3 Mayıs 2021 Pazartesi

Yaban

 


                                          

                                                        Yazar: Yakup Kadri Karaosmanoğlu

                                                        Yayınevi: İletişim Yayınları

                                                        Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, 2019 – 86. Baskı

 

Yaban’da olaylar, savaş gazisi olan Ahmet Celal’in İstanbul’a dönememesi sebebiyle, Porsuk Çayı kıyısındaki bir köye yerleşmesiyle başlıyor. Ahmet Celal, romanda dönemin aydınlarını yansıtan karakter olarak okur karşısına çıkıyor. Başkahraman, yedek subay olarak katıldığı Birinci Dünya Savaşı’nda kolunu kaybediyor. Savaşın ardından İstanbul’a dönmek istese de İngiliz işgalinde olan şehre dönemiyor. Emir eri Mehmet Ali’nin davetiyle Porsuk Çayı kıyısındaki köye geliyor.

Yazar buradan sonrasında aydın-köylü çatışmasını öne çıkarıyor. Kılık kıyafetinden üslubuna kadar köydeki herkesten farklı olan Ahmet Celal’in kendini kabul ettirmesi elbette ki kolay olmuyor. Bununla birlikte kendisiyle bambaşka bir açıdan dünyaya bakan köylülere, kurtuluş mücadelesiyle ilgili fikirlerini anlatabilmesi de mümkün olmuyor. Tüm bunların arasında bir de Ahmet Celal’in yüreğine sevda düşüyor.

Yakup Kadri, Yaban adlı eseri ile milli mücadele yıllarındaki koşulların zorluğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Kitapta, söz konusu dönemde köylerdeki imkanların kısıtlılığının yanı sıra eğitimsizliğin ve cehaletin yol açtığı sorunlar ile başa çıkmanın güçlüğü açık bir şekilde vurgulanıyor. Ayrıca eğitimsiz bir topluluk içerisine yerleştirilen aydın karakter ile olaylara ve durumlara iki yönlü bir bakış açısı sunuluyor.

 

Yorumlarımız:

 

Yaban bir dönem romanı….  1932’de yazılmış olmasına rağmen, 1919 – 1921 yılları arasında Porsuk Çayı kıyısında bir köyde geçer.

Türkiye topraklarında bir savaş yaşanmakta o dönem. Savaşa geçmeden önce dönemin bir de sosyal gerçeklerine bakalım. 1923 yılına ait bazı bilgiler var var elimde, 1-2 yıl öncesini de siz hayal edin.

Toplam nüfus 13 milyon. Bunun 11milyonu köylerde yaşıyor.

40 bin köy var. 37bin köyde okul, postane, dükkân yok. 30 bin köyde de camii yok.

Traktör, biçer-döver, modern tarım yok.

Nüfusun sadece yüzde onu okur-yazar. (5-6 yıl öncesine gidince Osmanlı’da okuma yazma oranı yüzde beşlere kadar düşüyor)

4896 ilköğretim okulu var. Toplam öğrenci sayısı 342bin. Bunun 63bini kız öğrenci.

Bu yılların asıl gerçeği olan Savaş’a gelirsek… 1. Dünya Savaşı sonrası İtilaf Devletleri arasında toprakları paylaşılan Osmanlı İmparatorluğu yenilgiyi kabul etmesine rağmen, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Anadolu’ya geçerek başlattığı Kurtuluş Savaşı’nın ilk yılları… 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkan Yunanlıların kendilerine verilen toprağı daha da genişletmek için taarruz üstüne taarruz yaptığı yıllar…

Romandaki köye de Yunanlılar geliyor hem de iki kere. İlk seferinde Ankara’yı almaya giderken köyde konaklayıp, köylünün elindeki tüm erzağı ve hayvanları alıp, daha sonra ödeyeceğiz diye ellerine bazı pusulalar veriyorlar. İkinci seferinde ise, Ankara’ya varamadan Sakarya Meydan Savaşında yenildikten sonra geri çekilirken gelip, tüm evleri yakıp yıkıyor ve köylüleri öldürüyorlar.

Halbuki bu köylüler Yunanlıların uçaklardan attığı “Mustafa Kemal’in hilafet düşmanı olduğunu, kendilerinin İslam’ı kurtarmak için geldiklerini, mukavemet görmedikleri müddetçe halka zarar vermeyeceklerini, bu gelen ordunun Avrupa adlı bir kraliçenin emrinde olduğunu, İslam’a hizmet ettiklerini” anlatan bildirilerine inanmayı tercih edip Ahmet Celal’in anlattığı Kurtuluş Savaşı zaferlerine inanmamışlardı.

Roman tabii ki kurgu.. Yalnızlığın, karamsarlığın, savaşın içinde naif bir aşk hikayesi bile var. Ahmet Celal kurgu olsa da Yunanlılar, yaşananlar ve savaş o dönemin gerçekleri… Tam bir yaşanmışlıklar romanı. Şeyh Yusuf, Salih ağa, imam, köylüler kurgu gibi görülse de hepsi gerçek hayatta da var olan kişiler değil mi? Hatta üzerinden yüzyıl geçmiş olsa bile buna benzer kişiler yok mu köylerimizde? Büyük şehirlerimizde????

