Moderatör: Nurizer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Moderatör: Nurizer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2025 Pazartesi

Tarçın Kokulu Kız


 

                                                  Yazar: Jorge Amado

                                                  Orijinal Dili: Portekizce

                                                  Yayınevi: Sel Yayıncılık

                                                  Çeviren: İpek Gürsoy Manavbaşı

                                                  Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Mart 2025

 

 

Doğup büyüdüğü toprakları tüm yalınlığı ve gerçekliğiyle anlatmaktaki mahirliği sayesinde Brezilya'da tüm zamanların en çok satan yazarı unvanının sahibi olan Jorge Amado, bu kez memleketini tutkulu bir aşkla kutsuyor.

Amado siyasetin amansız ve karanlık gerçekliğiyle, koltuklarından edilmek üzere olan toprak ağaları ve onlara karşı savaşan sermaye sahibi burjuvaların mücadelesini, Brezilya'nın vahşi güzellikteki doğası ve dizginlenemez bir coşkuyla akan yaşamını arka planına alarak işler. Böylece edebiyat sahnesinin nadide âşıkları Nacib ile Gabriela, karanfil kokan bir liman kasabasında ete kemiğe bürünür. Kakao tarımının bölgeye getirdiği zenginlik vesilesiyle dramatik dönüşümler geçiren bir kentin tutucu ve ilkel geleneklerine sevdası uğruna kafa tutan Nacib de yoluna çıkan engellere karşı direnirken dönüşümün ta kendisi olur.

1983 yılında sinemaya uyarlandığında oldukça ses getiren ve yaşama içkin en derin arzuların çekincesiz işlenişiyle tepkilere konu olan Tarçın Kokulu Kız, Jean-Paul Sartre'ın ifadesiyle "halk romanının en iyi örneği."

"Bazı çiçekler vardır, hiç dikkatinizi çekti mi? Bahçelerde, dallarda oldukları sürece güzeldirler, mis kokarlar. Vazoya konduklarında, vazo gümüşten bile olsa, solup ölürler."

 

Yorumlarımız:

Jorge Amado bu kitabı 1958 yılında yazmış ve 1925 yılının Brezilya'sını anlatıyor... daha doğrusu büyüdüğü Ilhéus kentini anlatıyor… babasının kakao plantasyonunda doğmuş bir yazar… kakao plantasyonlarının kuruluş aşamasında oldukça kanlı bir mücadeleyi geride bırakmış olan Ilhéus kenti…. kakaodan gelen zenginleşmenin de etkisiyle gelişmeye çalışmaktadır...

Bu yıl hasadın olağanüstü olacağı, önceki yılları çok geride bırakacağı konuşuluyordu, eğer beklenen yağmurlar gelirse….. Sao Jorge’a adanan adaklar yağmurları gerçekleştirirse…“Kilise kadın işidir.” diyen kakao albayları bile bu yıl düzenlenen törenlerde eşlerinin yanında dua ediyorlardı verim için…

Kakao fiyatlarının sürekli artışı daha büyük zenginlik, refah ve bolluk demekti…. Albayların büyük şehirlerdeki en pahalı okullara giden oğulları, yeni açılan sokaklarda aileler için yeni konutlar, büyük mağazalar, gelişip büyüyen ticari hayat… nihayetinde gelişme ve uygarlık…

 İşte böyle bir ortamda kentteki toprak ağalarından, tüccarlara, bar sahiplerinden, şairlere, öğretmenlerden, politikacılara kadar herkesin hikayesi anlatılıyor romanda... ön planda Gabriela ile Nacib’in naif aşkı yer alırken aslında o dönemdeki toplumun değer yargıları, gelenekleri sorgulanıyor..

Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde erkek egemen toplumun koşulları; kadınların hiçbir hakka sahip olmadığı, ailesinin seçtiği kişi ile evlenip eve kapatıldığı, çocuk büyütüp başka hiçbir şeye karışamadığı, kiliseye gidip dua ettiği, kocasını aldatan kadının öldürülmesi gerektiği ve kocaya her hangi bir cezanın verilmediği bir toplum yapısı bu... Ama kocanın metresine ev açıp, gururla koluna takıp dükkanlarda para harcadığı bir toplum…

Toplumdaki bu düzene karşı çıkan kadın karakterler de var… Malvina, Gabriela, Gloria gibi…. bunların isyanları toplumdaki bazı değişimlere yol açıyor…bazı gelenekler yıkılıyor..

