10 Kasım 2016 Perşembe

Kırmızı ve Siyah





                                               Yazar: Stendhal
                                                Orijinal Adı: La Rouge at Le Noir
                                                Orijinal Dili: Fransızca
                                                Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
                                                Çeviren: Bertan Onaran
                                                Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Ekim 2015, 2.Baskı


Fransa'nın küçük bir kasabasında, bir kerestecinin oğlu olarak dünyaya gelen Julien Sorel, genç yaşında yükselme ihtirasına kapılır. Çalışkanlığı ve dini eğitimiyle dikkat çeken Sorel, bir an önce bu kasabadan kurtulup Paris'e gitmeyi arzular. Böylece kırmızı ve siyah arasında yaşadığı çelişkiler de başlamış olur. Restorasyon Fransası'nın şartlarında yükselebilmek için genç Sorel'in önünde iki seçenek vardır: Ya siyahı seçerek yükselişine Kilise yolundan başlayacaktır ya da kırmızıyı seçerek askeri yoldan. Ancak bir yandan aldığı dinî eğitim, öte yandan Napolyon'a olan gizli hayranlığı bu seçimi yapmasını zorlaştıracaktır. Üstelik ihtirasla girdiği bu yolda karşılaşacağı iki farklı kadın, iki farklı aşk, kendini çok başka yerlerde bulmasına sebep olacaktır. (Arka Kapaktan)


Yorumlarımız:

Stendhal'in dünya klasikleri içinde başyapıt sayılan bu eseri (Kırmızı ve Siyah) oldukça uzun olması ve tasvir ağırlıklı olması nedeniyle, zaman zaman okuması sıkıcı ve zorlayıcı bulduğum bir kitap oldu. Bunun kısmen bir nedeni de 18-19 yüzyıl Fransız tarihiyle- politik ve sosyal ortamla ilgili fazla bilgiye sahip olmamam, diğeri ise kitabın bir dönem kitabı olması nedeniyle bir takım kavramların o zaman devrimci olarak nitelenmesine rağmen bugünün dünyasında sıradan veya alışagelmiş kavramlar olduğundandı.

Ancak biraz adı geçen dönem araştırılınca Stendhal'in ne kadar gerçekçi ve tabuları yıkan adeta isyankar bir yazar olduğu ortaya çıkmakta. Kırmızı ve Siyahta tema olarak geliştirdiği hikaye aslında o dönemde gerçekleşmiş bir olaydan yola çıkarak kaleme alınmış, yazar buna oldukça sıradışı kendi hayatından edindiği tecrübe ve hayal kırıklıklarını, politik düzeni (aristokrat ve çalışan sınıf çatışmasını), katı sınıf sınırlarını, din adamlarının gücünü, Napolyon zamanına öykünmenin nedenlerini kitap karakterleri üzerinden vermiş. Ancak özellikle öne çıkan ve tüm çelişkileri içinde barındıran Julien Sorel aracılığıyla sembol olarak kullandığı kırmızı ve siyah renklerini asker/ ordu karşıtı din/rahip sınıfı, aşk karşıtı ölüm temalarını işlemek üzere kurgularken, döneminin sosyal sınıf eşitsizliğini ve dinin kendi içinde bölünmüşlüğünü ve güç odağı oluşunu, yükselme ve sınıf atlama dürtüsüyle hareket eden baş kahramanıyla okuyucuya sansürsüz bir şekilde iletmiştir. Döneminde rastlanmayan bu "realism" Stendhal'i dönemin diğer yazarlarından farklı bir konuma koymak için yeterli olmuştur. DEMET


