8 Mart 2022 Salı

Heinrich Böll

 



Heinrich Böll, 21 Aralık 1917’de, Viktor Böll’ün ikinci eşi Bayan Maria’dan, ailenin üçüncü çocuğu olarak doğuyor. Savaş yılları olması sebebiyle, Böll ailesi, 1921’de, Köln-Raderberg’de, eski kentin güneyine taşınır, ancak aile, 1930’un ilkbaharında, para sıkıntısından dolayı, evlerini satıp, yeniden Köln’ün güney semtine göç etmek zorunda kalır. Heinrich Böll, 1924 yılında okula gitmeye başlar. 1928 yılında da, Köln Hümanist Keiser-Wilhelm Gymnasium (lise) Devlet Okulu’na girer.

Erken yaşlarda şiir yazmaya ve küçük işlerde çalışmaya başlıyor. Üniversitede okurken, ilk gençlik aşkıyla evleniyor. Bu arada yükselen milliyetçi, faşist  dalgaya karşı duruyor. Savaş başlayınca, kaçmak için çok çabalıyor ama sonunda, birçok genç erkek gibi, okuluna, aşkına ve hayatına el sallıyor. Çalışma kampının ardından savaşa gönderiliyor. Piyade olarak doğu ve batı cephesinde kaldıktan sonra esir düşüyor. Savaş bitince,  doğup büyüdüğü Köln’e geri dönüyor.

Savaşa, ölüme inat, art arda üç tane çocukları oluyor. Üstelik bu kadar yoksulken! Yarım bıraktığı üniversite öğrenimini tamamlamak istiyor fakat çalışmak zorunda olduğu için bunu başaramıyor. 1947 yılında ilk kısa öyküsü “Haberci”, sonra ilk romanı “Ademoğlu Neredeydin?” yayınlandı. Yapıtlarında İkinci Dünya Savaşı'nı, özellikle de insanların nasıl savaştıklarını, savaşın yıkıntılarını ve acılarını anlattı.Telif ücretleri yetmediği için düşük ücretli işlerde çalışıyor.  

 1953 yılında "Ve O Hiçbir Şey Demedi" adlı en ünlü romanını yazarken aklında tek bir gerçek vardı. Savaş yanında yoksulluk ve zor koşullar getirmiş, hayatını değiştirmişti. Mayına bastığı için yaralanan dizini iyileştirebilmek için para gerekliydi. O yüzden Böll, 5 gün evden çıkmadan bu eseri yazdı. Yayınevinden aldığı para ile de dizini eski hale getirmeyi başardı ve yazar olarak kariyerine devam etti ve Alman Dili ve Edebiyatı Akademisi'ne üye oldu.

1954 yılında yayınlanan “Babasız Evler -Haus ohne Hüter” romanı Fransız yayınevleri tarafından en iyi yabancı roman ödülüne lâyık görülür.  Aynı yıl Böll, P.E.N. Yazarlar Derneği'nin Federal Almanya şubesine üye olur.

 “İrlanda Güncesi -Irisches Tagebuch”, “Dokuz Buçukta Bilardo -Billard um halbzehn”, “Savaş Çıktığında -Als der Krieg ausbrach”, “Savaş Bitince -Als der Krieg zu Ende war” “Palyaço -Ansichten eines Clowns” adlı eserleri peşpeşe yayınlanır. Kısa sürede, bütün dünyada tanınıyor, yüzyılın önde gelen klasikleri arasına giriyor. Savaşı, sıradan faşizmi, yıkımı, yoksulluğu, hastalıkları, tarifsiz acıları, çözülüp dağılmış bir toplumun debelenmesini keskin gözlem yeteneği ve sade üslubuyla anlatıyor. Sıradan insanları, savaşçıları, çocukları, öksüz olanları, savaşta sakatlananları, dul kadınları, aklını yitirenleri…

1971 yılında “Fotoğrafta Kadın da Vardı -Gruppenbild mit Dame  adlı romanı yayınlanır. 1972 yılında Nobel Edebiyat Ödülü de,  Sokaktaki insanın yıkım, acı ve umutlarını işlerken,  kalemini otoriteye, zorbalığa, suçluluk ve hınç duygusuna karşı mızrak edinirken sergilediği dürüstlüğü, kişisel bütünlüğü ve ilkeli çağdaşlığına karşılık bir takdir” olarak veriliyor.