Romanın oldukça fazla erkek karakteri var. Onlar da bu arada siyasi bir mücadele yürütüyorlar... Bu toprakları kakao ile tanıştıran zengin toprak ağaları bunca yıldır siyasettede tek söz sahibi idiler… şimdi kendi kakaolarını satan tüccarlar siyaseti de ele geçirmeye çalışıyor….yeni bir dönem mi başlıyor??...  Bastos’un ölümü seçimleri etkileyecek mi??.. seçimler yeni bir limanın habercisi mi?.. yeni liman daha çok zenginlik demek mi?... Bar sahibi Nacib de aşkı uğruna yoluna çıkan engellere karşı direnirken geleneklerin değişimine mi neden olacak??

Yazarın dili çok güzel, akıcı, neşeli ve esprili bir anlatımı var... tüm siyasi çekişmelere, politik manevralara rağmen kulağının arkasına taktığı kırmızı gülüyle etrafta dolaşan Gabriela’nın canlılığı, yaptığı yemeklerin kokusu, aşkının saflığı, karakterinin sahiciliği ile yüzünüzde bir gülümseme ile okuyacağınız bir roman. NURİZER

9 Kasım 2023 Perşembe

Martin Eden

 



                                                       Yazar: Jack London

                                                       Orijinal Adı: Martin Eden

                                                       Orijinal Dili: İngilizce

                                                       Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları

                                                       Çeviren: Levent Cinemre

                                                       Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Eylül 2022, 26. Baskı

 

Jack London’ın yarı otobiyografik romanı Martin Eden, 20. yüzyıl başında sosyal ve ideolojik meseleler ağırlıklı içeriğiyle Amerikan edebiyatında büyük ölçüde kabul görmüştür. London farklı sınıflar arasındaki zihniyet ve değer farklarını gözlerimizin önüne sererken, statü ve servetin Amerikan toplumundaki hayati önemine işaret eder. Romanın ana temalarından biri, başarı ve refah yolunun sosyal sınıf farkı gözetilmeksizin herkese açık olduğu şeklinde özetlenebilecek Amerikan Rüyası’dır. Ya da bu idealin yarattığı muazzam hayal kırıklığı…

London, romanı bir sanatçının çıraklıktan olgunluğa geçiş sürecini işleyen Künstlerroman geleneğinde yazmıştır. Martin’in aşkı uğruna eğitimsiz genç bir işçiden başarılı ve rafine bir yazara dönüşüm mücadelesini anlatır. Kahramanı hedefine ulaştığında ise motivasyonunu ve heyecanını çoktan yitirmiş, trajik bir sona doğru sürüklenmektedir artık…

 

 

Yorumlarımız:  

Bu ay okuduğumuz “Martin Eden” beni her yönüyle etkileyen bir roman oldu.

Yazarı Jack London, çevirmeni Levent Cinemre ve baş karakteri Martin Eden sanki birbirinin içine geçmiş tek bir kişilik gibi. Cinemre, yazarın altı kitabını çevirmiş ve Jack London’un ruhuna bürünmüş adeta. Çevirmeni katıldığı bir programda izledim, sanki Jack London gibi düşünüyor, konuşuyor hareket ediyor gibi geldi. Başarılı bir çevirmen olmanın sırrını ise şöyle açıklıyor “Eğer yazar kendi yarattığı âlemin Tanrısıysa çevirmen de onun peygamberidir. Çevirmen Tanrının laflarını başkalaştıramaz, azaltamaz, çoğaltamaz.”

Gerçekten çok başarılı bir çeviri. Romanda adı geçen onlarca eser, bilim adamı, din adamı, filozof, sanatçı ismi kitabın arka bölümünde 145 dipnot olarak özenle açıklanmış. Bu dipnotlar eserin anlamını çoğaltıyor, okura farklı bakış açısı sunuyor.

Cinemre çevirisinin arka kapak yazısında “London, romanı bir sanatçının çıraklıktan olgunluğa geçiş sürecini işleyen Künstlerroman geleneğinde yazmıştır.” diyor. Jack London’ın yaşamından izler taşıyan roman Martin’in aşkı uğruna eğitimsiz genç bir denizciden başarılı bir yazara dönüşüm mücadelesini anlatır, aynı Jack London gibi.

