekte ve dışardan bir okuyucunun bu dönemleri irdelemesi zor. Kitap son 70-80 sayfada bana daha enteresan geldi çünkü aşina olduğumuz oluşumları (örneğin Gladio) ve bunların meydana nasıl çıktığını anlattı ki benim için enteresan olan bu bölümdü. Yazar sonunda dünya çarklarının nasıl döndüğünü gözler önüne sererken kahramanlarının pesimist duygulardan hareket etmesine izin vermiyor ve sonuçta dünyanın diğer tarafını, yani güzelliklerini yaşamaya karar veriyorlar. Umutsuzluğa kapıldığımızda ve olaylar bizi karamsarlığa sürüklediğinde hepimizin yaptığı şey de bu sanırım. DEMET

Bu ay Umberto Eco'nun Sıfır Sayı romanını okumaya karar verdik. Hem son aylarda ağırlıklı klasik okumuştuk, hem de konusu 'kötü gazetecilik' diye özetleyebileceğimiz bu roman günümüze, Türkiye gerçeklerine çok uyuyordu ve merak ettik. En azından ben öyle hissettim. Gerçekten de Sıfır Sayı konu itibari ile ilginç. Hayata tutunamayan çeşitli mesleklerden bir gurup insan çıkmayacağını bildikleri bir gazeteyi hazırlıyorlar. Bu sözde gazetenin sahibi ise böylece politika ve finans çevrelerine girip zenginliğine zenginlik katma peşinde. Tüm bunlar olurken romanın baş kahramanı Colonna'nın 'kayıp' hayatını ve aşk hayatını öğreniyoruz, ama daha önemlisi İtalya'nın son 50 yıllık tarihinin adeta üstünden geçiyoruz. Gençliğimizde duyduğumuz haberleri romanda okuyoruz: mafya ilişkileri, papanın öldürülmesi, Mussolini'nin ölümündeki sır perdesi vs..Meraklısı için hele de gazeteciler için okunası bir roman. Ama bence tercümesi sıkıntılı adeta çala kalem. Umberto'nun da en iyi eseri olmadığı kesin..LEYLA