Napolyon sonrası Fransa’yı anlatan romanın kahramanı Julien, din adamlığı ve askerlik; daha doğrusu “siyah ve kırmızı” arasında gidip gelen bir karakter. Fakir bir kerestecinin oğlu olan Julien toplumda statü, itibar ve saygınlık kazanabilmek için önce dini eğitim alır, sonra da asker olmayı dener. Aslında ne din, ne de vatan sevgisi onun umurunda değildir. O, din adamlarının giydiği siyah elbisenin ve askerlerin giydiği kırmızı üniformanın kendisine getireceği saygınlığın, statünün ve itibarın peşindedir. Hatta kendisine aşık olan kadınları bile ilerlemek için basamak olarak kullanır. Belki Julien’in bu aşırı hırsı ve bencilliği belki de kitabın fazlası ile uzun ve tasvir dolu olmasından, rahat okunmasına rağmen romanı pek sevmedim. NURİZER

Stendhal'in Kırmızı ve Siyah'ı Fransa'nın devrim sonrası restorasyon dönemini (1815-1830)anlatan psikolojik - gerçekçi dönem romanıdır .
Kral, kilise ve aristokratlarla, liberal-burjuvalar arasındaki dengeler,toplumun sınıfları
arasında aşılması zor sınırlar ,mevki ve paranın gücünün yapabilecekleri  ve kahramanımız  Julien Sorel'in mevki ve para hırsı, yaşadığı aşkları  ve beklenmedik sonu anlatılır.
Romanın dili yalın, anlatımı akıcı olmakla birlikte ; olayların yavaş ilerleyişi ,anlatıcının daha çok karakterlerin psikolojilerini, onların kişiliklerini etkileyen ve içinde bulunulan ortamın ayrıntılarını detaylı olarak anlatılması beni okurken sıkan ve zorlayan tarafı oldu. IŞIL

Stendahal’ın Kırmızı ve Siyah romanı yazın okumaya karar verdiğimiz klasik bir yapıt. Ben 600 sayfaya yaklaşan bu romanı okurken biraz odaklanma sorunu çektim. Çok uzundu. Detaylar, tasvirler bana zaman zaman sıkıcı geldi. Toplumun fakir ve eğitimsiz sınıfındaki bir ailenin oğlu olan Julien Sorel’in yükselme hırsını ve bu hırsına sonunda nasıl yenildiğini iki farklı sevgilisiyle ilişkileri çerçevesinde yazılmış bir roman. Arka planda ise 19. yüzyıl sonlarındaki  Fransa’nın tarihini, bilhassa sınıf çatışmalarını, sosyal yaşam farklılıklarını, sosyal psikolojiyi, roman karakterleri sayesinde insan psikolojisine dair pek çok şeyi okuduk, öğrendik. Aynı şekilde kadın-erkek ilişkileri, aşkın ‘miş’ gibi hallerini gördük. Aslında dünya edebiyat literatüründe bu roman psikolojik romanın ilk örneği ve Stendhal’in de bunun ilk kurucusu olarak gösteriliyor. Bu derinliği anlamam için bilgim yeterli değil. Gene de şunu söyleyebilirim ki insanın güzel hayatları özlemesi, yükselmesi,  mutlu ve ferah içinde yaşaması, bunun için çabalaması tarihin hangi döneminde olduğuna veya hangi toplumda olduğuna bakmaz; bu arzu ve hırs evrenseldir, zamansızdır. Yeter ki bu hırs yıkıcı olacak kadar dengesini şaşmasın, tıpkı Kırmızı ve Siyah ta olduğu gibi……LEYLA