Aslında bir aşk romanı da diyebiliriz Martin Eden’e. Onbir yaşında annesinin ölümünden sonra okulu bırakıp önce gazete dağıtıcılığı sonra denizcilikle uğraşan Martin Eden, burjuva sınıfından Arthur adlı genci bir çete kavgasından kurtarır.  Genç de onu ailesi ile tanıştırmak için yemeğe davet eder. Martin, eve adım attığı andan itibaren kendini hiçbir zaman ait olamadığı bir dünyada bulur. Arthur’un ablası Ruth ile tanışır ve ona âşık olur.  Ruth da bu güçlü kuvvetli, uzun boylu ve yakışıklı gençten hoşlanır. Devamında  “zengin kız fakir oğlan” filmi izler gibi Martin ile Ruth kavuşabilecek mi,  zengin kızın ailesi bu aşka izin verecek mi, fakir oğlan aradaki sınıf farkını kapatabilmek için hayallerinin peşinden mi gidecek yoksa kızın istediği gibi sabit maaşlı bir işe mi girecek sorularının yanıtlarını alacağınız bir aşk romanı gibi de okuyabilirsiniz.

Ama o geceki yemekte Martin sadece aşık olmamış iki sınıf arasındaki uçurumunda farkına varmıştı. Temelini romantizm oluştursada özünde felsefik ve sosyolojik derinliği olan romanda Jack London, işçi sınıfı ve burjuva sınıfı arasındaki farklılıkları, çatışmaları, sosyalizmi, bireyciliği, evrim fikrini sade, yalın ama güçlü cümlelerle bize anlatıyor.  Bunu da aşkı uğruna, İdealleri uğruna her türlü zorluğu göze alan, en kötü şartlara direnen, açlıkla mücadele ettiği zamanlarda bile vazgeçmeyen, kendine inanan bir adamın hikayesini anlatarak yapıyor.

Çevirmen Levent Cinemre, yazarı “tutkukulu gerçekçilik akımı”nın öncüsü olarak niteliyor. Yazar gerçekten de Martin Eden’in başarma tutkusunu, kendine olan inancını, özgüvenini çok gerçekçi aktarıyor okuyucuya. Burjuva sınıfı Martin’in yazar olabilmek için gerekli eğitimi almadığını düşünürken; kendi sınıfından insanlar da onun bir hayal peşinde koştuğunu düşünüyor, yaşamak için hayal kurmak değil çalışmak gerektiğini söylüyorlardı. Ama Martin kimseyi dinlemedi ve hayallerinin peşinden tutku ile gitti.

Bulunduğu konuma gelebilmek için onca mücadelenin sonunda şöhrete ve servete kavuşur ama ne yazık ki, artık ne olmak istediği burjuvaya ne de içinden çıkıp geldiği sınıfa ait hisseder kendisini... 

İşte bu noktada yazar hayatı sorgulatır hepimize… İnsan ne için yaşar? Adalet, para, güç, kazanmak, kaybetmek, sınıflar arası değer farklılıkları, hayaller, aşk…

Dolu dolu bir roman… Okuduğunuzda bakalım siz neleri sorgulayacaksınız??

 

 

3 Aralık 2022 Cumartesi

Son Kadın

 


                                                            Yazar: Şaziye Karlıklı

                                                            Yayınevi: Doğan Kitap

                                                            İlk Baskı: Eylül 20212021

                                                            Basım Tarihi: Aralık 2021, 2. Baskı  

 

Nimet, geçen yüzyılın ilk yıllarında doğduğunda, kaderinin son Osmanlı padişahıyla kesişeceğinden habersizdi. Saray bahçıvanlarından olan babası öldükten sonra, kendini kız kardeşiyle beraber Sultan Reşat’ın hareminde buldu. Harem’deki basamakları birer birer tırmanan Nimet, bir ara ayrılıp ailesinin yanına sığınacak ama yeniden o dünyanın ihtirasına kapılıp geri dönecek ve bu sefer Sultan Vahdettin’in dikkatini çekecekti. Küçük bir kızın, imparatorluğun, bir zamanlar Kadınlar Saltanatı’yla anılan, yıkılış sürecinde ise sadece ayakta kalmaya çalışan Harem’inde başlayan yolculuğu, son Osmanlı Sultanı’nın eşi olmaya dek uzanacaktı.