Bana yeniden Kurtuluş savaşını, Atatürk’ü, Atatürk’ün cesaretini, Anadolu insanına olan inancını hatırlatan bu romanı okuduğuma çok memnunum.

Sade dili ile çarpıcı birçok noktaya parmak basan bu romanı okumanızı tavsiye ederim. NURİZER

 

Yazar Yakup Kadri Karaosmanoğlu bizi bir gerçekle yüzleştiriyor.

1919-1922 yılları arası, Porsuk çayı etrafında Yunanlılarla savaşıyorduk.

Tarih, bazen sadece başarıları aktarır. Olumsuzluklarda detaya girmek istemez.  Bu romanda perdenin arkasında kalan gerçekleri, bütün açıklığıyla öğrenmiş olacaksınız.

Köylülerin cahil, ilgisiz olmasının altında yatan gerçekler.  Romanda bu kadar aciz tanımlanan köylü halkının vurdum duymazlığı! Ankara'ya karşı umursamazlığı!

Çanakkale savaşında kolunu kaybeden subay Ahmet Celal köylünün tanımıyla “yaban”, ne ummuştu bu köyde ne buldu? Sonunda yaşadığı aşk ve köylülerle ilgili özeleştirileri. Merakla okuyacağınız, yalın dille yazılmış bir roman.

Ben, daha sonrasında düşündüm. Kurtuluş savaşının gönüllüleri, vatanı uğruna destan yazan da Anadolu insanı değil miydi? O halde suçlular kim? İlgiyle okuyacağınızı umuyorum. ZELİHA

 

Uzun zamandır çoğunlukla yabancı yazarların romanını okuduğumuz için nisan ayında tercihimizi edebiyatımızın önemli isimlerinden Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun en bilinen, beğenilen romanlarından Yaban’ı seçmekle ne kadar isabetli bir karar verdiğimizi aylık Kitap Kulübü toplantımızdaki zoom tartışmamızda daha iyi anladık. Bence bunun en büyük nedeni zorlu kurtuluş savaşımızın en azından belli bir kesitini tekrar gözden geçirerek hafızalarımızı tazeleme imkânı bulmamızdı. Bir ulus yaratmanın ne kadar güçlü bir mücadele olduğunun bir kez daha bilincine vardık.

Yaban romanı birinci dünya harbinde bir kolunu kaybetmiş Yüzbaşı Ahmet Celal’in 35 yaşında artık hayatta hiç kimsesiz, sevgisiz kaldığı bir dönemde, kendisi ile beraber dört yıl askerlik yapmış er Mehmet Ali’nin daveti üzerine Porsuk nehrinin yakınındaki köyüne göç etmesi ile başlar. Olaylar Sakarya meydan muharebesine yakın dönemde yani 1921 yılında geçmektedir. Roman ise 1932 yılında yazılıp, basılmıştır. Ahmet Cemal, köylülerin ne denli günlük işleri ile meşgul olduklarını, karınlarını doyurmaktan başka hiçbir gayelerinin bulunmadığını, cahilliklerini, yoksulluklarını, softaların, köy ağalarının tamamı ile etkisi altında yaşadıklarını, ezilmişliklerini, vatanseverlik bilincinden uzak bulunduklarını günlüğüne devamlı kaydeder. Tüm bunları idrak etmekte zorluk çeken Ahmet Cemal, başlarda köylülere bir kurtuluş savaşının devam ettiğini; Atatürk’ün bunun için çabaladığını, çalıştığını; vatan sevgisini, askerliğin önemini anlatmaya çalışsa da köylünün lakayt davranışını değiştiremez ve adeta pes eder. Ve sonunda içine kapanıp, yalnızlığı yaşar. Çünkü köylülerin bu duruma düşmesinde onları bilinçlendirmek için hiçbir çaba sarf etmeyen Türk aydınında bulur kabahati (sayfa 110 ve 111). Bu yalnızlık içinde yakın köyden Emine diye genç bir kıza ilgi duyar, ancak tüm köylüler gibi Emine de onu ‘YABAN’ görür ve yakınlaşma olmaz. Köye daha sonra düşman askerleri gelecek ve köyü talan edeceklerdir… Romanın sonu ise belirsizlikle bitecektir.

Yazar kuvvetli anlatım gücü ve tasvirlerindeki gerçeklik ile köydeki olaylar dizisi ile fondaki kurtuluş savaşını birleştirmeyi ustalıkla başarmıştır.  Bazı eleştirmenler zaten bu romanın türüne ‘tarihi gerçeklik’ demiştir. Benim ve çoğumuz için okuduğumuz tarihi gerçekler biraz ürkütücü, biraz şaşırtıcı ve bir o kadar da gerçektir. Yazar bu romanı yazdıktan iki yıl sonra Ankara romanını yazmıştır. Bu kitapta bu sefer Selma adlı kadının cumhuriyet ilan edildikten sonra Ankara’da geçen hayat hikayesi söz edilmekte ve bu hayat sessiz ve sade bir dille eleştirilmektedir. Kısacası birbirine tam zıt iki hayat biçimi Yakup Kadri’nin kaleminde can bulmuş, okuyucuyu hem bilgilendirmiş hem düşündürmüştür. Burada bence düşündüren en güzel soru şudur: Ben bu ülkenin okumuş aydını olarak o dönemde yaşasaydım ne yapabilirdim? Kısacası bu romanlarda vatan sevgisiz, eğitimsiz, bağnaz bir halk ile hümanist ve geniş vizyonlu bir lider ve ekibi olmadan hiçbir şeyin başarılamadığını bir kez daha görmüş oldum.