30 Aralık 2015 Çarşamba

Umberto Eco






Düşünsel alanda “Dedalus” takma adıyla bilinen ünlü yazar, 5 Ocak 1932‘de İtalya‘da küçük bir kasaba olan Alessandria‘da dünyaya geldi. Hukukçu olmasını isteyen babasına karşılık Eco, hukuk eğitimini yarıda bırakarak, kendi ilgi alanlarının izinden gitti ve Torino Üniversitesi‘nde Ortaçağ Felsefesi ve Edebiyatı eğitimi aldı.1954‘te eski filozoflardan olan din düşünürü Thomas Aquinas ve onun Ortaçağda oluşturduğu ekolün estetik anlayışı üzerine yazdığı bitirme teziyle felsefe doktorasını tamamlayan yazar, kendisinin düşünsel yorumlarından ve estetik ifade tarzından çok etkilenen, üniversite hocası Luigi Pareyson‘un “Estetica for Lettere Italiane” eserinin eleştirisini yazdı. 50’li yılların başlarında, entellektüel bir Katolik militan olan Eco, doktorasından sonraki yıllarda dini inanç sistemini sorguladı ve dinin varlığını inkar ederek Roma Katolik Kilisesinden ayrılmaya karar verdi.  1962'de Torino Üniversitesi'nde doçent, 1969'da ise Floransa Üniversitesi'nde görsel iletişimdalında profesör oldu. Eco, 1971'den bu yana Bologna Üniversitesi'nde profesör olarak çalışmaktadır ve yapısalcılık sonrası göstergebilim gelişmelerine önemli katkılarıyla tanınmaktadır.  1975  yılında bu üniversitenin Gösteri ve İletişim Bilimleri Enstitüsü'nün başına getirildi.
70’li yılların sonlarında bir göstergebilim profesörü olarak ünlenen Eco, bilimsel kariyerinden roman yazarlığına doğru hiç umulmadık radikal bir dönüşüm gösterdi.
1980 yılında, işaretlerin gizemini, yaşamlarımızdaki karmaşık varlığını, kurgusal; fakat açık bir dille vurguladığı ve polisiye roman türünde işlediği “The Name of the Rose” (Gülün Adı) adlı çalışmasını yayınladı ve eser dünya çapında muazzam bir yankı uyandırdı. Eco’nun bu romanı yazmaktaki amacı, göstergebilime duyduğu ilginin şekillenmeye başladığı dönemden beri tuttuğu notları, yayınladığı makaleleri ve birçok çalışmasını bütünleştirerek; bu bilimi, Ortaçağın egzotik havası içinde geniş kitlelerin bilgisine sunmaktı.
Edebiyatçının 1988‘de yayınlanan ikinci romanı “Foucault’s Pendulum” (Foucault Sarkacı) yine büyük bir başarıya imza atarak, Eco’yu, dünyanın önemli roman yazarları arasında üst sıralara yerleştirdi. Bu çalışmasında ünlü edebiyatçı, irrasyonel düşüncenin Ortaçağ’a uzanan felsefik – tarihsel sürecini ele almış; pozitif bilimlerin gelişmesine katkıda bulunan, ama hep geride kalmış olan gizli bilimlerin varlığından bahsetmiştir. Romanın başarısının ardından, 1992‘de “How to Travel with a Salmon” (Somon Balığıyla Yolculuk) derleme kitabını yayınlayan Eco, militanizm, bilgisayar jargonları, futbol fanatizmi, jet-mail, fax makineleri gibi birçok yeniçağ kavramını, tarih – bilim ve insan döngüsünde eleştirel bir ironiyle konu ettiği yazılarını biraraya getirdi.
1994‘te, yazarın üçüncü roman çalışması “The Island of the Day Before” (Önceki Günün Adası) yayınlandı. Aslında Eco, öyküsel kurgusu olan başka bir kitap daha yazma niyetinde değildi. Ancak “katışıksız doğa” hakkında yazmak istedikleri kendiliğinden hikayesel bir nitelik kazandı ve elbette yine tarihin farklı zamanlarında üç boyutlu bir anlatımla ortaya çıktı. 1997‘deki Kant and the Platypus adlı bilimsel – felsefik deneme çalışmasında Eco, algılarımızın ne kadarının bilişsel idrak yeteneğimize, ne kadarının da dilbilgisi kaynağımıza dayandığını Pascal, Aristotales, Heidegger gibi düşünürlerin öğretilerinden yola çıkarak çözümlemeye yöneldi. 1995‘teki “The Search for the Perfect Language” (Kusursuz Dil Arayışı) kitabıyla ünlü edebiyatçı, iletişimin temeli olan dillerin çokluğu ve farklılığının, aslında iletişim gücümüzü sınırlandırdığı düşüncesini, Babil Kulesi’nin Tanrı’nın lanetiyle yıkılması sonucunda ortak dili kullanan insanların dilde de ayrışmasını efsanesini baz alarak açıklamakta; “Kusursuz dil” hayalinin gerçekliğini de sorgulamaktaydı.
2000 yılına gelindiğinde, inanç sistemlerimizi sorguladığı “Belief or Non-Belief?” (İnanç ya da İnançsızlık Yüzleşme) gibi yazarın daha ziyade eleştirel yönünü; yine kusursuz dil ütopyasına değindiği “Baudolino” gibi düşünsel yönünü açığa çıkaran yapıtlarını yayınladı. Son olarak, 2004‘te beşinci romanı olan “La Misteriosa Fiamma Della Regina Loana” (Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi) ‘yı kaleme aldı.
Umberto Eco, içinde 30.000’den fazla kitabın bulunduğu geniş bir kütüphaneye sahip olan Milan’daki evinde yazın çalışmalarına ve Bologna Üniversitesi’nde İletişim Bilimleri Programı’nda eğitmenlik görevine halen devam ediyor.



1 Aralık 2015 Salı

Hınzır Kız

                                         
                                            Yazar: Mario Vargas Llosa
                                            Yayınevi: Can Yayınları
                                            Orijinal Adı: Travesuras de la nina mala
                                            Orijinal Dili: İspanyolca
                                            Çeviren: Süleyman Doğru
                                            Kapak Tasarım: Utku Lomlu
                                            Basım Yeri/Tarihi: Istanbul, Temmuz 2015 - 1. Baskı



Sadece ahmakların mutlu olduğunu söyleseler de, itiraf ediyorum ki kendimi mutlu hissediyordum. Günlerimi ve gecelerimi Hınzır Kız'la paylaşmak hayatımı dolduruyordu. Geçmişteki buz gibi soğuk tavırlarına kıyasla, bana karşı sevecen davranmasına rağmen, günün birinde, hiç beklenmedik bir biçimde maceralarına geri döneceği ve hoşça kal bile demeden çekip gideceği korkusuyla, beni daima huzursuz bir şekilde yaşatmayı gerçekten başarmıştı.