Şaziye Karlıklı, Son Kadın’da Nimet Hanım’ın izini sürüyor. Harem’in ihtişamlı günlerinden Vahdettin’in San Remo’daki son günlerine; ailesinin ona verdiği adla Nimet, Harem’deki adıyla Nevzat Hanım ve onun bir roman kadar sürükleyici yaşamöyküsü.

 

Yorumlarımız:

Tarihe kadınların gözünden bakmayı seven Şaziye Karlıklı’nın yeni kitabı “Son Kadın” Aralık kitabımızdı. ”Kurgu gücüm hiçbir zaman bu hayatlar kadar zengin olmaz” diyen yazarın bu kitaptaki kahramanı Nimet aslında çok da özelliği olmayan, sıradan bir karakter. Onu özel yapan otuzaltıncı yani son Osmanlı Padişahının eşi olması ve o dönem yaşanan olaylar. Belki başka bir padişahın eşi olsaydı hakkında kitap yazılması bir yana adı bile bilinmeyecekti, herhangi bir kadınefendi veya çocuğu olmadığından ikballerden biri olacaktı. Veya Vahdettin İngiliz gemisine binip kaçmasaydı ve Osmanlı’nın sonunun geldiğini kabullenmeseydi biz bugün Nimet’i okumayacaktık.

1911 yılında 9 yaşında iken Sultan V. Mehmet Reşad’ın haremine giren Nimet, 1921 yılında Sakarya Savaşının en yoğun günlerinde 57 yaşındaki Vahdettin ile Yıldız Sarayında evlenir. Zaten çöküş başlamıştır ama Saray bunun farkında değildir. Muhalif gazeteleri Saray’a sokmayarak, dışarda yaşanan olayları görmemezliğe gelerek yaşanan bir hayat. “Son Kadın” aslında bir dönem romanı. Ama maalesef ki o dönemi sadece Saray gözüyle anlatıyor, duvarların arkasından at gözlüğü ile bakılan, “ böyle gelmiş böyle gider; bize bir şey olmaz” düşüncesinin hakim olduğu bir bakış açısı. Halbuki Anadolu’da süren bir Kurtuluş Savaşı var, Ankara’da yeni kurulan bir hükümet var. Ama Saray İngilizlerle anlaşarak Anadolu’daki ayaklanmaları bastırmayı düşünebiliyor, kazanılan zaferleri görmezden gelebiliyor. Ama acı gerçekle karşılaşınca Padişah eşlerini İstanbul’da bırakıp yanına Şehzade Ertuğrul, tütüncübaşı, esvapçıbaşı gibi yardımcılarını alarak Malta’ya kaçıyor. Aslında sürgündeki Padişah kadar İstanbul’da kalan dört eş ve iki kızı için bilinmez bir dönem başlıyor.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin Hilafeti kaldırması ile eşlerde sürgün edilince San Remo’da kiralanan bir villada Vahdettin ile buluşmaları sonucunda bir imparatorluğu yönetmekten aciz birinin kendi ailesini yönetememesini görünce Osmanlı’nın neden parçalandığını anlamak daha kolay oldu.

1926 yılında Vahdettin’in ölümünden sonra çocuğu olmadığı için yurda dönebilen Nimet, henüz 24 yaşında olduğundan kendine yepyeni bir hayat kurar ve hepimizin tanıdığı ressam Günseli Kato’nun anneannesi olur ve 92 yaşına kadar yaşar.

Bir biyografi okuduğumda hayatın hep tesadüflerden oluştuğunu düşünürüm. Nimet’in babası erken ölmeseydi… Kardeşi ile birlikte halasına evlatlık verilen Nimet’in eniştesi sarayın mabeyncisi olmasaydı... İttihat ve Terakki Sultan Reşad’a Harem’e Türk kızı almalısın diye baskı yapmasa idi…. Sultan Reşad ölünce Halasının yanına dönen Nimet baskılara boyun eğip eve gelen taliplilerden biri ile evlenseydi… Saraya geri dönünce Vahdettin gözlerine vurulup Nimet ile evlenmeseydi…. Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşından galip çıkıp Saltanatı kaldırmasaydı… Mustafa Kemal Cumhuriyet diye ısrar etmeyip Hilafeti kaldırmasaydı… Nimet’in yaşamı nasıl olurdu acaba????

