8 Haziran 2012 Cuma

Su



                                                       Yazar: Buket Uzuner
                                                       Yayınevi: Everest Yayınları
                                                       Orijinal Dili: Türkçe                                               
                                                       Kapak Tasarım: Utku Lomlu
                                                       Basım Yeri/Tarihi: Istanbul, Mart 2012 - 1. Baskı


Buket Uzuner'in, bugün Anadolu'da yaşayan her kültürü derinden etkilemiş kadim Kamanlık (Şamanizm) geleneğinin dört unsuru olan SU, TOPRAK, HAVA, ATEŞ'ten ilham alarak yazdığı yeni romanı UYUMSUZ DEFNE KAMAN'IN MACERALARI dörtlemesinin ilk kitabı 'SU' çıktı!

Gazeteci Defne Kaman bir yaz akşamı bindiği vapurda arkasında hiçbir iz bırakmadan kaybolur. Onu aramakla görevli Komiser Ali Ümit ile arkadaşı Sahaf Semahat kendilerini aniden tuhaf olaylar ve esrarengiz semboller arasında bulurlar. Bir yandan kendi hayatlarını sakatlayan yasak ve tabulara rağmen ayakta kalmaya çalışırken, kayıp gazeteci Defne Kaman'ın peşinde nefes nefese bir maceraya sürüklenirler.

Buket Uzuner, SU romanında bütün canlı varlıkları eşit değerde kabul ederek doğayı ve yaşamı kutsayan kadim Türk geleneği Kamanlık'a (Şamanlık) selam ederken, okurları hem eko-feminist bir okumaya, hem de 1000 yıl önce Uygur harfleriyle ön-Türkçe yazılmış olduğu düşünülen (Mutluluk Bilgisi) KUTADGU BİLİG ŞİFRESİ ile zihin oyunlarına davet ediyor. (Arka Kapaktan)

Yorumlarımız:

Mayıs ayında  Buket Uzuner'in “Su” adli kitabını okuduk. Açıkçası diğer okuduğumuz kitapların yanında oldukça hafif kaçtı ancak bu hafiflik bana iyi geldi. Şöyle ki çok çabuk ve sıkılmadan bitirdim. İçerik olarak enteresan olan Anadolu topraklarındaki çok çeşitli kültürlerin anlatılması, Türklerin gelenek ve göreneklerinin Orta Asya'ya dayandığının gözler önüne serilmesi, bunu yaparken doğal olarak Şamanizm (Kaman) inancı ile Kutadgu Bilig yazıtlarından bahsedilmesi hoşuma gitti. Zira günümüzde Türklerin (bu topraklarda yaşayan tüm insanların) sadece Müslüman kimliği varmış gibi bir hava yaratılmakta ve ayrıca bu Sünni inancın dayatılması şeklinde ortaya çıkmakta. Aslında Anadolu insani için Müslümanlık bile tek tip değil, belki de Alevilik köklerimize daha yakın veya en az Sünni mezhebi kadar geçerli olmasına rağmen gittikçe hoşgörü ve çok kültürlülükten uzaklaşılmakta olunduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Kitapta bu konu Müslümanlar arasındaki mezhep farklılığının kan davasına dönüşmesi olarak işlenmiş. Bence bu önemli bir konu ve genelde ağır edebi eserler yerine popüler kitaplar okumayı tercih eden bir toplumda bu tip kitapların bir işlevi olduğuna, bunun da kitleleri en azından birazcık düşünmeye sevk etmesi açısından önemli olduğunu düşünüyorum. DEMET



Buket Uzuner’in yol hikâyelerini sevdiğim için hangi kitabı okuyacağımızı tartışırken “Su” teklif edilince heyecanla ben de istedim. Ama bitirince çok fazla sevdiğimi söyleyemem. Şamanlık ve Alevilik hakkında yeni şeyler öğreneceğimi düşünürken bildiklerimden başka bir şey bulamadım. Buket Uzuner’in dili ve anlatımı çok akıcı olduğundan çok rahat okunan bir kitap ama bana biraz yüzeysel geldi. Yaşadığımız bu çağda bazı insanların Alevi-Sünni diye birbirlerine hoşgörü göstermeyip naif bir aşka izin vermemeleri gerçekten anlaşılır gibi değil. Belki böyle romanlar okunmaya devam ettikçe bu yanlış inanışlar umarım değişir. NURİZER