Her iki kitabı da okumanızı salık veririm. LEYLA


18 Nisan 2021 Pazar

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

 




Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 27 Mart 1889'da Kahire'de doğdu. Babası Karaosmanzâdelerden Abdülkadir Bey, annesi İkbal Hanım'dır. Ailesi Yakup Kadri 6 yaşındayken Manisa'ya yerleşti ve İlköğrenimine burada başladı. 1903'te İzmir İdadisi'ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır'a döndü, öğrenimini İskenderiye'deki bir Fransız okulunda tamamladı.

II. Meşrutiyet'ten biraz evvel ailesiyle Türkiye'ye gelip İstanbul'a yerleşti. 1908'de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi'ni bitirmedi.

1909'da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Refik Halid (Karay), Ali Faik (Ozansoy), Celal Sahir (Erozan) ve Müfit Ratip'in kurduğu Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. Fecr-i Âticiler'in 'sanat şahsî ve muhteremdir' görüşünü paylaştığı ve 'sanat için sanat' yaptığı bu ilk döneminde Nirvana adlı bir oyun, makaleler, denemeler, düzyazı şiirler ve öyküler yazdı.

1916'da tüberkülozdan tedavi olmak için gittiği İsviçre'de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı'nı destekledi. Savaştan sonra Tedkik-i Mezâlim Heyetinde görevli olarak Kütahya, Simav, Gediz, Eskişehir, Sakarya civarını dolaştı.

Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında ülkenin durumu, sanat anlayışını değiştirmesine yol açtı. Türk toplumunun çeşitli dönemlerdeki gerçekliğini sergilemek istediği için bir ikisi dışında eserlerinde belli tarihi dönemleri ele aldı. Kiralık Konak (1922) I. Dünya Savaşı öncesinin, Hüküm Gecesi (1927) II. Meşrutiyet´in, Sodom ve Gomore (1928) Mütareke döneminin, Yaban (1932) Kurtuluş Savaşı yıllarının, Ankara (1934) Cumhuriyet´in ilk on yılının, Bir Sürgün (1937) II. Abdülhamid döneminin işlendiği romanlardır.

1923 yılında 19. yüzyıl Osmanlı bürokrasisinden Mehmed Asaf Paşa'nın kızı, Türk siyasetçi-gazeteci Burhan Belge'nin kız kardeşi Ayşe Leman Hanım ile evlendi.

1923'te Mardin, 1931'de Manisa milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. 1932'de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro dergisinin 1934'te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935'te Prag, 1939'da La Haye, 1942'de Bern, 1949'da Tahran ve 1951'de yine Bern elçiliklerine getirildi. 1955’te emekli olup yurda döndü.

1955'ten sonra anı kitapları yazmıştır. Zoraki Diplomat (1955), Anamın Kitabı (1957), Vatan Yolunda (1958), Politikada 45 Yıl (1968), Gençlik ve Edebiyat Hatıraları (1969)

27 Mayıs 1960 İhtilâlinden sonra kurucu meclis üyesi ve Cumhuriyet Halk Partisi Manisa milletvekili (1961) olur. 1962'de Atatürk ilkelerinden uzaklaştığını ileri sürerek partisinden ayrılır. 1965'te siyasî hayata tamamen veda eden Karaosmanoğlu'nun son resmî vazifesi Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu başkanlığıdır.

13 Aralık 1974'te Ankara'da ölen Yakup Kadri, İstanbul-Beşiktaş'ta Yahya Efendi Mezarlığına annesi İkbal Hanım'ın yanına defnedildi.

11 Nisan 2021 Pazar

Fransız Teğmenin Kadını

 




                                               Yazar: John Fowles

                                               Orijinal Adı: French Lieutenant’s Woman

                                               Orijinal Dili: İngilizce                                           

                                               Yayınevi: Ayrıntı Yayınları

                                               Çeviren: Aslı Biçen                                             

                                               Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, 2020 – 15. Baskı

 

İngiliz edebiyatının büyük ustalarından olan John Fowles, anlatı kurmaktaki mahareti, çarpıcı üslubu ve deneyciliğiyle dikkat çeken bir yazar. Hiç abartmadan yüzyılın en iyi romanları arasında sayabileceğimiz Fransız Teğmenin Kadını’nda bu özellikler mükemmel bir bileşime ulaşıyor. Öncelikle olağanüstü başarılı bir atmosfer yaratıyor yazar; Viktorya döneminde yaşamanın ne anlama geldiğini bütün netliğiyle ortaya seriyor. Sonra eşine az rastlanır bir gizem yaratıyor; Ve nihayet varoluşçuluğun “sahicilik” ve özgürlük arayan insan soyutlamasını ete kemiğe büründürüyor; ama tanrı anlatıcı rolünü de sorgulamaktan geri kalmıyor. Fowles dünya tarihinin en tutucu dönemlerinden biri olan, her şeyin ve özellikle de edebiyatın sıkı kurallara ve “görev” bilincine bağlı olduğu Viktorya çağından aykırı bir aşk öyküsüyle sesleniyor okura. Roman başarısını büyük ölçüde nefis diyaloglarına ve iki karakter arasındaki gerilime borçlu. Kadınların “görev”lerinin boyun eğme ve çocuk yapmayla sınırlı olduğu bir dönemde, romanın kadın kahramanı Sarah, inanılmaz sezgi gücü, özgürlüğe olan tutkusu ve estetik olana duyduğu sevgiyle hemen romanın çekim merkezine yerleşiyor. Toplumsal kodları umursamaksızın sevmek neyi gerektiriyorsa onu yapmaktan kaçınmayan özgür bir kadın Sarah. Erkek kahraman Charles ise görmüş geçirmiş bir aristokrat; ama görmüş geçirmişlik ile bir aristokrattan beklenenler arasındaki dengeyi tutturmakta zorlanan biri. Sarah’yla tanıştıktan sonra bu bıçak sırtındaki denge darmadağın olur. Charles, çağının toplumsal statüsünün, eş dost çevresinin talepleri ile yolu aşktan geçen Aşkınlık ve Sahicilik, tek kelimeyle Özgürlük arayışı arasında bir seçim yapmak zorunda kalır... Roman okumanın benzersiz hazzından haberdar olanlar, Nabokov’un deyimiyle “belkemiğini titreten” kitaplar okumayı özleyenler ve sahici bir aşk yolculuğuna çıkmak isteyenler için...

 

Yorumlarımız:

 

John Fowles 1969 tarihinde “Fransız Teğmenin Kadını” romanını yazdı. Roman postmodern edebiyatın ilk ve en önemli örneklerindedir.

Çağından yüzyıl öncesi 1867 tarihinde Viktorya döneminde yaşanan bir aşkı anlatır. Varlıklı burjuvanın kızı Ernestina, evlenmek üzere olduğu aristokrat beyefendi Charles ve halk arasında ‘Fransız Teğmenin Orospusu’, aristokrat hanımefendilerin ‘Zavallı Trajedi’ diye adlandırdıkları Sarah arasındaki aşk üçgeni etrafında olaylar gelişir.

Sarah, zeki ve özgürlüğüne düşkün biridir. Kısıtlayıcı Viktorya toplumundan kurtulmak, özgür iradesiyle yaşayabilmek için Fransız Teğmen miti yaratmıştır. Bu mit sayesinde toplumla ilişkisinden ve üzerine biçilen rollerden kurtulmuştur. Adının lekelenmesi uğruna özgürlüğünü koruyan güçlü bir kadındır.

Charles, Viktorya toplumunda özgür hayat sürememekten şikayetçi ama kaybedeceği çok şey olduğundan özgürlük isteği yüzeysel kalan ve bunun kararsızlığıyla mutsuz olan biridir. Amcasının evlenerek mirastan mahrum bırakması onu özgürlüğüne kavuşma yolunda daha cesur adımlar atmasına yardımcı olur.

Charles Sarah’yı yardıma muhtaç biri olarak, kendini de onun kurtarıcısı olarak görür. Halbuki roman sonunda olaylar bunun tam tersini kanıtlar. Charles ve Sarah kendi öz benlikleri ve bireysel özgürlüklerini bulmak için toplumsal tanımlamaları reddedip kendi değerlerine göre yaşamayı seçerler.

Yazar romana birden fazla son yazarak, ana karakterlerine verdiği özgürlüğü okuyucusuna da verir. Okur romanın kurgusuna müdahale edebilme ve dilediği son ile romanı bitirebilme özgürlüğüne sahiptir.

Roman Viktorya dönemini adeta bir ana karakter olarak ele alır. Dönemin sosyal hayatı, bilimsel, ekonomik ve politik özellikleri tarihsel örnekler, gerçek kişiler ve kesin tarihlerle kurgusallaştırır.

Kurgu ile gerçek arasında paralel bir Viktorya çağı yansıtılıyor. Diğer taraftan anlatılanların tamamen hayal ürünü olduğunu, karakterlerin kendi imgelemi dışında varolmadığını yazar tarafından okuyucuya sürekli hatırlatır.

Viktorya döneminin muhafazakâr ve kuralcılığına rağmen reform hareketleri ile birtakım hakların kazanıldığı, özellikle Darwin’in çağdaş pozitif bilimin, Marx’ın çağdaş sosyal bilimin temellerini atmaları, İngiltere’nin tarım devletinden üretim ve ticarette dayalı modern ekonomiye geçmesi bu dönemi İngiltere’nin en parlak dönemi yapmıştır.

Roman bir deneme kitabı olarak kabul edilir. Çünkü karakterlerin duygu, düşünce ve değişim dönüşümlerine ek olarak, varoluşçuluktan, roman kuramına, bilimden tarihe kadar geniş bir yelpaze içerir.

Bir belgesel niteliğinde Viktorya dönemini anlatması, farklı kurgusu, akıcı anlatımı ve okuyucuyu romana dahil ederek interaktif ilişki kurması benim için etkileyici ve güzel bir okumaydı.

İngiliz edebiyatının çağdaş klasikleri arasında sayılan bu eseri herkese tavsiye ederim. IŞIL

 

Kitabın baş kahramanı Sarah, özgür ruhlu farklı bir karakter. Gerçeklerle, rüyaları, kurguları arasında acaba deyip, gidip geliyorsunuz.  Charles ise, tesadüflerin hayatının akışını değiştirmiş bir aristokrat.  Okudukça duygularının esiri mi olmuş dersiniz, bilemem. Ama sonuç seçimi sizlere bırakılmış, enteresan kurgusu olan bir roman.

Düşünüyorum da özgür olmak nereye kadar? Başkalarının özgürlüğü başladığı yerde noktayı koyabilirsek değerli. Sarah kendi duyguları, düşünceleri değiştikçe, karşısındaki insanın yaşamını da yönlendiren bir karakter. Bir toplumda yaşıyorsak, tek bir insanın duygularının baskın olduğu özgürlük ..? Düşündürüyor. Bence yıkıcı da olabiliyor.

Viktorya dönemini tarihi, dinin baskısı, sosyolojisiyle anlatan bu romanı okumanızı tavsiye ederim. Kadın geçmişte de, şimdide toplumda hep örselenmiş, ikinciyi oynamak zorunda bırakılmış. Netice de kadın olmak her dönemde, dünyanın her yerinde mücadele gerektirmiş, hala da devam ediyor. Bazı özgür ruhlar hariç gibi gözükse de!!

Yazar John Fowles'ın bu romanını okudukça, üzerinde tartışılabilecek çok şey olduğunu görecek, acaba deyip düşüneceksiniz. Zaman zaman araya giren yazar zaten bazı seçimleri size bırakıyor. Bu tarzıyla da enteresan bir kurgulama yapmış.

Biz, eser üzerinde bol sohbetli, başarılı bir tartışma yaptık. Size de keyifli okumalar. ZELiHA

 

Sevgili okur,

Her zamanınkinin aksine bu ayki blog yazıma farklı başlayacağım: hep yazımın sonuna bıraktığım konuyu yazımın başına alacağım. İngiliz yazar John Fowles’ın Fransız Teğmenin Kadını romanını şayet tarihe meraklıysanız, aşk/tutku romanlarını okumayı seviyorsanız veya klasik romanlardan farklı kurgulu bir kitap okumayı istiyorsanız okuyunuz. Aksi durumda daha ilk yüz sayfada sıkılabilir ve kitabı elinizden bırakabilirsiniz…

Şimdi bu üç konuyu sondan başlayarak biraz açmaya çalışacağım. Bu roman aslında oldukça kronolojik bir olaylar zinciri içinde devam ederken beklemediğimiz bir anda karşımıza çıkan yazarın okuyucuyla direkt konuştuğuna, romanı olduğu yerden alıp başka yerlere götürdüğüne şahit oluyoruz. Örneğin Charles ile sevgilisi Sarah’nın evlendiğini, Sarah’nın Charles’dan 10 yıl önce öldüğü için bu yıllar boyunca Charles’ın yas tuttuğunu okuyoruz. Halbuki romanın devam eden kısmında böyle bir durum yok. Ayrıca bölüm başlarında döneme ait şiirler, düz yazılardan, dergilerden paragraflar var. Tıpkı bir bağlaç gibi. Tüm bunlar yani yazarın ya da bir üçüncü sesin yaptığı/öngördüğü eklemeler ile bağlaçlar romana farklı bir tat katmış, yeni bakış açıları getirmiş, klasik yaklaşımdan farklılaştırmış…

İkinci konuyu ise yani aşkı biraz açmak lazım: Romanda aristokrat Charles ile mürebbiye Sarah arasında tutkulu bir sevgi var. Aslında aşk mı tutku mu ne diyeceğimi bilemediğim bir ilişkileri var. Sarah bir kadın olarak ayakları üzerinde durmak, özgür olmak için mücadele veriyor. Dönemine göre çok aykırı, ilerici, hedefine kilitli, biraz kıskanç, nispeten eğitimli, erkekleri manipüle etmesini bilen gizemli bir kadın. Charles ise bilim adamı, ama çalışmayan, zengin, seyyah bir aristokrat. Charles’ın bir de Ernestina adlı çok genç burjuvaziden bir nişanlısı var. Roman bu üç kişinin ilişkileri üzerine kurgulanmış. Sonucu tabi ki yazmayacağım. Sadece şunu belirtmek isterim ki yazarın gerçekten çok güzel tasvirleri, dialogları ve kuvvetli, merak uyandıran anlatımları var…

Üçüncü konu tarihi roman konusu. Bu kitap 1969 yılında yazılmış bir 19. yüzyıl yani Viktorya dönemi kitabı. Sözkonusu dönem her konuda katı kuralları olan, endüstri devrimine geçişi barındıran, kadın haklarına yavaş yavaş geçilen ancak sosyal statünün tüm davranışları ve beklentileri halen sıkı sıkıya belirlediği bir dönem. Bırakın kadını herhangi bir kişinin doğuştan gelen ve toplumdaki yerini belirleyen etiketinden sıyrılması, özgürce yaşamını sürdürmesi nerdeyse olanaksız. Bunu en güzel romanın en başında Marx’dan alıntı yansıtıyor: ‘Her türlü özgürleşme, insan dünyasının ve insanın insanla ilişkilerinin onarılmasıdır’.

Özgür yaşamlar dileğiyle.. LEYLA

 

Ortam….  Sosyal, kültürel, tarihsel, ekonomik veya duygusal olarak ne olursa olsun bir “sosyal canlı” olarak insanın davranışlarına her daim etki yapmış, yapmakta…Hepimiz biliyoruz ki bu etki olumlu olabildiği kadar, çoğu zaman da kısıtlayıcı, ket vurucu, gelişmenin ve yaratıcılığın önünü kapatan, ilerlemeyi durduran, bireysel çeşitlilik ve farklılaşmalara “olumsuz” gözle bakan bir tavrın ürünü olmuştur, olmaktadır…. Bilinmeyenden, ortak olmayandan, sonucu görünmeyenden korkmak, ne yazık ki uygar olsun olmasın tüm toplumların ilk tercihi, hemen sarıldığı bir güvenlik simidi olarak kabul edilmiş……. Kadın ve erkek kimliklerinin toplumda aldığı ön kabuller, onlara atfedilen davranış, düşünce ve duygu biçimleri 2021 uygar toplumlarında bile halen samimiyetten uzak bir şekilde eşitliksiz olarak değerlendirilmekte, sorgulanmaktadır…Aynı zamanda kadın-erkek ilişkileri de benzer önyargılı kabullerin kasnağına sokularak değerlendirilmektedir halen günümüz toplumlarında.

John Fowles ın kitabını bu güncel sorgulama ve tartışmalara, hem 1969 da ki bir yazarın Viktorya Dönemi algılarını yansıtması, hem de 2021 dünyasıyla kurduğu farklılaşma ve eşleşmeleri sergilemesi açısından bakmayı önemli buluyorum. Kitabın 3 farklı katmanda sunduğu analiz ve eleştirel bakış sayesinde, hem o dönemin sosyal, kültürel, politik, fiziksel yansımalarına tanıklık ediyor, hem o dönemin kadın-erkek kimlikleriyle ilgili toplumsal yargılamalarını görüyor hem de kadın erkek ilişkisinin hem dönemsel hem zamansız dertlerini kendimizle tartışma olanağı buluyoruz. Kitabın ana karakterleri bir romanın başrol oyuncuları olmanın ötesinde, kadın ve erkek kimlik algılarının nasıl yorumlanabileceği üzerine sembolik roller üstleniyorlar…. Kadın ve erkek ilişkisinde, önemli olduğunu, yeğlenilen olduğunu, onaylanan ya da onaylanmayan olduğunu düşündüğümüz özelliklerin sarsılmasının, tartışmaya açılabilmesinin kapısını aralıyor hikâye kahramanları…Bence bu nedenle yazıldığı 1969 senesi için oldukça avant-garde bir tutum sergiliyor hem içerik açısından hem de post modern romancılık açısından….

İlk okunuşta kahramanların hikayeleri okuyucuyu etkisi altına alıp, böylesi genel değerlendirmeye yol açmayabilir….Daha yanlı ve sahiplenici bir tutum içine giren okuyucu kitabın verdiği, vermek istediği mesajları bilinç altında itebilir, kendine yakın tutmayabilir , kişide tanıdık bir hikaye ile eşleştirme dürtüsü uyanabilir… Ama eminim, öykünün dışına çıktıkça, ya da sıcaklığından uzaklaştıkça veya bizim kitap kulübünde yaptığımız gibi farklı boyutlarda tartışmalar açtıkça, kitabın zihinlerdeki tortusu çok daha zenginleşecek, türeyecek ve derinleşecektir.. UFUK


28 Mart 2021 Pazar

John Fowles

 


 

Çağdaş dünya edebiyatında saygın bir yeri bulunan Fowles, 31 Mart 1926'da Essex'te doğdu. Oxford Ünivesitesi'nde Fransızca eğitimi gördü. Bu dönemde Fransız varoluşçu yazarlar Albert Camus ve Jean-Paul Sartre'ın kitaplarının etkisi altına girdi. Fransa ve Yunanistan'da öğretmenlik yaptı. Özellikle Yunanistan'da kaldığı yıllarda yazmak hayatının en önemli uğraşlarından birine dönüştü.

Postmodern romancıların öncülerinden biri olarak kabul edilen Fowles, ilk romanı The Collector (1963; Koleksiyoncu) büyük bir ticari başarı kazanınca kendini tamamen yazarlığa adadı. Fowles bir düşünce metni olan ikinci kitabı The Aristos’ta (1964; Aristos) sanat, din, siyaset ve toplum hakkındaki düşüncelerine yer vermiştir. The Magus (1965; Büyücü) labirentimsi yapısıyla Fowles’un anlatı ustalığını gözler önüne serer. Yazımına 1952’de başladığı bu roman ilk kez 1965’te yayımlanmış, 1977’de yazarın yaptığı birçok üslup ve yapı değişikliğiyle tekrar yayımlanmıştır. The French Lieutenant’s Woman (1969, Fransız Teğmenin Kadını) Fowles’un en başarılı ve yenilikçi romanı olarak değerlendirilmiştir. The Ebony Tower (1974; Abanoz Kule) her biri bir sanat biçimiyle bağlantılı ve yaratım sürecinin bir yönüyle ilgili öykülerden oluşur. Daniel Martin (1977) bir adamın kendini arayışını konu alan, Fowles’un deyişiyle “duygusal anlamda otobiyografik” bir romandır. Mantissa (1982; Mantissa) cinsellikten edebiyat kuramına bir dizi konuyu ele alır ve modern edebiyatta yazarın rolü üzerinde odaklanır. Akıl ile boş inanç, delilik ve doğaüstü, özgürlük ve rastlantı, bilim ve büyü gibi kavramların tartışıldığı, çarpıcı bir gerilim romanının ötesine uzanıp metafizik boyutlara da erişen son romanı A Maggot (1985; Yaratık) ise on sekizinci yüzyılda Shaker mezhebinin ortaya çıkışını konu edinir. Kendi yapıtlarının yazılış serüveninden toplumsal analizlere kadar çeşitli yazılar içeren en son yapıtı Wormholes (1998; Zaman Tüneli) ise makale ve söyleşilerinden oluşuyor.

Fransız Teğmenin Kadını, Harold Pinter'in yazdığı senaryo ile filme de çekilmiş, Karel Reisz yönetimindeki filmin başrollerinde Jeremy Irons ve Meryl Streep oynamıştır. Bu filmin dışında The Collector (1965), The Magus (1968) ve The Ebony Tower (1984) adlı eserleri de sinemaya uyarlanmıştır.

Fowles’u hangi kulvara yerleştirirsek yerleştirelim onun bir “Çağdaş İngiliz Edebiyatı” anlatı ustası olduğu su götürmez bir gerçektir. Romanlarını okurken bir başyapıt okuduğunuzu size hissettiren Fowles, okurunu alır, zirveye çıkarır ve orada bırakır. Ölümünden iki yıl önce Paris Review’a verdiği röportajında Oxford Üniversitesi’ne girene kadar yazarlığı düşünmediğini, ailesinde yazarlık veya sanatla ilgili hiç kimse olmadığını, fakültedeki “varoluş̧” seminerlerinden çok etkilendiğini ve analitik psikolojinin kurucusu Carl G. Jung’a olan hayranlığını anlatır. Ayrıca Moliere’in oyunlarından, Baudelaire ve Mallarme’nin şiirlerinden etkilendiğini saklamaz. The Guardian’a verdiği bir diğer röportajında ise kendini huysuz, aksi ve hırçın bir adam olarak tanımlar. Öldüğü güne kadar münzevi bir yaşamı tercih etmiştir.

1968 yılından itibaren Fowles İngiltere’nin güneyinde, küçük bir liman kasabası olan Lyme Regis’te yaşamıştır. Yaşadığı yerin yerel tarihine duyduğu ilgiden dolayı 1979’da Lyme Regis Müzesi’nin kuratörlüğüne atanan Fowles, 7 Kasım 2005’te yaşama veda etti.

 

21 Mart 2021 Pazar

 



                                               Yazar: Arundhati Roy

                                               Orijinal Adı: The God of Small Things

                                               Orijinal Dili: İngilizce                                           

                                               Yayınevi: Can Yayınları

                                               Çeviren: İlknur Özdemir                                             

                                               Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, 2020 – 22. Baskı

 

Arundhati Roy, İngiltere'nin en saygın edebiyat ödülü olan Booker Ödülü'nü 1997 yılında Küçük Şeylerin Tanrısı adlı romanıyla aldı. Lirik bir dille, şiirsi bir anlatımla, bir söz-büyücü gibi kullandığı sözcüklerle, yasak bir aşkın çökerttiği bir ailenin soluk kesen dramını anlattı. Varlıklı bir Hindu ailesinin güzel kızı Ammu, ailesinin yanında çalışan bir işçiye âşık olur. Önüne geçilmez, kural tanımaz, tutkulu bir aşkla bağlanırlar birbirlerine. Oysa genç adam Dokunulmazlar sınıfındadır, toplumun en alt kademesinden. Sonu olmadığını bildikleri bu aşkta Küçük Şeylerle 'le yetinirler, geleceği düşünemezler. Genç kadının ayrıldığı kocasından olan biri kız, biri erkek ikiz çocukları bu aşkın doğal tanıklarıdır. Olaylar, birbirinden ayrılmayan bu çift yumurta ikizlerinin çevresinde döner, kızın gözüyle anlatılır. Arundhati Roy, geriye dönüşlerle örüyor kurgusunu ve beklenmedik, dehşet verici sona ulaştırıyor. 1960'lı yılların sonunda, Hindistan'ın güneyinde geçen bu öyküde, arka planda İngiltere'den bağımsızlığını yeni kazanmış, siyasal çalkantılar içindeki bir Hindistan'ı, Kast Sisteminin ürkütücü koşullarını ve toplumsal tabuları buluyoruz. Hindistan'da yayınlandığında, Hristiyan bir Hindu kadınıyla alt kasttan bir erkek arasındaki aşk ve aşk sahneleri Hint gelenek ve göreneklerine aykırı düştüğü için büyük tartışmalara yol açan Küçük Şeylerin Tanrısı bir solukta okunan unutulmaz bir roman.

 

 

Yorumlarımız:

Şubat ayında çok beğendiğim, bilgilendiğim, zevkle okuduğum bir roman okuduk: Küçük Şeylerin Tanrısı. Yazarı aktivist, mimar Arundhati Roy, çevirmen İlknur Özdemir.  Romana konu olan aile fertlerinin eğitimleri, batı ülkeleri ile olan ilişkileri ve bulundukları yöre açılarından yazarın kendi hayatı ile benzerlikler gösteriyor.

Bu romanı önerirken ve seçerken iki konu çıkış noktamdı/mızdı: birincisi Hintli hiçbir yazar okumamıştık; ikincisi Hindistan ile ilgili özellikle kast sisteminden izler taşıyan hiçbir roman okumamıştık. İyi ki de bu kitabı seçip bu konularda bilgi dağarcığımızı genişlettik.

Roman kurgusu ve akışkanlığı açısından hiç de kolay anlaşılır değildi özellikle ilk başlarda, çünkü yazar kitapta çok çeşitli zaman dilimlerini geçmişi, geleceği, şimdiki zamanı katmanlar halinde, iç içe ve de geriye sararak anlatıyor. Ayrıca birçok Hindu ve Malamaya dilinden sözcükler var anlamlarını bilmediğimiz. Gene de konu o kadar ilginç ve merak uyandırıyor ki tüm bunlar romanı okumak zevkime set çekemedi.

Roman dört jenerasyonu içeren büyük ve varlıklı bir ailenin 1960’lı yıllarındaki penceresinden bakılarak anlatılıyor. En önemli karakterler ailenin boşanmış kızı Ammu, onun ikizleri Rahel ve Estha ile Ammu’nun sevgilisi Hindistan’ın en alt katmanı ‘Dokunulmazlar’ın bir üyesi olan Velathu. Roman boyunca ailenin yükselişini ve düşüşünü; ailenin içinde bulunduğu toplumdaki birçok yaşanmışlıkları özellikle de kadına ve çocuğa yapılan zulmü, istismarı, kuşak çatışmalarını, politik olayları, ekonomik sıkıntıları, işçi-işveren çatışmalarını, bölgeye has Maocu hareketleri ve hatta çevresel sorunları gözlemlemekteyiz. Aynı zamanda tasvirlerle, metaforlarla Hindistan’ın renkli hayatı, tabiatı, hayvanları, giysileri, aksesuarları tüm yazıya serpiştirilmiş.

Roman arka kapakta belirtildiği gibi basit bir aşk romanı değil bence. Bir aşk hikayesi yanında aileye ait sayısız dramlar da çok canlı bir şekilde verilmiş. Ancak bence 23 yıl birbirlerini hiç görmeyen, yedi yaşına kadar sadece koşullu sevgiyi tatmış, 31 yaşında karşılaştıklarında ise yaşlı ruhlara çevrilmiş ikizler romanın gerçek kahramanları. Bu romanın sonunda kast sisteminin acımasız kuralları olmasaydı toplumun bu sıradan ama iyi insanları yani Ammu, Velathu ve ikizler kim bilir ne mutlu yaşarlardı demekten kendini alamıyor insan…LEYLA

 

On sene önce Hindistan'a gittiğimde tüm karmaşasına, pisliğine, kalabalığına rağmen çok sevmiştim. Renkleri, kokusu, çeşitliliği, mistisizmi büyülemişti beni. O yüzden geçen ay kitap seçerken bir Hintli yazar okumak seçeneği çok cazip gelmişti.

Kitabın tanıtım yazısında bir yasak aşktan, Hindistan'daki kast sisteminden ve Hint kültüründen bahsediyordu. Ama roman Sophie Mol’un cenaze töreni ile başladı. Romanın son 50 sayfasında ortaya çıkan yasak aşkı unutup Sophie’nin nasıl öldüğünü merak ederek okudum. Kolay okuduğumu söyleyemem. Şiirsel bir anlatım ve zaman zaman dozu fazla kaçan tasvirler arasında birazcık bocaladım. Ama itiraf etmek gerekir ki yazarın bazı tasvirleri müthişti; küçük Estha’nın istismarı, bebek filin ölüsü, öyküsü anlatılan ailenin yaşadığı evin konumu…. Olaylar ve mekanlar gözünüzün önünde hemencecik canlanıveriyor.

Aslında romanda yalnızca bir ailenin dört kuşak hikayesi anlatılmıyor, arka planda Hindistan siyasi, sosyal ve kültürel olarak çok güzel anlatılıyor. Yazarın aktivist kimliği toplumsal olayları ve kadın tacizlerini anlatırken daha çok ortaya çıkıyor.

Bu ay Kitap Kulübümüzün ne kadar değerli olduğunu bir kere daha anladım. Tartışırken, benim okurken gözden kaçırdığım bazı noktalara arkadaşlarımın değinmesi kitabı daha iyi anlamama ve yorumlamama neden oldu. Okurken sıkıldığım bölümler oldu ama bitirince tartışacağımı bildiğimden bırakamadım romanı. Ve sonuçta farklı bakış açıları ile tartışılınca gerçekten daha bir değerli oluyor.

Neden bilmiyorum ama bazı kitaplar dolu dolu tartışılıyor. Bu da öyle bir roman oldu. Zoom’da değil de yüzyüze, hem de Leyla'nın nefis sofrasında tartışıyor olsaydık eminim daha uzun sürerdi tartışmamız.

“Küçük şeyler önem arz eder, Küçük şeylerin birikmesi büyük şeyleri meydana getirir.”  diyor yazar. İşte hayatta böyle bir şey. Hele ki bu pandemi döneminde küçük şeylerin kıymetini bilip, mutlu olmaya çalışmayı öğreniyoruz… NURİZER