Osmanlı’nın son dönemi, Harem hayatı, insan hikayeleri ilginizi çekiyorsa okumanızı tavsiye ederim. Sonunda eminim sizde iyi ki Mustafa Kemal var da bende Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmuşum diyeceksiniz…NURİZER


Şaziye Kardıķlı’nın anılar ve dönemin gazete ve kaynaklarından derleyip son Osmanlı Padişahı Vahdettin'in 4.cü karısı olan Nimet'in hayatını biyografik olarak ele aldigi kitabı son dönem Osmanlı’yı kadın gözüyle görmemize ve toplumu saray ve dışarısı olarak daha iyi irdelememize ve benim bilmedigim bir çok şeyi kafamda canlandırmama yardımcı olması açısından önemliydi.

Okuduklarım karşısında sıkıntı duymama ve isyan duygumun kabarmasına neden olan olayların başında var olma savaşı veren bir milletin en önemli kırılma noktası olabilecek bir savaşın sürecinde, yani Sakarya Meydan muharebesi olurken, Vahdettin'in İngiliz işgali altında İstanbul’da dügünle evlenmesi oldu. Kendinden 40+ yaş küçük bir kadınla gönül eğlendirmesi ve olan bitene tamamen ilgisiz ve kayıtsız kalması gerçekten aķıl ve hafsalamın almadığı bir duyarsızlık, vicdansızlık olarak bilincime yerleşti. Tabii ki Ataturk'ün hangi toplumla/ hangi şartlarla Kurtuluş savaşı verdigini anlamam açısından da bir teyid niteliği taşıdı bu kitap. Kitapta konu olan dönemde yaşanan acizlik ve vurdumduymazlığın geldiği nokta hem çok carpıcı hem de çok sarsıcıydı bir çok açıdan. Kadının yerini ise hiç konuşmayalım- yok sayılır!! Beni bugüne baktığım zaman alt yapı bu olursa zaten ne beklemeli genelden diye çok düşündürdü.  Aradan geçen 100+ sene sonra bile aynı bilgisizlik, aynı aymazlığın, aynı hoyratlığın toplumumda yaşamasına şahit olmak ülkesini seven herkes gibi, beni de ciddi olarak üzmekte. Gene de o günün şartlarından bugünlere gelebilmişsek, yarınlar için de umut taşımak istiyorum. DEMET


Şaziye Karlıklı'nın yazdığı "Son Kadın" hem bir biyografi, hem de tarih niteliğinde. Bence her yurttaşın gerçekleri bilmeye ve geçmişle yüzleşmeye hakkı var. Bu vatanın nasıl kurtarıldığı, Osmanlı'nın nasıl bir çöküş içinde olduğu gerçeği.

Anlaşılabilir bir dille yazılmış eser. Herkese okumasını tavsiye ederim. Balkanlar’dan Mısır’a koca bir Osmanlı  İmparatorluğunun  nasıl yok edilişinin hazin hikayesi. Kendisinden 40 yaş küçük Nimet'le Yıldız sarayında Vahdettin düğün yaparken, Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve silah arkadaşları Sakarya'da yok olmaya yüz tutmuş koca bir milletin yeniden varolma  savaşını veriyorlardı. Vahdetin ise İngilizlerle anlaşmış, çıkarları için hainlik peşindeydi. Bu acı gerçek  içimi sızlattı. Sürgün yıllarının sonunda ölümü de çok hazin, özellikle cenazesinin rehin kalması. Buruk bir acıyla okudum romanı ve Nimetin öyküsünü. Haremle ilgili birçok şey öğrendim. O güne kadar hareme hiç Türk alınmayışını yadırgadım. Osmanlı imparatorluğu zamanında muhteşem Süleymanlar yetiştirmiş, dünyaya hükmetmişti.  Sonu bu kadar hazin olmamalıydı.