3 Haziran 2012 Pazar

Buket Uzuner



Roman, öykü ve gezi yazarı olan Buket Uzuner, 3 Ekim 1955 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nden mezun olan Uzuner, eğitimini tamamladıktan sonra Hacettepe ve ODTÜ Üniversite’lerinde biyolog olarak çalıştı. Daha sonra Norveç ve Amerika’da toplum sağlığı konularında yüksek lisans çalışmaları yapan Uzuner’in hikâye ve yazıları 1977'den itibaren; Varlık, Dönemeç, Türk Dili, Oluşum, Sanat Olayı, Cönk, Gösteri, Gergedan, Argos, Yaşasın Edebiyat gibi edebiyat ve kültür dergilerinde yayımlandı.

1989 ve 1992 yılları arasında Rapsodi adlı aylık kadın dergisinde kadın ve gezi sayfaları hazırlayan yazar akademik yaşamına, tam zamanlı edebiyatçı olmak kararıyla son verdi.

1991 yılında yayımladığı ilk romanı “İki Yeşil Susamuru” büyük ilgi gördü. İkinci romanı 1993’te geldi: “Balık İzlerinin Sesi”. Yurtiçinde ve yurtdışında büyük yankı uyandıran bu romanıyla 1993 Yunus Nadi Roman ödülünü aldı. Aynı yıl İngiliz Kültür Derneği'nin(The British Council) davetlisi olarak Cambridge Edebiyat Konferansı'na, 1994 yılında da Duisburg Kütüphanesi'nin davetlisi olarak Almanya edebiyat turnesine katıldı.

1997 yılında Uzuner, İstanbul Üniversitesi Yılın Romanı ödülünün sahibi olduğu “Kumral Ada Mavi Tuna” romanını yayımladı ve kitap “Mediterranean Waltz” adıyla değişik ülkelerde yayınlandı. Diğer romanları; “Uzun Beyaz Bulut-Gelibolu (2001), İstanbullular (2007), “Su (2012)”

Uzuner, Sabah Magazin’in “Türkiye Cumhuriyeti'nin 75.Yılında İz Bırakan 75 Kadını” listesinde yer aldı ve 1996 yılında University of Iowa tarafından onursal akademisyen yazar seçildi.

İngiltere' de kısa öykülerden oluşan “A Cup of Turkish Coffee” adlı kitabı yayımlanan Uzuner, National Geographic-Traveller Turkey dergisinde 19971999 yılları arasında Sokak Portreleri bölümünü hazırladı. Gezi öykülerini, “Bir Siyah Saçlı Kadının Gezi Notları (1989)”, “Şehir Romantiğinin Günlüğü (1998)”, “New York Seyir Defteri (2000)”, “İstanbul Seyir Defteri (2005)” adlı kitaplarda topladı.

Türkiye P.E.N Yazarlar Derneği, T.Y.S. Edebiyatçılar Derneği, TWUC’un üyesi olan Uzuner, aynı zamanda Balkan Dekameronu ve Gezginler Kulübü'nün de kurucuları arasında yer almaktadır.




25 Nisan 2012 Çarşamba

Ay Sarayı



                                                        Yazar: Paul Auster
                                                        Yayınevi: Can Yayınları
                                                        Orijinal Adı: Moon Palace
                                                        Orijinal Dili: İngilizce
                                                        Çeviren: Seçkin Selvi
                                                        Kapak Resmi: Mike Tolstoy
                                                        Basım Yeri/Tarihi: Istanbul, Kasım 2011 - 10. Baskı