Sebatlı çevirmen Ricardo'nun tek kabahati gönlünü fettan mı fettan, bin bir surat Hınzır Kız'a kaptırması. İki sevgilinin imkânsız aşkının arka planındaysa 20. yüzyılın ikinci yarısında hem Peru'yu hem de dünyanın geri kalanını şekillendiren tarihî ve toplumsal dönüm noktaları. Mario Vargas Llosa'nın, "Aşka dair ilk romanım," dediği Hınzır Kız 1950'lerin Lima'sında alevlenip Paris, Londra, Tokyo ve Madrid'e uzanan, sönmez bir sevdanın öyküsü. (Arka Kapaktan) 


Yorumlarımız:

Hınzır Kız, yazarın benim okuduğum ikinci kitabıydı ve gene Vargas romanını elimden bırakmak istemeyeceğim şekilde bana okuttu. Yazarın anlatımına, akıcılığına ve olayların içine okuyucuyu sokup, bilfiil yaşatmasına gerçekten hayranım. Kitabın konusu bir kadın ve erkeğin ilişkisini anlatmakta. Ancak buna o kadar enteresan kişilikler ve olaylar katıyor ki sürüklenip gidiyorsunuz. Yazar bunu yaparken bir taraftan da kahramanların yaşadıkları değişik toplumlarla ilgili politik, edebi ve sosyal içerikli arka planı hazırlayarak sizi o dönemlere de taşımakta aynı zamanda. İkili ilişkilerde de sansürsüz yalın bir anlatım var; doğru, yanlış yargısına pek yer verilmiyor, zannedersem okuyucuya da bu fırsatı tanımıyor Vargas ve bunu büyük bir ustalıkla yapmakta- hiç bir anlatımda doz ne fazla ne de az, anlıyorsunuz, yaşıyorsunuz o kadar.  Vargas'tan okumak için aldığım üçüncü kitaba (Julia Teyze) başlamak için sabırsızlanıyorum.  DEMET

Kitap Kulübümüzde Vargas’ın daha önce “Cennet Başka Yerde” isimli romanını okuyup çok beğendiğimizden Zeliha “Hınzır Kız”ı teklif edince, çok düşünmeden kabul ettik.
“Hınzır Kız”, Ricardo Somocurcio’nun hayatının 13 yaşından 60 yaşına kadar olan dönemini kapsıyan kendi ağzından anlattığı hatıra defteri gibi. Peru doğumlu Ricardo’nun lise yıllarında en büyük amacı hayallerinin şehri olan Paris’e yerleşmektir. Üniversite sonrasında bunu başaran Ricardo, Paris’te eski lise aşkına tekrar rastlayınca, Lily ile beraber olmak hayattaki tek tutkusu haline gelir. Ama zengin bir hayat yaşamak amacı olan Lily sadece iki zengin koca arasındaki boşluklarında, UNESCO’da simultane tercümanlık yaparak mütevazi bir hayat sürdüren Ricardo’ya gelir. Hınzır Kız başı sıkıştığında hep Ricardo’nun karşısına çıkar, onu sömürüp ruhen çökme noktasına getirdiğinde terk edip, daha varlıklı ve yaşlı bir adamı soymaya gider. Her seferinde yeni bir kimlikle sevgililerinden kaçarken sığınacağı liman Ricardo olur. Beraber oldukları 3-4 ay boyunca çok mutlu olan Ricardo her seferinde terk edilir ama aşkından hiç vazgeçemez. Sonuç olarak, bir ömür boyu süren takıntılı bir aşk hikâyesi; Ricardo nefret ettiğinde, tiksindiğinde bile seviyor Hınzır Kız’ı ve vazgeçemiyor.
Vargas’ın detaycı anlatımıyla, Ricardo’nun hayatına giren az sayıdaki arkadaşını, Peru’daki amcasının yazdığı mektuplardan yaşanan siyasi olayları, dönemin Paris’ini, Lily’nin peşinden gittiği Londra’yı ve Tokyo’yu da öğreniyoruz.
İlk kitabın verdiği tadı vermese de rahat okunan, güzel bir roman. NURİZER

Hınzır Kız'ı  Vargas 'Aşka dair ilk romanım' diye tanımlıyor. Ricardo'nun  lise yıllarından başlayıp sevgilisi Hınzır Kız'ın ölümüne kadar eksilmeden süren karşılıksız ,tutuklu ve saplantılı aşkı anlatılıyor. Ricardo ile Hırçın Kız lise yıllarından sonra tesadüfen karşılaşırlar. Hırçın Kız kendine zengin sevgili bulana kadar Ricardo ile birlikte  zaman geçirir, onun yardımına ve sevgisine ihtiyaç duyar. Sonrasında onu terk edip kayıplara karışır. Bu tesadüflerle birleşip, ayrılmalar farklı insanlarla  ve farklı şehirlerde Ricardo ve Hırçın Kız arasında aynı rutinde dört kez yaşanır. Bu rutin Hınzır Kızın ölümü ile son bulur ve yanınında onu hiç bırakmamış olan Ricardo vardır. Rutinde gelişen olaylardan dolayı fazla süprizli olmamakla birlikte sade anlatımı ve akıcılığı ile rahat okunan sürükleyici bir roman olarak tanımlanabilir. IŞIL




4 Kasım 2015 Çarşamba

Don Quijote





                                            Yazar: Miguel de Cervantes Saavedra
                                            Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
                                            Orijinal Adı: El İngenioso Hidalgo Don Quijote De La Mancha
                                            Orijinal Dili: İspanyolca
                                            Çeviren: Roza Hakmen
                                            Kapak Tasarım: Mehmet Ulusel
                                            Basım Yeri/Tarihi: Istanbul, Ekim 2014 - 18. Baskı


Kitabın sunuş yazısını yazan Prof. Jale Parla'nın sözleriyle: "Birinci kısmının basıldığı 1605 yılından beri en çok okunan, en çok sevilen, en çok yorumlanan ve yeniden en çok yazılan La Mancha'lı Şövalye Don Quijote ve silahtarı Sancho Panza'nın serüvenleri", bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de ilgiyle karşılanmış, ancak dilimize daha çok İngilizce ve Fransızca gibi ikinci dillerde çocuklar için hazırlanmış baskılarından yapılan çevirileriyle girmişti. Yine de, ancak bir iki tane ve ikinci dillerden de olsa, tam metin çevirileri de yapıldı.

Şimdi ise, Jale Parla'nın yerinde saptamalarıyla: "Shakespeare'le birlikte belki de ilk kez modern okuru düşleyen" ve sadece "şövalye romanları"nın değil, "Rönesans'ta kullanılan bütün (yazınsal) türlerin otoritesini yıkan" bu önce yazarın belki postmodern anlatıyı bile neredeyse dört yüzyıl önceden haber veren bu öncü romanı ilk kez tam anlamıyla Türkçeye kazandırılmış oluyor.
(Arka Kapaktan)



Yorumlarımız:


Şövalye Donkişot ve silahtarı Sancho Panza birbiriyle zıt iki insanın karakterlerini sergiliyorlar; biri cesur, soylu, romantik, hayalperest ve idealist, öbürü cahil, saf, kurnaz, çıkarına düşkün ve bencil.
İkisinin yaşadıkları maceralar sonunda Sancho Panza para, pul, şan, şöhreti Donkişot'un hayaller dünyasında yaşamak için terkeder. Donkişot'da sonunda gerçekleri farkeder. Fakat gerçek dünya onun ölüm nedenidir.
Miguel de Cervantes 1605 ve 1615 yıllarında iki cilt olarak Donkişot'u kaleme almıştır.
Ortaçağ şövalyeliğini alaycı bir dille eleştirirken aynı zamanda toplumun yok olan değerlerini de eleştiriyor.Yer yer komedi unsurları taşıyan ,sade ve akıcı bir dil ile yazılmıştır.
Modern romanın başlangıcı kabul edilen Donkişot hala dünyanın en çok okunan klasik eserlerindendir ve 38 dile çevrilmiştir. Donkişot günlük hayatımıza o kadar girmiştir ki, hayalleri peşinde koşanların simgesi olmuştur.
İlk ciltte Donkişot okuduğu şövalye kitaplarından etkilenerek gezgin şövalye olmak için yola çıkar.Silahtarı Sancho Panza ile maceralar yaşar.
İkinci ciltte ise Donkişot yaşadığı maceraları kitap olmuş bir gezgin şövalyedir.Yeni maceralar için yola çıkmışlardır ama bu sefer daha iyi şartlarda yolculukları geçer ve artık tanınmış bir şövalyedir. Davranışları ne kadar deli ise düşünceleri o kadar zekidir. İkinci cilt de başrol Sancho Panza'nındır. İlkine göre Donkişot'dan daha fazla rol almakta, daha fazla repliği vardır .
Her yaşta tekrar, tekrar okunacak bir roman. Mutlak okunmalılar listesine alınmalıdır. IŞIL


Cervantes'in bu baş yapıtı, edebiyat tarihinin de bir baş yapıtı ve bir çok edebiyat akımının da miladi başlangıcı kanımca. Her ne kadar Don Kişot'u çocukluğumuzdan beri tanısak bile aslında roman hem kurgu, hem anlatım, hemde içerik acısından oldukça karmaşık ve dikkat ve özenle okumayı gerektirmekte. 
Cervantes anlatım açısından bir çok kişiye yer vermiş; yazarın kendisi, hikayeye gerçeklik yüklemek için kullandığı magribi yazar, sahte Don Kişot, ana karakterler- özellikle Don Kişot tarafından anlatım, gerçeklik ve fantazi arasında gelgitler, Don Kişot ve hizmetkarı Sancho Panza dışında önemli roller üslenen 18 kadar diğer karakter ki bunlar 17 yüzyıl Avrupa'sının değer yargılarını, inançlarını, sosyal katmanlarını okuyucuya iletmek için son derece başarılı bir şekilde kullanılmakta ve bu açıdan önemli roller üstlenmişler.
Kitap her ne kadar komik olaylar silsilesiyle devam etmekte ise de çok önemli hicivler de içermekte aynı zamanda- kısacası gülerken düşündürmekte ve olaylara nerden baktığınızın, yani bakış acısının önemini de göstermekte. Öyle ki bir noktadan sonra okuyucu neyin delilik neyin delilik olmadığı konusunda bile kendini sorgulama durumunda bırakılıyor. Kitap bana aynı zamanda "büyülü gerçeklik" akımını hatırlattı ve hatta bu akımın Don Kişot ile ilk tohumlarının atıldığını bile düşündürttü.

Kitabın sonunda Don Kişot'un tamamen iyileşmesi yani "deliliklerinden" vazgeçmesi ise beni en acıtan yanı bu kitabın. Çünkü bence bu ulvi ideallerle yola çıkmış ve bu uğurda her şeyini yitirmeyi göze almış idealist bir insanın "gerçekler" karşısında yenilgisi, kabullenişi ve sonunda ölümü anlamına geliyor. Sanırım çok küçük bir azınlık haricinde idealleri içün büyük özverileri göze alan bir çok insanın tarih boyunca akıbeti yenilgi ve yokoluş olmamış mıdır??? DEMET


Yaratıcı Asilzade Don Quijote okuduğu şövalye romanlarıyla dünyası değişmiş hata delirdiği söylenen bir kişiliktir. Öyle bir hayal dünyasına kapılır ki dünyanın gerçekleriyle değil de, hayalinin süslediği şatolar, asilzadeler,başarılarla yol alır. Aslında yazarın verdiği mesaj çok önemlidir. O dönem İspanya'sını hiciv ederek anlatmaktadır. 
Cervantes Cezayir'de esir düştüğü hapishanede eserini yazmıştır.Romanda Doğu anlatılarının etkisi ortadadır.Ayni zamanda ilginç bir kurgu tekniği kullanıldığından, Avrupa'da çağdaş romanın başlangıcı sayılmaktadır. 
Don Quijote'un hayalperestliğine, iyi niyetine, kötülerin karşısında olmasına karşılık yardımcısı , silahtarı Sancho Panza realist ve fırsatçıdır.Yazıldığı yıllar itibariyle roman İspanya'nın ganimetlerle zenginleştiği , yoksulun yine yoksul kaldığı yıllardır.Ayrıca Avrupa'da Rönesans'ın başlangıç yılları sayılabilir. Boş işlerle uğraştığını düşündüğümüz Don Quijote, sonunda gerçeğe dönmüş ve acı içinde ölmüştür. Ama insanların zihinlerine uğraşılarını kazımayı başarmıştır. Böylece Cervantes kazançlıdır. Acı çeken, hapse giren kendince mücadele eden yazarın bu romanı ; bugün dünyada onlarca dile aslından çevrilmiş ve okunmaktadır.
Miguel de Cervantes Saavedra 'nın ''La Manchal'lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote'' romanı toplumu ortak acılarda, gülüşlerde, coşkularda buluşturan bir baş yapıt olup, mutlaka okunmalıdır diyorum. ZELİHA
2015 boyunca Kitap Kulübümüzde okuduklarımızdan benim için en değerlisi, en hayran olduğum, şaşırdığım, öğrendiğim, zevkle okuduğum iki ciltlik Don Quijote idi. 1605 yılında yani bundan yüzlerce yıl önce bir yazarın biraz kendi hayatından da esinlenerek yazdığı bu romanı okurken şaşırdım çünkü: beklemediğim kadar akıcı ve güzel bir dili vardı, müthiş bir hayal gücü ile yazılmış ve kurgulanmıştı, Öğrendim çünkü: O yüzyıldaki feodal yapıyı, zengin-fakir, köylü-asil ayrımını, savaşları, haçlıları hatta Osmanlıları anlatıyordu. Zevkle okudum, çünkü: sürükleyici idi, merak uyandırıyordu, hem komik hem dramatikti, kahramanların ve tabiatın tasvirleri olağanüstü idi, herşey hem çok gerçekçi hem değildi, endişelendiriyor, güldürüyor ve bir o kadar empati duygusu yaratıyordu.
Bence bu roman için daha fazla bir şey yazmamalı, bu roman okunmalı ve tadına varılmalı. Çünkü  modern romana geçişin başlangıcı olan bu roman bir baştacı. LEYLA