Sonuç; bugün  varoluşumuzu, nefes alışımızı bile Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına borçluyuz. Dünyanın gıpta ettiği bu lidere, neden hayran olduğumuzu, bir kere daha anladım. ZELİHA

 

 

 


29 Mart 2022 Salı

Fotoğrafta Kadın da Vardı

                                           

                                               Yazar: Heinrich Böll

                                               Orijinal Adı: Gruppenbild mit Dame

                                               Orijinal Dili: Almanca                                     

                                               Yayınevi: Can Yayınları

                                               Çeviren: Sezer Duru

                                               Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, 2021 – 3. Baskı

 

Çağdaş Alman edebiyatının büyük ustası Heinrich Böll, Fotoğrafta Kadın da Vardı adlı romanını yayımladığı yıl, 1972’de, Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. Almanya gerçeğini, özellikle de savaş yıllarında faşizmin pençesi altında kıvranan Alman toplumunun çöküşünü bu kitabında büyük bir ustalıkla dile getiriyor yazar. Ellisine yaklaşan, 1922 ile 1970 arasında yaşanan o “Tarih”in yükünü sırtlanan bir Alman kadının hikâyesi bu. Her türlü toplumsal tutuculuğa karşı çıkan, şimşekleri üzerine çeken Leni ve tutsak düşmüş Rus askeri Boris... Tutkulu bir anlatımla gözler önüne serilen bu aşk atmosfe­rinde Alman ruhunun iyi ve kötü yanları, savaş yılları, Türk işçilerinin Almanya’ya gidişlerine rastlayan 60’lı yılların başlarında yaşanan sürtüşmeler... Bütün eserlerinde olduğu gibi sevgi, dostluk, içtenlik gibi değerleriyle insan olmanın estetiğini vurguluyor Heinrich Böll.                                         


Yorumlarımız:

 

Yazarın Leni Gruyten Pfeiffer’ın hayatını yazmak için onu tanıyan kişilerle yaptığı görüşmelerden oluşturduğu bir kitap “Fotoğrafta Kadın da Vardı”.

Leni kim?? Hakkında kitap yazılacak kadar neden önemli?? Romanın sonuna kadar bunu merak ederek okudum.

Aslında Leni’nin Hitler döneminde yaşamış sıradan Alman vatandaşlarından hiçbir farkı yok.Yazar Leni ve çevresindeki insanları romanlaştırırken, Almanya’nın 50 yıllık tarihinde (1920 – 1970), hatta bazı karakterler şahsında Birinci Dünya Savaşı yıllarına bile inerek geniş bir zaman diliminde sıradan insanların yaşamlarını konu ediyor. Bilhassa İkinci Dünya Savaşı yıllarında hayatta kalmaya çalışan bu insanların, savaş bitti dendiğinde bile uzunca bir süre hayatlarının normale dönmemesi, sefaletleri, açlıkları, psikolojileri, cinsel ilişkileri, aşkları, arkadaşlıkları, dayanışmaları anlatılıyor.

Aslında roman Leni’nin romanı olduğu kadar “Savaş”ın da romanı. Bugünlerde televizyonda Rusya – Ukrayna Savaşını izlerken bu romanı okumak içimi çok acıttı. Evlerini terk etmek zorunda kalan insanlar, yanmış, yıkılmış evler, başka ülkere göç edenler… Savaş bittiğinde ne olacak … eski hayatlarına, hayallerine kaldığı yerden devam edebilecekler mi??

1939 yazında, 17 yaşında, yeni ehliyet almış, araba kullanan, dans etmeyi seven, tenis oynayan, babasının iş yerinde çalışan, seveceği ve kendisini sevecek bir erkeğin hayallerini kuran Leni’nin hayatı İkinci Dünya Savaşının başlaması ile alt üst olur.İlk sevdiği erkeğin, abisi ile birlikte savaşın başında şehit düşmesi….. İzne geldiğinde tanışıp üç gün evli kaldığı Alman Subay Alois Pfeifer’ın birliğine döner dönmez şehit olması… annesinin ölmesi… babasının şirket hesaplarında sahtecilik tespit edilmesi ile iflas etmesi ve ortadan kaybolması… savaş zamanında bile insanların ölülerine saygıdan çelenk yaptırmak istemelerinden dolayı bir çiçekçide çalışmaya başlaması… çalıştığı iş yerinde bir Rus savaş esirine aşık olması… aşkını kimseye belli etmeden gizli gizli yaşaması…. Bombardımanlardan korunmak için mezarların altını kazıp kendilerine sığınak yapmaları… Karaborsaya düşen yiyecekleri alabilmek için sık sık borç alması… borçlarını ödeyemeyince doğduğundan beri içinde oturduğu evi çok ucuza satması…. Yasak aşkın sonucu hamile kalıp oğlunu binbir zorlukla doğurması… Savaş bitti diye sevinirken Rus sevgilinin yakalanıp başka bir kampa gönderilmesi ve orada ölmesi…. Zorlukla büyüttüğü oğlunun 25 yaşında hapse girmesi… Şimdi 48 yaşında iken Türk sevgilisi çöpçü Mehmet’ten hamile kalması….

Yani 17 yaşında iken ‘Kentin en Alman Kızı’ seçilen bu güzel kız, 48 yaşına geldiğinde hala etrafında olan kişiler tarafından arzulanan ve güzel diye nitelenen bir kadın olmasına rağmen geçen yıllarda ülkesi gibi büyük bir çöküntü yaşamış. Yine de her şeye rağmen piyano çalarak, kitap okuyarak, şiirler söyleyerek, keyifli kahvaltılar yaparak hayata tutunmaya, etrafına yaşam sevinci saçmaya çalışıyor ne kadar kederli bir yaşamı olursa olsun.

Romanda yalnız Leni’nin değil onlarca karakterin daha hayat hikayelerine tanık oluyoruz. Bu toplumda özellikle kadın olarak yaşamanın zorlukları anlatılıyor. Aslında Alman toplumunun savaşa karşı bakışını, insanların ikiyüzlü maddiyatçılığını, yapılan iyilikleri nankörce unutanları, "savaşın tadını çıkar dostum, barış korkunç olacak" mantelitesini gözler önüne sermiş. Faşizme karşı oldukça güçlü yergiler barındıran eser, aynı zamanda savaş sonrası başlayan cinsel serbestlik devrimini de anlatıyor. Savaştan sonra ülkeye gelen yabancı işçilere yönelen öfke ve nefret de çok güzel anlatılıyor. Yazar 2. Dünya Savaşında Nazi rejiminde savaşmış, savaş sonunda da Amerikalılara esir düşmüş bir Alman olduğundan savaşın içinde biriken anılarının elbette yazılanlara da yansıması oluyor. Kendisi de savaşa istemeden gittiği için romanda bazı karakterin savaşa gitmemek için yaptıklarını okuyoruz.

Değişik bir yazım tekniği kullanmış yazar, elinde kamerayla adeta bir belgeselci gibi adım adım Leni’nin hayatıyla ilgili bilgi topluyor onu tanıyan insanlardan ve bu parçaları birleştirerek hikayeyi anlatıyor. Okuması çok kolay değil. Oldukça fazla karakter var ve bu karakterlerin Almanca isimlerini karıştırmak çok kolay. Ayrıca birde kısaltmalar var.Yazar bazı isimleri ve kelimeleri kısaltarak yazıyor. Mesela ‘bundan sonra gözyaşına g. diyeceğiz’ diyor ve gerçekten gözyaşı kelimesi yerine g. kullanıyor. Veya ilk bölümde Marja van Doorn diye bahsedilen karakterin sonradan MvD olarak yazılması. Bunlar gibi onlarca kısaltma okurken zorluyor,  unutmamak için not almak gerek.

Zor okudum desem de çok beğendiğim bir roman oldu. Alman Edebiyatının çok sevilen bir yazarının okuduğum ilk kitabı idi. Şimdiye kadar İkinci Dünya Savaşı ile ilgili okuduğum kitaplar veya seyrettiğim filmler genelde cephedeki askerleri veya toplama kamplarındaki Yahudileri anlatıyordu, ilk defa cephe gerisindeki sıradan insan hikayerini anlatan bir roman okudum.

Herkese tavsiye ederim, hele savaş dönemi romanlarına meraklı olanlar için okunması gerekli bir roman. NURİZER

 

Sevgili Okur,

Kitap kulübümüzün Mart 2022 için kitap seçimi oy çokluğu ile çağdaş Alman yazar Heinrich Böll’ün  ‘Fotoğrafta Kadın da Vardı’ adlı romanı idi. Bu romanı seçtiğimize sevinmiştim, çünkü bu zamana kadar bu meşhur yazarın hiçbir kitabını okumamıştık ve üstelik yazar bu kitabı yazdıktan hemen sonra yani 1972 yılında Nobel edebiyat ödülünü kazanmıştı.