Ay Sarayı, yeni Amerikan romanının en ilginç, en yetenekli yazarlarından biri sayılan Paul Auster'ın çok beğenilen bir romanı. Romanın başkişisi olan Marco Stanley Fogg artık kıpırdamamaya, çalışmamaya, yemek yememeye ve bütün bunların doğuracağı tehlikeleri göze almaya karar verir. Böylece, nereye kadar gidebileceğini bu süreç içinde neler olup biteceğini merak eder. 60'lı yılların çocuğu olan Fogg, yorulma nedir bilmeden geçmişinin anahtarlarını arar, yazgısının temel bilmecesinin yanıtların bulmaya çalışır. Manhattan'ın kanyonlarından Utah'ın çöllerine yolculuk yapan Fogg, şaşırtıcı ve zengin olaylara ve kişiliklerle karşılaşır. Roman, insanların Ay'da ilk kez yürüdükleri yaz mevsiminde başlayıp zaman içinde ileri geri hareket ederek üç kuşağı kapsar. Rastlantı ve belleğin yönlendirdiği Ay Sarayı 'nda, trajedi ve kefalet ödeme, lirizm ve mizah iç içedir. Bugüne kadar yayımladığı romanlarıyla, yaşadığı çağın en iyi, en özgün romancılardan biri olmaya aday gösterilen ve müthiş bir hayal gücüne sahip olduğunu, daha sonra yazdığı Yükseklik Korkusu adlı romanında da kanıtlayan Paul Auster 'ın en eğlenceli yapıtlarından olan Ay Sarayı'nın keyifle okunacağına inanıyoruz. (Arka Kapaktan)


Yorumlarımız:


Ay Sarayı romanı M.S. Fogg adlı bir gencin hayatını anlatıyor. Aslında sadece onun değil büyükbabasının ve babasının da ilginç hayat hikâyeleri M.S. in hayatı ile ustalıkla birleştirilmiş. Adeta bu üç hayat bir dama taşı oyunu gibi işlenmiş. O taşların nereye konacağını tahmin etmek olası değil. Zaten romanı ilginç kılan da bu bence. Çok geniş bir hayal gücü ile roman rastlantılarla, mucizelerle, maceralarla, bazen trajediler, bazen akıl almaz, inanılmaz şanslarla birlikte harmanlanıp, kurgulanmış.  Yazar çoğu romanında olduğu gibi hikâyenin sonunu netleştirmiyor, bizim yani okuyucunun yorumuna bırakıyor. Ayrıca yazarın kendi hayat hikâyesinden esintiler bulmak mümkün romanın içinde. Örneğin öksüz yetişmesi, Fransa’da hayatının bir kısmını geçirmesi, Colombia Üniversitesinde okuması gibi.
Roman akıcı ve kolay bir dille yazılmış, M.S. in parktaki zorlu hayatı dışında sıkılmadan hatta merakla takip edilen bir serüvene dönüşmüş. Yazar zaman zaman hayat nedir, aşkın kuvveti, sanat anlayışı gibi konularda keskin sözler söylemiş. Yerçekimine karşı gelebilecek tek güç sevgi demiş mesela. Ancak romandaki aşk bile bu güce dayanamamış, parçalanmış. Hiçliğin içinde yaşam demiş mesela ve bunu olağanüstü anlatmış (M.S. in parktaki yaşamı, Babanın mağaradaki yaşamı). Ayrıca sanatı insanın kendini anlatma biçimi olarak ortaya koymuş. Diğer taraftan romanda bazen yapaylık, aşırı iyimserlik ya da şans unsuru da vardı bence. Nerdeyse her kahraman yaptığı yanlışları ödedi ve sonunda  ilahi adalet yerini buldu. Zorluklar aşıldı, para sıkıntısı ortadan kalktı, kötüler öldürüldü vs. Hayat bu kadar kolay değil. Belki de onun için M.S. yolculuğunun sonunda okyanusun kenarına geldiğinde ne yapacağını bilemedi. Umarız şans onun yanında olmuş, hayatı sonuna kadar mutlu geçmiştir… LEYLA 