6 Kasım 2016 Pazar

Stendhal



Marie-Henri Beyle,  23 Ocak 1783 tarihinde  Grenoble’da burjuva bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Çok sevdiği annesi Stendhal henüz yedi yaşındayken öldü. Stendhal, disiplinli ve muhafazakar kimseler olan teyzesinin babasının etkisi altında büyüdü. Ama onları hiçbir zaman sevemedi. Bu yüzden sevgi, nefret onda aşırı şekiller aldı. Babasının inandığı her şeyden tiksiniyordu. Babası kralcı diye, kendisi cumhuriyetçi oldu. Kral XVI. Louis’nin giyotinle idam edildiği gün adeta bayram etti. Hocası bir papazdı, hocasını sevmediği için, kiliseye de düşman kesildi.
1796'da Grenoble'da bir okula girdiyse de, 30 Ekim 1799'da askeri okulun giriş sınavına katılmak için Paris'teki, kuzeninin de çalışıyor olduğu Savaş Bakanlığı'na gitti.
1801'de ise Napolyon’un ordusunda görev alarak İtalya seferine çıktı. Bu sefer sırasında bir komutanın asistanı olarak üç ay Bresica’da kaldı ve bu sırada soylu ailelerin evlerinde bulundu; ki bu sürenin onun hayatında ne kadar önemli bir yer tuttuğu, sonradan yayınlanan günlüklerinden anlaşılmaktadır. Yine bu zamanlarda yerel dergilerin yazarlarıyla tanışıp Romantik edebiyatı öğrendi.
1802'de bu bölgeden ayrılarak Almanya, Avusturya ve Rusya'da bazı askeri görevlerde bulundu, ama asla savaşa katılmadı. Aynı yıl, hayatı boyunca aşık olduğu onlarca kadından ilki olan Madame Rebuffel'in peşinden Marsilya'ya gitti. Orada ticarete atıldıysa da başarısız oldu. Bu ve bunu takip eden olayların ve yılların, Kırmızı ve Siyah romanının baş karakteri Julien Sorel'in karakterinin detaylarının çizilmesine büyük katkı sağladığı düşünülmektedir.
1812'de Napolyon ile birlikte Rus seferine katıldı ve Moskova'nın baştan sonra yanışına şahit oldu. Napolyon'un büyük ordusundan sağ kalmayı başaran az sayıdaki askerden olan Stendhal, notlarının önemli bir kısmını, ordu Rusya'dan geri çekilirken kaybetti. Ayrıca o zamana kadar yüzlerce takma isim kullanan yazar, Almanya’da iken Stendhal adında bir kasabayı pek sevdiğinden kendine takma ad olarak Stendhal ismininde karar kıldı.
1814'te Napolyon'un düşüşünden sonra Milano'ya yerleşmiş ve burada da Angéla Pietragrua'ya aşık olmuştur. Ertesi yıl Parma'yı ziyaret etmiş ve bu seyahati, üçüncü romanı olan Parma Manastırı'na ilham kaynağı olmuştur. 1817'de ise İtalya'daki izlenimlerini anlatan ve İtalya'ya olan hayranlığının simgesine dönüşen Roma, Napoli ve Floransa kitabını yazmıştır.
1818'de Napolyon'un Hayatı'nı yazmaya başlamıştır. Bu sırada da mutsuz bir aşk yaşayacağı Mathilde Dembowski ile tanışmıştır. 1821'de ise yasadışı bir İtalyan örgütüne üye olduğu suçlamasıyla Milano'dan uzaklaştırılmıştır. Stendhal bunun üzerine Batı Avrupa'yı dolaşmaya başlamıştır. Bu yolculuklar sırasındaki tecrübeleri, düşünceleri ve hisler, sonradan yazacağı romanların ana şeklini oluşturmuştur.
1815’de yazdığı Haydn, Mozart ve Metastasio'nun Hayatları biyografi serisine1823’de Rossini’nin Hayatı’nı yazarak yeni bir kitap ekledi
1827'de ilk roman Armance'ı, 1829’da Roma’da Gezintiler’i, bir yıl sonra da Kırmızı ve Siyah'ı yazmıştır. Kitapları yayımlamasına rağmen para sıkıntısı çekiyordu, bu yüzden 1831'de ise Trieste'ye giderek bir süre konsolosluk yapmıştır.
1839'da Parma Manastırı'nı yazmayı bitirdikten sonra, gençliğinde yaptığı İtalya seyahatlerinden birinde kaptığı frengi hastalığı etkilerini göstermeye başlamıştır. 1841'de geçici bir felce uğramış, daha sonradan da birçok benzer sıkıntılar yaşamıştır. Ve Paris sokaklarında yürürken bayılıp kaldırım kenarına yığılmasından birkaç saat sonra, 1842 yılının 22 Mart gecesinde vefat etmiştir. Mezarı Montmarte Mezarlığı'ndadır.