Yazarlığın yanında, etkin bir insan, politik bir özne, “küçük” insanların  avukatı, her türlü şiddete karşı ahlaki duruşun sembolü oluyor. Düşünce özgürlüğünü, her yerde, herkese karşı savunuyor. Sovyetler Birliği'nde çok popüler olduğu halde, Soljzestin, Saharov gibi yazarları destekliyor. Angela Davis'e karşı yürütülen dava nedeniyle ABD kamuoyuna çağrıda bulunuyor. Kore’de yıllarca hücre hapsinde tutulan yazar Kim Chi Ha’nın “insanlık namına” serbest bırakılması için kampanyalara girişiyor. Polonya'daki askeri rejimi protesto ediyor. ABD'nin Nikaragua'ya müdahalesine karşı çıkıyor. Kısaca Böll, tüm dünyadaki her türlü hak ihlaline karşı mutlaka bir eylem içine giriyor.

1974 yılında “Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru -Die verlorene Ehre der Katharina Blum” adlı öyküsü yayımlanır. Böll, İnsan Hakları Birliği (Liga für Menschenrechte) tarafından Carl-von-Ossietzky madalyasına lâyık görülür. Öyküyü aynı yıl sinemaya uyarlar.

Böll'ün ilk biyografik metni olan “Ne Olacak Bu Çocuğun Hali? Ya da Kitaplarla Alakalı Bir Şey -Was soll aus dem Jungen blo? werden? Oder: Irgendwas mit Büchern” 1981’de yayınlanır. Alman Ordusu'nun teslim oluşunun 40. yıldönümü vesilesiyle, 1985’te “Dört Oğluma Mektup ya da Dört Bisiklet -Brief an meine vier Söhne oder vier Fahrräder” adlı eseri yayınlanır.

Heinrich Böll’ün ölümü de, yaşamının bir özeti sanki. 1985'te, Langenbroich'deki çiftlik evinde, gelen misafirlere kapıyı açmak için koşarken merdivenden yuvarlanıyor. Cenazesi çok görkemli oluyor. Sıradan insanlar, yazarlar, politikacılar, belediye başkanı, devlet başkanı…

Kasım 1987’de  dostlarının girişimiyle kurulan Heinrich Böll Vakfı, pek çok yazarla buluştuğu, güzel kitaplar yazdığı çiftlik evini  dünya yazarlarının kullanımına açıyor. Evin içinde herkesin bir izi, bir hatırası var. Burada çalışan yazarlar her sabah kapıyı açtıklarında girişteki şu pankartla karşılaşıyor.  “Aufstehen für den Frieden!” Her sabah, her sabah, böyle dağ başında… Barış için ayağa kalk!”

 


28 Şubat 2022 Pazartesi

Deniz Kenarında

 




                                               Yazar: Abdulrazak Gurnah

                                               Özgün Adı: By The Sea

                                               Orijinal Dili: İngilizce

                                               Yayınevi: İletişim Yayınları

                                               Çeviren: Müge Günay

                                               Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, 2021, 2.Baskı

  

Deniz Kenarında göç deneyiminin yol açtığı kimlik karmaşası, aidiyet sorunu ve kültürel etkileşim üzerine sarsıcı bir roman. Ülkesinden sahte bir pasaportla kaçıp İngiltere’ye sığınma talebinde bulunan Salih Ömer’in eski hayatıyla yeni hayatı arasındaki eşikte bir pasaport memuru durmaktadır. Bir mülteci olarak ayak bastığı yeni ülkede İngilizce bildiğini saklayarak görünmez olmayı seçen ve bir tür pasif direniş sergileyen Salih Ömer zamanla hikâyesini çevresindeki insanlara anlatmayı öğrenir. İngiltere’de tanıştığı Latif’le ilişkisi ise onu kendi geçmişiyle yüzleşmeye götürür. Aşk, ihanet, mültecilik ve yabancılık deneyimlerinin sömürgecilik çağındaki anlamlarına dair sarsıcı bir anlatı sunan Deniz Kenarında, Abdulrazak Gurnah’ın unutulmaz yapıtlarından biri.