27 Haziran 2015 Cumartesi

Miguel de Cervantes




Miguel de Cervantes Saavedra, 1547'de fakir bir asilzade olarak Madrid yakınlarındaki Alacala de Henares'de doğdu. Babasından miras aldığı soylu ruh ve bitmek bilmez para sorunları ömrünün sonuna kadar Miguel'i de terketmedi. Küçük yaşlardan itibaren şiire ve tatlı sözlere meraklı olsa da çağının pek çok erkeği gibi Cervantes'in de ömründe askerlik ve esaret önemli bir yer tuttu.

1570 yılında silahşor olarak İspanyol ordusuna katılan Cervantes, bir yıl sonra kendini İnebahtı açıklarındaki İspanyol donanmasında buldu. Osmanlı tarihinin en büyük deniz yenilgilerinden biri olarak anılan İnebahtı Savaşı, Cervantes'in de sakat kalmasına yol açtı. Anlatılanlara göre, hasta olmasına rağmen kahramanca savaşan Cervantes 7 Ekim 1571 gününü ağır yaralarla tamamlar. Bir kurşun sol elini parçaladığı için ömür boyu sakat kalmıştır.

Yine de ordudan ayrılmaz. Küçük kardeşi Rodrigo ile birlikte pek çok savaşa katıldıktan sonra 1575'te Türk korsanlar tarafından esir alınırlar. Miguel, Cezayir'de geçen esirlik yıllarını daha sonra Cezayir Zindanları adlı bir sahne eserinde anlatacaktır. Defalarca kaçmaya çalışsa da Cervantes bu tutsaklıktan ancak beş yıl sonra yüklü bir fidye karşılığında kurtulabilir.

Ordudan ayrılan ve bir türlü uygun bir memuriyet ayarlayamayan Cervantes, sonunda sahne eserleri yazarak geçinmeye karar verir. Günümüze pek azı ulaşan bu eserler, yeni evlenen Cervantes'in geçimini sağlamaz, o da ufak tefek ticari çabalarda bulunur. 1590'lı yıllarda vergi memurluğu gibi küçük resmi görevler edinir, ama bu görevler onu kimi yolsuzluk suçlamaları ve kısa süreli hapisliklerle tanıştıracaktır. Yani memuriyet hayatı biraz karanlık ve tartışmalıdır Cervantes'in.

Aslında yazıdan kopmamıştır, 1585'te Galetea adlı pastoral romanını, yazmaya başlar. 1597'de yine hapiste olduğu bir sırada Don Quijote'yi yazmaya başlar. 1605'te Don Quijote yayımlandığında tam bir best seller olur. Bir yıl içinde 12 bin satan kitabın pek çok izinsiz baskısı yapılır, yani korsanları çıkar! Artık ünlü bir yazar olan Cervantes, kitaplarının gelirleri kadar himayesine girdiği Lemos Kontu sayesinde rahata ermiştir. Bu arada Hisseli Kıssalar adlı bir başka ünlü kitap yayınlar, 1615'te hem Don Quijote'un ikinci cildini hem de Sekiz Komedi'yi yayımlar.

Ne yazık ki çocukluğundan beri istediği yazarlığın da hep peşinde koştuğu rahat bir hayatın da tadını uzun uzun çıkartamaz. 1616'da, 69 yaşında hayata veda eder. Son kitabı Persil ve Sigismund'un Meşakkatleri ancak ölümünden bir yıl sonra yayımlanabildi.