Yaşadığı dönemde önemi fazla anlaşılmayan Stendhal daha sonraları edebiyat dünyasının en büyük psikolojik roman ustalarından biri sayıldı. Keskin gözlemleri, kişilik çözümlemeleri, sezgileri, süslemesiz sayılan üslubunun temel özelliği olan hareketle birleşince Stendhal en az kendi kişiliği kadar renkli yapıtlar sunabilmiştir. Romantizmin romanda kurucusu olarak kendinden sonra gelen yazarları çok etkilemiş, kendi alanında bir akım açmıştır.

15 Haziran 2016 Çarşamba

7. Yılımızın Ardından....

-        Puslu Kıtalar Atlası – İhsan Oktay Anar
-        İki Şehrin Hikayesi – Charles Dickens
-        Bülbülü Öldürmek – Harper Lee
-        Kardan Adam – Joe Nesbo
-        Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği – Milan Kundera
-        Sıfır Sayı – Umberto Eco
-        Hınzır Kız – Mario Vargas
-        Don Quite – Cervantes

7. yılımızda okuduğumuz kitapların dökümünü yapıp arkadaşlarıma “ Hangisini en çok sevdiniz?” diye sordum. İşte aldığım cevaplar:

Bence bu yıl çok iyi , doyurucu, genellikle okurken zevk aldığımız kitap seçimleri yaptık. Bir fazla bir eksik....
Kitaplarla ufkumuz  genişledi.  Bilgilendik, öğrendik, eğlendik, düşlere daldık, hayran kaldık, hüsrana uğradık, bazen sert bazen tatlı tatlı tartıştık, ama okuma isteğimiz hep kamçılandı. Keşke dedik daha çok okusak, okuduğumuz yerleri gezsek, görsek ve empati yapsak. Sanırım bu yıl daha fazla geçmiş yüzyıllarda geçen romanları okuduk. Geçmişe özlem duymadık, çünkü çoğu romanın 'zamansız' olduğunu gördük. İnsanoğlu hep aynı. Güçlüler daha güçlü olmak için güçsüzleri ezme peşinde. Yada güçsüzler bir şekilde iktidar olduğunda onlar güçlerini kötüye kullanma peşinde. Yaşam düşle gerçek arasında bir yerde. Şüphelerimiz , düşüncelerimiz ve düşlerimiz var. Kontrol edemediğimiz hayatın gerçekleri var. Kısacası hayat çıtır bir yumak gibi. Biz sekiz kadın bu yumağı kendimizce çözüp daha renkli bir dünyada gidebildiğimiz kadar gitmek istiyoruz..Çıtır yumak açılıp küçülürken, sevgimiz ve dostluğumuz büyüyor, büyüyecek. LEYLA

Ne okursak okuyalim, kitap kulubunde okumuş olmanin hakkini veriyor, çok çeşitli ve karşIt fikirler üretiyoruz her kitap hakkInda....
FarkIndaysaniz, kendi başiniza okuduğumuz bir kitabin ardindan "kalanlar" kitapla ilgili olur sadece....biz de ise en az o kadar da "tartişmalar , 8 farklı aynadan yansimalar" kaliyor zihnimizin süzgeçlerinde....ne keyifff...
2016 nin ardindan Cervantes, Ihsan Oktay Anlar ve Vargas dolduruyor benim süzgecimi.
Niye derseniz; kahramanlarinin ve yazarlarinin yaratmayi başardiği onlara özgü "ayrıksı", bazen "aykırı", bazen  "evrensel", bazense " fütursuzca özgün" olma durumu sanırım......Giriyor içimize, kapliyor zihnimizi yüreğimizi...bir parçası oluyorlar, hep bizle kalabilmeyi başariyorlar...
Daha nicelerini paylaşmak üzere...UFUK