 

Yorumlarımız:

 

Bu ay okuduğumuz “Deniz Kenarında”, 2001 yılında yayınlanan bir Abdulrazak Gurnah romanı.

Gurnah bir Doğu Afrika anlatıcısı; o coğrafyadan uzaklaşıp İngiltere’de yaşamını sürdürse de ruhen orada bulunanların hikayelerini yazıyor. Yaşamı ile romanları bu noktada kesişiyor. Gurnah’ın diğer yazmış olduğu dokuz romanında olduğu gibi bu romanında da ana karakter Zanzibar’dan İngiltere’ye iltica eden bir sığınmacı. 

Romanın iki anlatıcısı var. Salih Ömer ve Latif Mahmut. Her ikisininde yaşantısı, aile ve aile ilişkisi ayrı ayrı hikâye edilir. Romanını bir yerlerinde iki anlatıcının yolu kesişir. Her ikisi de farklı zamanlarda Zanzibar’dan İngiltere’ye sığınmacı olarak gelip, yerleşirler. Geçmişte Zanzibar’da aralarında olan miras davası, İngiltere’de yollarının ikinci kez kesişmesi ile aralarındaki hesaplaşma yeniden başlar. Flashback’ler ile geçmişte yaşananlara gidip gelinir. Her ikisi de olayları farklı hatırladıkları ve yaşadıklarını görürler. Anlatıcıların arasındaki husumet, romanın sonunda yabancı oldukları ülkede dostluğa dönüşür.

Anlatıcılar hikayelerini anlatırken; arka planda sömürge ve sömürge sonrası yaşamı, mülteci olma ve yabancı ülkede hissettiği yabancılık ve kendi ülkesine de artık yabancılaşması anlatılır.

Romanın dili sade ve akıcı bir anlatımı var. Başarılı bir kurgu ile olay örgüsü romanın sonunda açıklığa kavuşuyor. Bu da romanın merak ve sürükleyici özelliklerini artırıyor. Doğu Afrika romanı olmasına rağmen Müslüman ve Arap toplumunun hikayesini anlattığından dolayı okurken çok da yabancılık çekmediğimi söyleyebilirim.

Karakterlerin isimlerinin Türkçe olması, İslam dini öğelerini sıklıkla kullanması gibi.

2021 de Nobel Edebiyat Ödülünü almış, yeni bir yazar tanımış olmak bu ayın ödülü oldu. IŞIL

 

 


20 Şubat 2022 Pazar

Abdulrazak Gurnah

 



1948’de Doğu Afrika kıyısındaki Zanzibar’da doğdu. Anadili, Afrika’da seksen milyon kişinin konuştuğu Svahili’dir. İlköğrenimini İngiliz okullarında tamamladı, çocukluğunda gittiği Kuran kursunda Arapça öğrendi.

Zanzibar, 1963’te İngiliz sömürgesi olmaktan çıkıp bağımsızlığına kavuştuktan sonra, 1964 başlarında ülkenin ilk Cumhurbaşkanı Abeid Karume’nin darbesiyle o sırada henüz altı aydır tahtta olan sultan ve ağırlıklı olarak Araplardan oluşan hükümetin (sembolik) iktidarına son verilir.

Ve bir anda Afrikalı olmayan herkese, özellikle de Araplara ve güney Asyalılara yönelik bir kıyım başlar. O dönem ülkeden göç edenler arasında Abdulrazak Gurnah da vardır.

1968’de İngiltere’ye gitti. Yükseköğrenimini Kent Üniversitesi’nde tamamladı. Doktora tezinde (1982) kolonyal söylemin Doğu Afrika, Karayip ve Hindistan edebiyatındaki izdüşümlerini analiz etti. Postkolonyal edebiyat alanında uzmanlaştı.

10 roman ve çok sayıda kısa hikâye yazan Gurnah'ın yazın hayatındaki ilk önemli kaynakları Kur'an sureleri ve Binbir Gece Masalları başta olmak üzere Arap ve Fars şiiri oldu. Gurnah, Shakespeare'den V. S. Naipaul'a kadar İngiliz dili geleneğini de çalışmalarına yansıttı. Bununla birlikte, yerli halkların bakış açısını vurgulamak için sömürgeci bakış açısını yükselterek, bu gelenekten bilinçli olarak uzaklaştı.