Yaşamımızı bir yığın rastlantı belirliyor ve biz dengemizi koruyabilmek için her gün bu şoklar ve rastlantılarla mücadele etmek zorundayız.” diyor Ay Sarayının başkarakteri Marco Stanley Fogg. Ama kitabı bitirdiğimde pes artık bu kadar da tesadüf olmaz ki insan yaşamında diye düşündüm. Benim okuduğum ilk Paul Auster kitabı Ay Sarayı. Ama internetteki diğer yorumlara bakınca yazar çoğu romanında tesadüflere yer veriyor.
“Ay Sarayı”  birbirinden hayatların son demlerinde haberdar olan üç kuşağın ilginç öyküsünü anlatıyor.  Her birinin hikâyesi inanılmaz ve olağandışı. Karakterler kurmaca olmasına rağmen romanda bilim tarihinden, edebiyattan, sanat tarihinden gerçek kişilere ve olaylara da yer verilmiş. Fogg’un hayatı ile yazarın hayat hikâyesindeki bazı benzerlikler de roman da göze çarpıyor.
Yazarla aynı okuldan mezun olan Fogg nedense çalışmak yerine sefalet içinde parklarda yaşamayı seçiyor, bunu da “Yaşamını rüzgârın esintisine bıraktığın zaman, daha önce hiç bilmediğin, başka koşullarda öğrenilemeyecek şeyleri keşfediyorsun” savını kanıtlamak için yaptığını söylüyor. Ama arkadaşları olmasa bu deney hayatına mal olacaktı. Fakat kitabın ilerleyen bölümlerinde dedesinin de daha iyi resim yapabilmek için evinden ayrılıp Kızılderili bölgelerine gittiğini görüyoruz. Saklandığı mağarada boyaları bitene kadar resim yapar ve sanat hakkında şunları söyler ” Sanatın gerçek amacının, güzel nesneler yaratmak olmadığını kavradı. Sanat,dünyayı anlamanın, dünyanın özüne inmenin ve o dünyada kendi yerini bulmanın bir yöntemiydi ve bir tablodaki estetik değerler, nesnelerin özüne inme çabasının neredeyse rastlantısal bir yan ürünüydü…”
Aşırı şişman baba ise diğer insanların alaycı bakışlarından kurtulmak için kendini kitaplara verir. Üç kuşaktaki “bireysellik” ve “bağımsızlık” isteği çok belirgin. Üçününde aşk hayatı kötü gitmiştir, ama kendi özgürlüklerinden hiç vazgeçmemişlerdir. Paraya önem vermiyorlar, ama hayatlarının belirli dönemlerinde hep önlerine bir yerlerden toplu para geliyor. Hayatta bu kadar şans olduğuna da inanmıyorum.
Çok rahat okunan bir roman ama tavsiye edermiyim bilemiyorum. Bu kadar meşhur ve ülkemizde son dönemde bazı polemiklere neden olan yazarı tanımak için okunabilir. NURİZER
Ay sarayı, Marco Stanley Fogg'un çocukluktan, gençlik yıllarına tesadüfler zinciri ile babasını ve  büyükbabasını bulmasının öyküsü. Romanının üç ana karakteri; Marco, büyükbaba Effing ve baba Barber. Her birinin hayatı ve yollarının kesişmesi romanın bölümlerini oluşturmakta.
Anlatıcının hayal gücü, dilinin akıcılığı ve anlatımdaki ustalık Paul Auster'in başyapıtlarından biri olduğunu gösteriyor. Paul Auster romanlarında tesadüflere yer veriyor. Bu romanı da tesadüfler üzerine kurulmuş ve bu tesadüfler bu kadar da olmaz dedirtecek derecede olması benim beğenmediğim tarafıydı.
Romanda beni en etkileyen bölümlerden biri Marco'nun dayısından miras kalan kitaplardan evini döşemesi, Effing'in mağaranın  duvarlarına sadece kendisi için resimler yapması ve ölmeden önce yaptığı hazırlıklar, istediği tarihte kendi ölümünü gerçekleştirmesi.
Eğlenceli bir roman, okumanızı hararetle tavsiye ederim. IŞIL

16 Nisan 2012 Pazartesi

Paul Auster


Paul Auster, 1947 yılında Queenie Auster ve Samuel Auster’ın oğlu olarak Amerika’da dünyaya geldi. Büyükbabası Amerika'ya gelen ilk nesil Yahudi göçmenlerindendi. 1959’da babası kentin en prestijli semtinde bir ev satın aldı. Ailecek buraya yerleşen Austerlar, küçük oğullarının edebiyata duyduğu büyük ilgiyi fark ettiler. Paul Auster’ın amcası, Allen Mandelbaum, yetenekli bir çevirmendi ve Avrupa seyahatine çıkarken çevirdiği yüzlerce kitabı Austerlara bırakmıştı. Paul Auster bu kitaplar sayesinde edebiyat dünyasıyla tanıştı Columbia Üniversitesi'nde karşılaştırmalı edebiyat masteri aldıktan sonra, 1970' te, bir petrol tankerinde altı ay gemici olarak çalıştı. Biriktirdiği parayla Fransa'ya gitti. Fransız edebiyatının önemli eserlerini İngilizceye çevirerek hayatını kazanan yazar, 1974’te tekrar Amerika’ya döndü. Aynı yıl 6 Ekim’de kendisi gibi yazar olan Lydia Davis’le evlendi. Çift kitap çevirileri yapıyordu ve Auster o dönemde aralarında New York Review of Books, Commentary ve Harper's gibi birçok ulusal yayın da bulunan gazetelerde edebiyat eleştirmenliği yapmaya başladı.  1979 yılı Auster için bir dönüm noktası oldu. Bu tarihte yürümeyen bir evliliği, küçük bir oğlu ve kıt bir geliri olan, maddi ve manevi açıdan tıkanmış yazarın babası öldü, evliliği bitti, yalnız kaldı ve babasından kalan miras sayesinde kendini yazmaya adadı. Önce babası Samuel Auster üzerine bir anı kitabı yazdı: Portrait of an Invisible Man ("Görünmez Bir Adamın Portresi"). Bu kitap 1982'de The Invention of Solitude (Yalnızlığın Keşfi) romanının ilk bölümü olarak yayımlandı. Aynı yıl, kendisi gibi yazar olan Norveç asıllı Siri Hustvedt ile evlendi. Bugünkü ününe City of Glass, 1985 (Cam Kent), Ghosts, 1986 (Hayaletler) ve The Locked Room, 1986 (Kilitli Oda)'dan oluşan New York Üçlemesi ile kavuşan Auster'ın eserleri 20 kadar dile çevrilmiş; Avrupa geleneğine, varoluşçu felsefeye yakınlıklarıyla ülkesi ABD'den çok Avrupa'da ses getirmişlerdir. 1986’da Princeton University’de doçentlik yapmaya başlayan Auster, 1990 yılına kadar akademisyenliğe devam etti. Yirminci yüzyıl Fransız şiiri üzerine önemli bir antoloji yayınladı. 1995’te başrolünde Harvey Keitel’ın oynadığı “Smoke” filminin senaryosunu yazdı. Ayrıca ilk yönetmenlik denemesini de bu filmde Wayne Wang ile birlikte yapan Auster, 1995 yılından sonra senarist ve yönetmen olarak birçok filme imzasını attı.
2006 yılında daha önce Günter Grass, Arthur Miller ve Mario Vargas Llosa’a da verilen “Prince of Asturias” ödülünün sahibi oldu.
Paul Auster savaş karşıtı duruşunu One Ring Zero’nun bestesini yaptığı King George Blues’ta gösterdi. George Bush’u ve onun savaş politikalarını eleştiren şarkının sözlerini yazan Auster, Bush’a “Baştan ayağa her yerin öyle korkutuyor ki beni / Nasıl bu kadar kötü olabiliyorsun?” diye soruyordu.
Paul Auster ayrıca “PEN American Center”ın başkan yardımcılığını da yapmaktadır.
Diğer eserleri: In the Country of Last Things, 1987 (Son Şeyler Ülkesinde); Moon Palace, 1989 (Ay Sarayı); Leviathan, 1992; Center of the World, 2001; The Inner Life of Martin Frost, 2006; In the Country of Last things, 2007; Timbuktu, 1999; The Book of Illusions, 2002(Yanılsamalar Kitabı); Oracle Night, 2004 (Kehanet Gecesi); The Brooklyn Follies, 2005;  Travels in the Scriptorium, 2006