Benim icin 1- Varolmanin Dayanilmaz Hafifligi 2- Cervantes en hosuma giden ve bende iz birakan kitaplar oldu. Bir de polisiye okumak istyenlere Kardan Adam, Jo Nesbo'yu tavsiye edebilirim ama tabii ki ilk iki kitap katagorisinde degil. :))DEMET

Ben de en çok Don Kişot u beğendim. Hem okumak büyük bir keyif verdi. Hem de tartışmak.......BEYZA

Don Kişot bir numara , tartışması bile güzeldi. Bülbül Öldürmek farklı anlamda etkilendiğim kitap oldu. ZELİHA

Seçtigimiz kitaplar seçerken verdigimiz emekle hep okumaya değer oluyor.
Kitap grubumuzda konuşurken yani yorumlarken tartışırken ne kadar çok görüş ortaya çıkıyorsa benim zihnimde roman o kadar derinleşiyor çoğalıyor ve ufkum genişliyor.
Bu nedenle Don Kişot’u ilk sıraya koyuyorum. Daha sonra Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği ve de Puslu Kıtalar Atlası diyorum. YÜKSEL

Bu senenin kitaplarından ben de en çok Don Quite 'dan etkilendim ve bir numaram.
Ama diğerlerine de haksızlık yapmak istemiyorum. Varolmanin dayanılmaz hafifliği ,Bülbülü öldürmek ve Puslu kıtalar atlası zevk alarak okuduklarım arasında.Kardan adam polisiye roman türünün en iyi örneklerindendi benim için.
Bu sene yabancı yazarlara ve klasik romanlara ağırlık vermişiz. IŞIL

Sanırım biz kitap seçiminde zorlanmayı, okumadan toplantıya gitmemeyi, kendi fikirlerimizi söyledikten sonra diğerlerinin yorumlarını dinleyip farklı açılardan kitabı yeniden düşünmeyi, birlikte tartışmayı, aynı görüşte olmasak da birbirimizin fikirlerine saygı göstermeyi, yalnız edebiyat değil resim, müzik, sinema gibi sanatın diğer konularında da birbirimizi bilgilendirmeyi, gezilerimizi, anılarımızı, üzüntülerimizi ve sevinçlerimizi paylaşmayı, kısacası birlikte olmayı seviyoruz. Ama bu birlikteliğin temelini kitap okuma sevdamız oluşturuyor.  Her toplantının sonunda kitabı sevmemiş olsak bile “ama iyi ki okuduk” deyip, bize açtığı farklı pencereleri görebiliyoruz.
Bu sene okuduğumuz her kitap beni mutlu etti. Ama Don Kişot ve Bülbülü Öldürmek sanki beni daha çok etkiledi. NURİZER

4 Haziran 2016 Cumartesi

Puslu Kıtalar Atlası



                                                 Yazar: İhsan Oktay Anar
                                                 Yayınevi: İletişim Yayınları
                                                 Kapak: Suat Aysu
                                                 Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Ocak 2016 - 56.Baskı

Bir "ilk kitap", Türkçe edebiyatta yeni ve pırıltılı bir yazar... "Yeniçeriler kapıyı zorlarken" düşler üstüne düşüncelere dalan Uzun İhsan Efendi, kapı kırıldığında klasik ama hep yeni kalabilen sonuca ulaşmak üzeredir: "Dünya bir düştür. Evet, dünya... Ah! Evet, dünya bir masaldır." Geçmiş üzerine, dünya hali üzerine, düşler ve "puslu kıtalar" üzerine bir roman. Hulki Aktunç'un önsözüyle... (Arka Kapak)

Yorumlarımız:

Pusulu kıtalar atlası 17.yy  Osmanlı döneminde Kostantiniye şehrinde geçiyor. Tarihi-Fantastik türündeki  romanda olayların geçtiği dönemi yansıtması için Osmanlıca ve eski Türkçe sözcükler ağırlıklı olarak kullanılmış. Dili okuyucuyu başlarda zorlasa da, kurgu ve hayal gücünün mükemmelliği sürükleyiciliğini ve akıcılığını sağlıyor .
Ana karakter yerine herbirinin hikayesi olan yan karakterler maceradan maceraya giderken okuyucuyuda  içine alıyor . Uzun İhsan Efendi oğlu Bünyamin'e  'Macera yaşanan en büyük ibadettir' der.
Bilgi  ve bilginin arayışı yüceltilir.Uzun İhsan Efendi  felsefesinde, tüm  dünyanın zihninde varolduğunu anlatır. “Düşündüğüm için sizler varsınız. Sizler benim zihnimdeki düşüncelerden ibaretsiniz.” Gerçek düşe, düş gerçeğe karışır .
Büyük Efendi'nin 'Kitaplıktaki ciltler dolusu bilgiyi kullanabilecek olsalar, talan ettikleri paranin yüz katını elde edebileceklerini bilmiyorlar' demesi. Kıyametin gelmesini  geri çevirmek için  zaman da geri gitmenin formülünü bulması. Bünyamin'nin  her başı sıkıştığında babasının verdiği kitabın sayfalarının yol göstermesi hepsi bilginin önemine vurgu oluyor.
Emek verip okunması gereken özgün bir eser, şiddetle tavsiye ediyorum. IŞIL

İhsan Oktay Anar’ın ilk romanı olan Puslu Kıtalar Atlası’nı okuduk bu ayki Kitap Kulübü’müz için. Roman 17. yüzyılda daha çok Konstantiniye’de yani İstanbul’da geçiyor. Nerdeyse düşleri ile yaşayan Uzun İhsan Efendi bu düşlerini Puslu Kıtalar Atlası adı altında bir kitapta derliyor ve kitabını savaşa gitmekte olan oğlu Bünyamin’e emanet ediyor.. Bünyamin hayatı boyunca bir dolu serüven yaşıyor  ve sonunda tüm başından geçenlerin babasının kitabında anlatılmış olduğunu görüyor..
Bence Puslu Kıtalar Atlası gerek dili, gerek kurgusu gerekse konusu açısından alışılagelmiş Türk romanlarından farklı. İçinde eski Türkçe bir çok kelime olmasına rağmen okunması zor değil. Tarihi bir perspektifle yazıldığı için bence bu sözcükler zaman zaman romana yakışmış bile. Kurgulama iç içe geçmiş. Bazen bir zaman dilimini daha önceki bir zaman diliminin içinde bulmak mümkün. Romanı puzzle çözer gibi çözmek gerekebiliyor. Bu nedenle bu romanı okuyup bitirince ‘şimdi ben ne okumuştum’ kaygısına bile düşebiliyor insan. Bu biraz da romanda bol bol fantastik öğeler kullanılmasının bir sonucu. Tıpkı insan  nasıl bir rüya görür, olaylar koşullandığımız gerçeklere uymaz, bizi düşler alemine götürürse işte öyle bir şey.. . Bu rüyadan uyandığımızda bir ferahlık gelir üstümüze , rahatlarız; roman bitince de böyle bir duygu yüklüyor bize. Kısacası düşlerle gerçekler birbirine karışıyor. Tabiatıyla yazarın felsefeci olmasının büyük etkisi var bu anlatımda. Nitekim  Descartes’in  ünlü sözü ‘düşünüyorum öyleyse varım’ da yer alıyor romanın içinde. 17. yüzyıl tarih ve coğrafyasından bir çok öge var romanın içinde. Ancak güçlülerin daha da güçlenmek için verdiği savaş, hile ve düzenbazlıklar her devirde aynı. Bunu anlatmak için yazar bazen mitolojik, çoğu zaman fantastik öğeler kullanmış. Bazen bilgili olmanın önemini dolaylı yoldan vurgulamış, buna değer vermiş, bazen düşünmenin var olmak için ne kadar hayati olduğunu doğrudan, açık ortaya koymuş. Bazen uzun uzun tasvirleri ile sıkıcı olmuş.. Kısacası ancak okunup , yorumlanacak bir kitap. Sıradan bir macera kitabı hiç değil. Bu kitap bana hep gizli gizli düşündüğüm bir şeyi tekrar düşündürdü: acaba hangisi daha gerçek? matematik hesapları ile ölçüp, biçilebilen  fiziksel varlığımız mı, hiçbir kalıba sığmayan ruhumuz ve hayallerimiz mi? Bir de siz düşünün bakalım…LEYLA