Sonda yazmam gereken bir konuyu hemen başta yazarak sizlere bir şeyi samimiyetle ifşa etmek istiyorum: şayet kitap kulübü için olmasa idi kitabı başladıktan kısa bir süre sonra bırakabilirdim. Benim için çok  zor okunan bir kitaptı  ve bu nedenle de dikkatim kolayca dağılabiliyordu. Bitirince ise iyi ki bu düşünceyi kafamdan atıp, okumuşum dedim. Çünkü bence bu romanın en özgün tarafı yazılış şekli, yepyeni bir kurgulama yaklaşımı , çok katmanlı yapısı, kısaltmaların kullanılması gibi ilginç yazım teknikleri ve düşünmeye sevkeden yazının griftliği, derinliği. Öyle ki yazılanlar okunup, akıl süzgecinden geçirilip, herkesin kendi kurgu anlayışıyla roman yeniden yazılıp, daha sade ve akıcı hale getirilebilir. Bu tür bir fantezi tabi ki romanın öznel değerini ve Nobel adaylığını yitirmesine neden olurdu!

Kitap birinci dünya savaşının sonundan 1970 lere kadar olan, özellikle de ikinci dünya savaşı döneminde ve sonrasında  yaşanılan acıları ve diğer sosyal, toplumsal yaklaşımları paylaşan adeta bir belgesel gibi. Yazarın bu dönemi çok iyi bilmesi, ikinci dünya savaşında esir alınması yazılanları çok gerçekçi kılmış.  Kitabın ana karakteri Leni Gruyten Pfeiffer. Yazar Leni’yi direk olarak değil çevresindekilerle konuşarak anlatıyor: yani ailesi, arkadaşları , sevgilileri , okul ve iş arkadaşları ile. Bu görüşmeleri ve yorumları bir üçüncü şahıs romanda anlatıcı olarak kaleme döküyor. Ayrıca romanda tek bir olay başlayıp, gelişip sonuçlandırılmamış. Edebiyatçıların deyişine göre söylersek bu roman ne olay, ne karakter ne zaman açısından lineer değil. Ayrıca 125 e yakın karakter olduğu için romanı tam kavramak, anlamak hatta zevk almak için belli başlı karakterleri mutlak not etmek gerek. Bunlar olmadan bu kitap ancak bence ‘öylesine okunmuş’ olur…

Romanda özellikle ikinci dünya savaşı sırasında Almanların faşizan davranışları , halkın çektiği acılar, savaş sırasında ve sonrasında kadınlara, göçmenlere karşı olan adaletsiz tutum, daha çok  Leni gibi toplumun katı prensiplerine, önyargılarına karşı gelen bir karakter vasıtası ile anlatılıyor. Kitapta çok çeşitli , birbirinden bağımsız, ancak hemen her zaman Leni ile ilişkilendirilen olaylar ve kişiler var: örneğin Leni’nin büyük aşkı Boris; Leni’nin  göçmen sevgilisi Mehmet; hapisteki oğlu Lev, rahibe Rahel ve daha  niceleri. Bu anlatımlarda tasvirler çok canlı. Ancak bazen o kadar derine iniliyor ki konu dağılıp gidiyor. Son derece gereksiz gibi görünen ayrıntılara yer verilmesi insanı düşündürüyor: acaba bu da yazarın bir kurgu bilmecesi mi diyerek..

Son olarak bu roman konusunda şunları söyleyebilirim: Savaşlar hep acılarla dolu: Bunları şimdi de yaşıyoruz. Göçler, vatan dışında yaşamak insanları hep ikinci hatta sonuncu pozisyona sokuyor toplumda: Bunları şimdi de yaşıyoruz. Kalıp dışına çıktığında, önyargılara baş kaldırdığında tokmağı hep kadın yiyor, özellikle cinsel kavramlarla bağdaştırılarak: bunları dün de yaşadık, bugün de. Onun içindir ki bu roman içeriğinden/olaylardan  çok, değişik yazı ve kurgulama teknikleri  ile romancılığa yeni bir rüzgar, radikal bir bakış açısı getirmiş. İşte tüm bu nedenlerle okuması zor da olsa iyi ki okudum diyorum. Ve meraklısına siz de okuyun diyorum. LEYLA