 İlk romanı Memory of Departure’da (Ayrılışın Hatırası, 1987) Afrika’dageçen gençlik yıllarının ardından ülkeyi terk eden Hassan karakterinin hafızasında yer eden Afrika imgesini postkolonyal dönemin kimlik sorunları ışığında inceledi. İkinci romanı Pilgrim’s Way (Hac Yolu, 1988) başlığını Winchester’ı Canterbury’deki Thomas Beckett mabedine bağlayan yoldan alır. Daha iyi bir yaşam umuduyla İngiltere’ye gelen Tanzanyalı Davud, karşılaştığı göçmen karşıtı tutumlardan dolayı paranoyak bir benlik geliştirir ve çareyi Tanzanya’daki geçmişini tamamen silmekte arar. Dottie'de (1990),  Fatma Balfour karakteri üzerinden benzer bir yabancılaşma sorununu tartışır. Fatma Balfour’un melez kimliği, ırk ve etnisite sorununun göçmen ve sürgün karakterler üzerindeki travmatik etkilerinin yakıcı bir simgesidir. Cennet’te (1994) Gurnah, Yakup’un oğlu Yusuf’un Kuran’da anlatılan hikâyesini 1900-1914 arası Doğu Afrika’ya uyarlar. Kolonyal söylemin Afrika’ya dair klişelerini kölelik, tarihin çarpıtılması, İslâmofobi gibi meseleler üstünden tartışırken Yusuf’un bireysel hikâyesi bir yandan kolonyalizmin bir yandan da despotizmin eleştirisine açılan ikili bir işlev görür. By the Sea (Deniz Kenarında, 2001), emperyal pedagojinin Afrika’nın yerli gelenekleriyle karşılaşmasının doğurduğu verimli paradoksları konu eder. Salih Ömer, Kuran eğitimi almaktan duyduğu geleneksel kıvanç ile kolonyal eğitimin kazandırdığı dünya bilgisi arasında bocalarken yeni Afrika’nın çelişkileri ete kemiğe bürünür. Son Hediye (2011), 1996’da yayımlanan Sessizliğe Hayranlık’la (2018) birlikte bir nehir roman anlatısıdır. Sessizliğe Hayranlık’ın isimsiz anlatıcısı ülkesini terk eden bir Zanzibarlı muhaliftir; Britanya’ya yerleşip evlendikten sonra öğretmenlik yapar. Hayatının en istikrarlı görünen döneminde bireysel tarihini yazmaya karar verdiğinde, hiç de istikrarlı olmayan, kayıp ve kırılgan bir bastırılmış benlikle yüzleşmek zorunda kalır. Son Hediye’de ise Gurnah, bu isimsiz anlatıcısının hikâyesini kültürel farklılıkları, belleğe kazınmış tarifsiz acıları bir anlatıya kavuşturur. Gurnah’ın hakikat anlayışı, gerek kolonyal dönemin karamsar ve toptancı tasvirlerini gerekse anavatan-memleket şovenizmlerini reddeden sahici bir arayışa dayanır. Gurnah 2017'de Gravel Heart (Çakıl Kalp) isimli romanını yazdı. Son romanı Afterlives (Ölümden Sonraki Hayatlar) İngiltere'de 2020'de yayımlandı.

Kitaplarında, çocukluğunda aldığı İslami eğitim ve öğretimin yansımalarına rastladığımız Gurnah, İngiliz okullarının ve kültürünün Doğu Afrika’da yarattığı ikilemleri de işliyor satır aralarında. Kendi yurdunda sürgün ve mülteci olma temaları da yazarın metinlerine sızıyor.

Sömürgecilik döneminden kalma kültürel sorunları ve kimlik problemlerini, hatırlama-unutma bağlamında, karakterlerin kültürel ve politik geçmişine dayanarak çözümleyen Gurnah, bunları coğrafyayı terk etme, orada kalma ve oraya geri dönme gerilimleriyle besliyor. Bu anlatılara paranoya, yabancılaşma, yersiz-yurtsuzluk kavramları ve deneyimleri ekleniyor.

2021 Nobel Edebiyat Ödülü’nü Abdulrazak Gurnah’a veren Nobel Komitesi gerekçesinde, "Ödülü, kültürler ve kıtalar arasındaki körfezde sömürgeciliğin etkilerine ve mültecilerin kaderine nüfuz etmesinden dolayı alan Gurnah, romanlarında basmakalıp betimlemelerden uzak durarak okura, dünyanın diğer yerlerindeki pek çok kişinin aşina olmadığı, çok kültürlü Doğu Afrika’yı açıyor” dedi.

Komitenin de vurguladığı gibi Gurnah, bir Doğu Afrika anlatıcısı. Yalnızca bu da değil, fiziken coğrafyadan uzaklaşıp Avrupa’ya ve başka yerlere gitse de ruhen orada bulunanların hikâyelerini yazıyor. Yaşamıyla romanları bu noktada kesişiyor.

Anlattığı aşklar, ayrılışlar, buluşmalar, buluşamamalar ve kişinin hiçliğin ortasındayken kendi olma uğraşı; doğup büyüdüğü ve sonra kopmak zorunda kaldığı Zanzibar ve gittiği İngiltere arasındayken Gurnah’ın yaşadıklarına dair ipuçları veriyor. Bunlara, doğasından ve kimliğinden uzaklaştırılan Afrika’nın durumunu da ekleyen Gurnah, kendi okurunu yarattı. Nobel Edebiyat Ödülü Komitesi de bu değerli çabayı taçlandırdı.

Gurnah, 1980'den 1983'e kadar Nijerya'daki Bayero Üniversitesi Kano'da ders verdi. Yakın zamanda İngiltere'nin Canterbury şehrindeki Kent Üniversitesi'nde İngiliz ve Sömürge Sonrası Edebiyat Profesörlüğü görevinden emekli oldu.




29 Ocak 2022 Cumartesi

Halfeti'nin Siyah Gülü

 




                                               Yazar: Nazlı Eray

                                               Kapak Tasarımı: Yavuz Korkut

                                               Yayınevi: Doğan Kitap

                                               Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Ocak 2012, 1.Baskı

 

Aşkın siyah kadife gülü avucunuzun içinde Mardin'desiniz…

Aşk bir rüya mı? İnsanın yüreğini titreten, içine girmek için heyecanla, bir uçak körüğünde bekler gibi beklediği, sonra koşarak içeriye girdiği bir başka dünya mı? Sanki ana karnına yeniden dönüş, orada dünyadaki ruh eşini bulmak mı?

Büyülü şehir Mardin. İnsanın görüp geçirdiği her şeyi tuhaf bir mikserin içinde eritip bambaşka bir dünya yaratan bir uygarlığın beşiği. Antik çağların ulaşılmaz kralı Darius'un, Konservatuvar Kadınlar Korosu'ndaki sarışın tombul Meserret'e gönlünü kaptırması… Ünlü İspanyol yönetmen Luis Buñuel'e çılgınca âşık olan, Halfeti'nin siyah bir gülünün göbeğinden çıkmış eşsiz güzellikteki Rüya Kadın: Halfeti'nin Siyah Gülü.

Bir ihtiyarın yazıp geceyarısı bir kutuya bıraktığı inanılmaz bir aşk, arzu ve tutku mektubu. Bir ihtiras mazbatası… Dört yaşlı adamın hayatın ucuna tutunup belleklerini kaybetmemek ve özgür yaşayabilmek için verdikleri olağanüstü savaş.

Servili dar yollarında sevdanın delice koştuğu eski bir Katalan mezarlığı…

Aldatılan bir kadının acı feryadı ve bilinmeyen dünyalardaki bir çerçevenin içindeki tutsak Paşa.

 

 

Yorumlarımız:

 

Ocak ayı Kitap Kulübü toplantımız için sevdiğim yazar Nazlı Eray’ın 2012 yılında yayınlanan Halfeti’nin Siyah Gülü (HSG) romanını okuduğumuz için çok memnunum. Nazlı Eray dünyaya açık, bilgili, üretken, meraklı ve hepsinden önemlisi alçak gönüllü bir yazar. Bu zamana kadar 40‘ın üzerinde öykü, roman, anı kitabı yazmış.

HSG, yazarın çok sevdiği Mardin, İzmir ve uzun yıllarını geçirdiği Ankara’da geçmekte. Kitap 69 kısa kısa bölümden oluşmakta. Her bölüm neredeyse hemen hemen tümüyle farklı karakterleri ve çok çeşitli zaman dilimlerini içerirken gerçek ve gerçeküstü olayları kapsamakta. Bu çok sesliliğe rağmen kitap biraz da abartısız, duru yazı stilinden dolayı gayet akıcı, aynı zamanda merak uyandırıcı. Yazar, tıpkı diğer romanlarındaki gibi, ‘büyülü gerçeklik’ türünde yazmış. Ve bunu tanımlarken bir röportajında şöyle demiş: ‘hayat bir oyundur. Roman ise oyun içinde oyun. Ben gerçeğin üstüne bir tül atıyorum, onunla oynuyorum’. Ne güzel tanımlamış yazı türünü. Gerçekten de hiçbir kronolojik sıralamaya uymadan, gel gitlerle dolu bu romanda, gerçeklerden çok düşlerini sanki bir rüyaya girip çıkar gibi örtüştürmüş yazar. Bunu yaparken bence bize “hayat” ın bir özetini vermiş. Aşk mektubuyla başlamış hikayesine, ‘bedenin içine hapsolan insanlar’ yani yaşlılarla devam etmiş…

HSG, gençliğinde bir hastasına âşık olan Doktor Ayhan’nın ancak çok geç yaşlarında sevdiğine bir mektup yazması ile başlar. Sevdiği kişi aynı zamanda romanın anlatıcısıdır ve romanda ilginçtir ki hiçbir zaman ismi belirtilmemiştir. Bu mektupta doktorun bilinç altındaki cinsel arzularının açığa çıkması da vardır. Bence kitabın asıl meselesi aşk değildir. İnsan hayatının duvarlarla çevrilmesine benzettiği yalnızlığı, ihtiyarlık sorunları, özgürlük, maziye özlem, kaybolan yılları geri alma düşü daha etkindir, ancak bir o kadar da hüzünlüdür. Öte yandan gerçek ile düş arasındaki sıkışmışlığı anlatırken aşk, sevgi, kıskançlık, rekabet, geçmiş ve güncel yolculuk temalarını da işlemiştir yazar.

Romandaki karakterlere gelince tıpkı diğer kitaplarında olduğu gibi çeşitli nedenlerle sevdiği, ilgilendiği alandaki meşhur insanlar olduğu kadar tanıdığı tanımadığı sıradan insanlara da yer vermiştir. Örneğin gerçeküstü türündeki filmleri ile meşhur Portekizli yazar Luis Bunuel Mardin’de geçen bölümde baş roldedir ve doktorun mektubundan yola çıkarak bir aşk filmi çekmeyi planlamaktadır. Mardin’deki diğer önemli karakter Pers imparatoru 1. Darius’dur. Bu konu işlenirken yazarın arkeolojiye olan merakı etkili olmuştur. Dünyada bir tek Halfeti’de yetişen siyah gülden ortaya çıkan kadın ise rüyaların baş aktörüdür. Öte yandan tüm anlatımlarda romanın büyüsü biraz da kullanılan simgelerden ve teşbihlerden ortaya çıkar. Siyah empirme gibi geceler, istiridye kabuğu gibi bir deniz, cep telefonuna benzetilen seyir taşı, romantizmi yansıtan ipek ve saten yastıklar, aşkı temsil eden güzel kokulu siyah gül gibi. 

Sonuçta HSG de yazar adeta kısa bir yolculuk destanı yazmıştır. Bu destan gerçek yaşam ile yaşanmak isteneni ustaca birleştirmiş; aşkı ve hüznü, maziyi ve bugünü, yaşanmış ve yaşanmamışlıkları farklı mekanlar ve zamanlarda farklı karakterler ve daha çok da sembollerle vermeyi başarmıştır. Dili zengin, sade ve akıcıdır. Romanın ismini çok sevdim, tek sevmediğim ise kapak tasarımı. Büyülü gerçeklik için çok sıradan, klasik buldum.

Romanın duygusu bana şunu söyler: gerçekler acı, hayaller çoğunlukla güzeldir.  Ellerine, yüreğine sağlık sevgili Nazlı Eray. LEYLA

 

 


Nazlı Eray

 



Nazlı Eray, 28 Haziran 1945’te Ankara’da doğdu. İstanbul İngiliz Kız Ortaokulu (1958) ve Arnavutköy Amerikan Kız Kolejinden (1962) mezun olduktan sonra girdiği İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden üçüncü sınıftayken ayrılarak Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne geçti, burayı da tamamlamadı. Ankara’ya yerleşti. Turizm ve Tanıtma Bakanlığında çevirmen olarak çalıştı (1965-68). Ciddi bir sağlık sorunu nedeniyle yaşamının bir yılını hastanede geçirmek zorunda kaldı. İkiz kızları doğunca çalışma hayatına son veren Eray, yaşamını bundan sonra asıl içinde akan nehre, yani yazarlığa bıraktı.

Yazma serüveni 1959’da ortaokul yıllarında kaleme aldığı “Mösyö Hristo” öyküsüyle başladı. Öyküleri Türk Dili, Varlık, Oluşum, Gösteri, Adam Öykü ve Dönemeç gibi dergilerde yayımlandı. İlk öykü kitabı “Ah Bayım Ah” 1976’da okurla buluştu.

1977-1978 yıllarında Uluslararası Yazarlar Birliği’nin konuğu olarak ABD Iowa Üniversitesi’nde Yaratıcı Yazım dersleri verdi. Cumhuriyet, Güneş, Radikal, Akşam gibi gazetelerde de yazan Eray, köşe yazılarını “Düş İşleri Bülteni” adı altında yayımladı.

Hikâyeleri, Necatigil’in ifadesiyle “gerçekle gerçeküstü arasında köprüler kuran, masalsı öğelerle” beslendi. Fantastik gerçekçi diye nitelenebilecek öykülerini, toplumsal ve bireysel gerçeklikleri, çağrışımlarla yüklü bir dille, gerçeklikten gerçek ötesine uzanan ironik bir anlatımla işledi. Halk arasında söylenen tekerlemeleri ve ninnileri de ustaca kullandı. İkinci hikâye kitabı “Geceyi Tanıdım”daki hikâyelerde, kişiler, kentli çevrenin dışlanmışları, hapçılar, denizkızları, pezevenkler, Kasımpaşa Canavarı, mahmur gözlü eczane kalfaları, bir başka deyişle treni kaçırmış tiplerin çeşitlemeleridir.

“Pasifik Günleri”nde, Honolulu’dan Japonya’ya bütün Uzak Doğu’yu kapsayan bir yolculuk izlenimlerini, etkileyici sahneler ve güzel temalar aracılığıyla aktardı. “Arzu Sapağında İnecek Var” adlı roman, fantastik anlatıların en uç örneği olarak kabul edildi. “Örümceğin Kitabı”’nda yine sanal gerçeklerin izini sürdü, bir kadının iç dünyasındaki karmaşayı, umutsuz sevdalarda kaybolan insanların kendini arayışını anlattı.

Öyküleri ortaokul ders kitaplarında yer aldı, İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Japonca, Çekçe, Urduca ve Hintçeye çevrildi. Tözüm’ün filme aldığı “Monte Kristo” adlı öyküsü, beş ayrı yönetmen tarafından çekilen birbirinden bağımsız beş kısa öykülü filmden oluşan “Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey” içinde yer aldı. Bazı öyküleri TV dizisi yapıldı. 1995-98 arasında TRT-INT’te bir sanat programı hazırlayıp sundu. 1998’de Ankara’da kişisel bir resim sergisi açtı.

 Yurtiçi ve yurtdışı radyo ve televizyonları için oyunlar yazdı, programlar gerçekleştirdi. CHP’de 4. dönem parti meclisi üyesi olarak yer aldı (1993-99).

“Monte Kristo” ve “Rüya Sokağı” öyküleri 2005’te İtalyan yönetmen Angelo Savelli tarafından “L’ultimo Harem” (Son Harem) adıyla oyunlaştırıldı, İtalya ve Türkiye’de sahnelendi. “Yoldan Geçen Öyküler” kitabında yer alan “Karanfil Gece Kursu” öyküsüyle 1988 Haldun Taner Öykü Ödülü’ne; “Aşkı Giyinen Adam” romanıyla da 2002 Yunus Nadi Roman Ödülü’ne değer görüldü.

Edebiyatçılar Derneği, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Uluslararası Yazarlar Birliği (PEN) üyesi olan Eray, ABD Iowa Üniversitesi’nin de onursal üyesidir.