Ihsan Oktay Anlar ve Puslu Kıtalar Atlası....
Karşılaştırabileceğim bir kitap bulamıyorum...ama Murat Morova’nın  minyatür tekniğini andıran, farklı kültürlerin hikayelerini anlatan resimleri, Ergin Inan’ın tabloları, hatta bazı Mehmet Güleryüz resimleri ile nedense benzer heyecan ve etkileşim ağı yaratıyor zihnimde......
Düşler dünyasının zenginliği ve mahareti de diyebiliriz buna belki de....
Zaman, mekan var olmakla beraber kitap boyunca önemsizleşiyor...böylece de zamansız bir ürüne dönüşüyor benim gibi algılayan okuyucuların zihninde kitap.
Bana sorarsanız, Ihsan Oktay Anlar, insanın, toplum hayatının olmazsa olmazı, her daim geçer akçe olabilecek özelliklerini müthiş bir ustalıkla ve hikaye ederlilikle harmanlıyor...hayal, gerçek, şimdi, ötesi, burdaki, öteki, doğru, yanlış....ayırd edilemeyecek kadar birbiri içine geçmiş olarak yer alıyor kitapta...tam da aslında yaşadığımız dünyada olduğu gibi bir bakıma...
İnsanin, en ilkel ya da temel duyguları, bireysel ve toplumsal birer varlık olarak sergiledikleri...yaşadıkları, güç savaşları, tezatlar, ne kadar tanıdık şu an bile...

Çok zevkle ve bir çırpıda okudum.....kaçırılmaması gereken bir kitap bence... UFUK

Bu romanı ilk defa 15 yıl önce oğlum edebiyat ödevi için okuduktan sonra okumuştum. Çok etkilenmiştim. Hatta o zamandan beri dilencilere para vermem. Paranın o zavallılara değil de onları sömürenlere gittiğini düşünürüm.
Kitap önerisi olarak arkadaşlarıma bir kaç kere önermeme rağmen ısrar etmemiştim, çünkü kitabı dili ağır ve zor okunan bir kitap olarak hatırlıyordum. Okumaya başladığımda tam tersi oldu, bu sefer çok rahat okudum. Geçen sefer beni dilencilerin hiyerarşisi etkilemişti ama bu sefer fantastik hayal gücü, felsefesi, karakterleri beni daha çok etkiledi. Bunun nedeni aradan geçen yıllar mı yoksa yedi yıldır kitap kulübünün bana kazandırdığı bakış açısı mı acaba??
Farklı bir anlatımı var yazarın, eminim felsefeci olmasının etkisi vardır romanlarında. Kitabı uzun uzun anlatsamda hiç bir şey anlatamamış olurum. Birbirinden bağımsız gibi görünen hikayelerin ustaca kurgulanması ile ortaya çıkmış büyülü bir masal.