26 Mart 2012 Pazartesi

Kaybın Türküsü



                                                 Yazar: Kiran Desai
                                                 Yayınevi: Can Yayınları
                                                 Orijinal Dili: İngilizce
                                                 Çeviri: Suat Ertüzün
                                                 Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Eylül 2010-2.Baskı



Himalayalar'da, Kançencunga Dağı'nın eteğinde, eski bir düzenden kalma ve o eski düzen gibi köhnemiş bir ev. Hindistan'ın sömürge olduğu dönemde büyük adam olsun diye inanılmaz özverilerle İngiltere'de okutulan ve artık emekliliğini huzur içinde yaşamayı umut eden bir yargıç, yargıcın güzel torunu, evin aşçısı, bağımsızlığın ayrılıkçılarca tehdit edildiği yeni düzende çok para kazansın diye gene büyük zorluklarla Amerika'ya gönderilen aşçının oğlu... Onların birbirleriyle ve çevreleriyle ilişkilerini, umutları ve umutsuzlukları, sevgiyi ve karamsarlıkları anlatıyor roman. Sömürgecilik anlayışının modern dünyayla çatışmasından doğan sonuçları görkemli bir anlatımla yansıtan Kiran Desai'nin ustalıkla betimlediği karakterler, çeşitli yol ayrımlarında tekrar tekrar sınanıyor. Dünyanın bu köşesinin, bütün zamanlara ve hep insanlara özgü hüzünlerin ve sevinçlerin öyküsü. (Arka Kapaktan)

Yorumlarımız:

Bu kitabı hiç sevemedim- ancak Hindistan’daki kast sistemini anlatmakta, çaresiz insanları, onların korkunç yaşam şartlarını ve sefaletin alt sınıf insanın nerede olursa olsun yakasını bırakmadığını göstermekte çok gerçekçi bir yaklaşım kullanmış. Öyle ki kitabı okurken mideniz bile bulanıyor ve bazen pisliğe ve yoksulluğu dayanılmaz buluyorsunuz. Tabii aynı kast sistemi içinde kadının yerinin olmayışı ve hep ikincil planda kalması veya toplum içinde sadece “eş” rolünün vurgulanması kitabı okurken hep hissettirilen bir konu kanımca.
Kitabın çok iyi yansıttığı bir ikinci gerçek ise Hindu kültürünün Batı kültürüyle hiç ama hiç örtüşemediği -bu özellikle yeme alışkanlıklarının farklılığı şeklinde tekrar tekrar yansıtılmış ve bu inanç sistemine, gelenek ve göreneklere kadar farklılığın derinliğini göstermek için kullanılmış. ABD’ye göç eden bir alt kast mensubu Hintlinin yaşamı yoluyla da ABD’de yani batıda bile bu insanların entegrasyon zorlukları, deri renginden dolayı diğer göçmenlere nazaran hemen dışlandıkları, siyah ten gibi onlarında toplum içinde ayrımcılığa maruz kaldıkları, bu en fakir ve çaresiz insanlar için dünyanın neresinde olursa olsun yaşam şartlarının pek değişmediği ve zorluğu çok açık bir şekilde ortaya konmuş.
Kitabı okumak tüm bu sefalete tanık olma açısından hiç keyifli değil ancak en son bölümlerde ailenin köpeğinin başına gelenler bu kitabı benim için dayanılmaz ve çok rahatsız edici kıldı, hiç kimseye tavsiye edemeyeceğim. DEMET

Çoğumuzun görüp tüm karışıklığı ve pisliğine rağmen renkleri, gelenekleri ve tarihi eserleriyle bizi etkileyen Hindistan’da geçen bir romanı okumak güzel olur düşüncesi ile seçmiştik bu romanı. Fakat üç yıldır devam eden kulübümüzde ilk defa bir kitabı ne okurken ne de tartıştıktan sonra sevemedim. Beni içine bir türlü alamadı bu kitap. Hintli olsam severmiydim?? Zannetmiyorum. NURİZER



Bu romanı kendi açımdan birkaç nedenle okumak istedim. Her şeyden önce farklı kültürleri okumayı seviyoruz. Bu zamana kadar Avrupa’dan, Amerika’dan, Japonya’dan, Ortadoğudan okumuş, ancak hiç orta Asya’ya yakın yörelerden okumamıştık. Hindistan gibi çok değişik dilleri, dinleri, kültürü olan bir ülkeye ait bir roman okumayı çok istedim. İkincisi 2006 “Man Booker” ödülünü almış Kıran Desai’i merak ediyordum. Üçüncüsü de Hindistan’dan ayrılıp 1947 yılında bağımsızlık ilan eden Pakistan’a yolculuk yapacaktım ve bu nedenle o yörelerin romanını okumak beni cezbetti.
438 sayfalık roman farklı ancak çeşitli nedenlerle birbiri ile ilgili ailelerin hayatlarını anlatıyor. Bu hayatlar yalnızca Hindistan’da değil okul ve çalışma nedenleri ile İngiltere ve Amerika’da da geçiyor. Romanda mezhep çatışmaları, yoksulluk, sefalet, düş kırıklıkları, pislik, zorbalık, kadına eziyet, hayvana eziyet  hepsi var. Bence en az olan sevinçler ve umutlar. En güzel anda, buluşmalarda bile düş kırıklıkları iç içe geçmiş. Yazarın anlatımı, tasvirleri gerçekten o kadar ustaca ki insanın duygulanmaması elde değil. Gene de romanı okurken az sayıda da olsa bazı cümleleri anlamak mümkün değil, bence bu tercümenin tökezlemesinden kaynaklanıyor. Bu romanı okurken acı çektim: kalabalık toplumlar, farklı etnik kökenler ve az gelişmişlik insanoğlunun ‘insan’ gibi yaşamasını engelliyor. Çok eğitimlisi bile böyle toplumlara girince toplumu değiştirmek için uğraşacağına ona benzemeye başlıyor. Şiddet her yerde kendini gösteriyor. Sevgi yok oluyor. Adabınca yaşam koşulları, barınak, temizlik önemsizleşiyor. İnsan insanlığını, kardeşliğini unutup birbirine saldırıyor. Ne yazık ki bu kültürle yetişmiş insan gelişmiş ülkelerde yaşayınca bile aynı gelenekleri sürdürüyor. Sonuç olarak bir Hintli olarak Kıran Desai 12 yaşından beri batıda yaşamasaydı bu romanı yazabilirmiydi, bence şüpheli. Ben romanı bitirince roman kahramanlarından biri olmadığım için, temiz bir evde oturduğum için bir kez daha şükr ettim. LEYLA

Farklı  bir kültüre ve coğrafyaya ait bu kitabı okumak ve kitap kulübünde tartışmak benim için iyi bir deneyim oldu. Kiran Desai nin 'Man Booker' ödülünü bu kitap ile alması da  kitabın seçilmesinde  iyi bir referans oldu düşüncesindeyim.
Dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip ülkelerden biri olan Hindistan’ın barındırdığı farklı dinler, kültürler ve çarpıcı kast sistemi içinde yaşayan bir gurup insanın  hüzünlü yaşantısını yazar etkileyici, yer yer de mizahla karışık  bir dille anlatmış. Karamsarlığın, mutsuzluğun, keskin yaşam mücadelesinin ve sefaletin   hüküm sürdüğü  bir kurgu içinde gelişen olaylar insanın içini acıtırken  bir yandan da Hindistan gerçeğini vurguluyor. 
Diğer taraftan yazar Kiran Desai 12 yaşından itibaren ülkesi dışında yaşamış olmasına rağmen, ülkesi ve ülkesinin kültürüne olan bağından dolayı Hintli yazarlar   çevresi  tarafından dikkatle izlenmiş ve   en büyük yapıcı eleştiriyi ve desteği kendi ülkesinden  almış. Himalayalar eteklerinde geçen   hüzünlü insanların yaşantısı, ülkesi dışında yaşayan  bir Hintli  tarafından ne kadar açık dille yazılabilinir sorusunu yazar hakkında yazılan bu ifadeler sanırım cevap veriyor. BEYZA