Farklı bir yazar tanımak istiyorsanız okumanızı tavsiye ederim... NURİZER

Puslu Kıtalar Atlası, 2016 yaz tatiline girmeden önce okuduğumuz son kitap oldu. Kitap hakkında olumlu eleştiriler duyduğumdan ve önemi vurgulandığından olsa gerek beklentimde yüksekti. Tek eleştiri kitabın diliydi ve Osmanlıca kelimelerin sıkca kullanılışıydı. Kitabı okumaya başladığımda dil açısından zorlanmadım ve kolayca okudum. Ancak kitap benim için ciddi hayal kırıklığı oldu! Her şeyden önce kitapta bence ciddi kavram kargaşası var. Kitabın başında daha çok felsefi takılıp, hatta kitabın ismini veren Uzun İhsan Efendinin sadece istişareye yatarak yani düşünce gözüyle oluşturduğu atlasa tasavvufi veya Descart vari bir yaklaşım sergilenirken,  kitabın sonlarında positif ilim/bilime çark edilmesi, özellikle bunu son derece kulaktan dolma, yüzeysel bir kuantum fizik boyutları ile anlatılmaya çalışılması bana yazarın popüler konuları bir bulamaç haline getirdiği ve ne söylemek istediği hakkında kafa karıştırmaktan başka bir şey yapmadığı sonucuna vardırdı ki bu da sadece bir insanın ne kadar entelektüel olduğunu gösterme veya ispat etme çabası olabilir diye düşündüm. Yazar tüm hikayeyi tarihsel bir ortamda kurguladığından çok araştırma veya bilgi verdiği hissini de uyandırmak istiyor ki kitapta Osmanlı lağımcılar birliğinin işlevi haricinde herşey tamamen kurmaca. Kitapta Osmanlının nasıl kandırıldığı, batının  hurafeleri nasıl formatladığı bir casusun itiraflarıyla açıklığa kavuşturuluyor ve böylelikle Puslu Kıtalar Atlası’da manasızlaşıyor kanımca. Yazarın yarattığı bir takım karakterlerin ise (örneğin Alibaz) romanda ne işleri vardı, neden yer aldılar, neden birden yok oldular, anlamadım. Dilenciler loncası yaratmak ve bunu Osmanlı Milli İstihbarat Teşkilatıyla ilişkilendirrmekte ayrı bir tuhaflıktı bana göre. Kısacası hem tarihi, hem felsefi, hem fantastik o kadar güzel roman okuduktan sonra bu kitabın farklı bir şey yaratma çabasından ileriye gitmeyen başarısız bir deneme olduğunu düşünüyorum. DEMET   

İhsan Oktay Anar



İhsan Oktay Anar 1960 yılında Yozgat'ta doğdu. Lisans, master ve doktora eğitimini Ege Üniversitesi Felsefe Bölümünde yaptı. 2011 yılına kadar Ege Üniversitesi Felsefe Bölümünde öğretim üyeliği yaptı. Türk edebiyatının son yıllarda yetiştirdiği en büyük isimlerdendir. Her bir kitabının çok uzun araştırmalardan sonra yazıldığı içerdikleri ağır tarihi bilgi ile göze çarpar. Romanlarında fantastik öğeleri Osmanlı tarihi içerisinde işleyen Anar, Türkçede çok az denenmiş fikirlerin öncüsü konumundadır.
Anar’ın ilk öyküsü “Kafirler İçin Apologya” 1985 yılında yayımlandı. 1994'te yazdığı “Puslu Kıtalar Atlası” ve “Kitab-ül Hiyel”i yayınevine gönderip askere gider. PKK'ya karşı düzenlenen operasyonlarda savaşır. Askerden döndükten sonra yazmaya devam eder: Efrasiyâb'ın Hikâyeleri (1997), Amat ( 2005), Suskunlar (2007), Yedinci Gün (2012).

İlk kez Ocak 1995 yılında İletişim Yayınları tarafından basılan Puslu Kıtalar Atlası’nın Mayıs 2014'te 50. baskısı yapılır. Yayınlandığı andan itibaren hem içerik hem biçim olarak ilgi gören roman 20 den fazla dile çevrilmiş ve Kültür Bakanlığı tarafından tanıtılmıştır. Anar, "Edebiyatımıza kazandırdığı birbirinden önemli romanları ve bu romanlarda ortaya koyduğu özgün üslübu" nedeniyle 2009 yılında Erdal Öz Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştür.