23 Temmuz 2023 Pazar

Tatar Çölü

 



                                               Yazar: Dino Buzzati

                                               Orijinal Adı: Il deserto dei Tatari

                                               Orijinal Dili: İtalyanca                                          

                                               Yayınevi: İletişim Yayınları

                                               Çeviren: Hülya Uğur Tanrıöver                                           

                                               Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, 2023 – 26. Baskı

  

 

Yorumlarımız:

 

Sevgili okur

KK toplantı sezonumuzu kapatmadan, yani haziran ayında İtalyan yazar Dino Buzzati’nin Tatar Çölü romanını okuduk ve tartıştık. Yaz okuması için de Jack London’ın  Martin Eden kitabını seçtik. 20. yüzyılın en tartışılan romanlarından biri diye tanımlanan Tatar Çölü, 2. Dünya savaşı sırasında yazılmış, 1940’da ilk baskısı yapılmış. Daha sonra 20 farklı dile tercüme edilmiş ve uluslararası bir üne kavuşmuş. Kimi yorumcular romanın yarı otobiyografik bir yapıya sahip olduğunu belirtmişler. Gerçekten de yazarın ilginç bir hayat hikayesi var. Savaş muhabirliği dahil hayatı boyunca gazetecilik yapan Buzzati  aslında  gazetecilikten çok yazarlığı,  ressamlığı, resimli çocuk kitapları, tiyatro metinleri ile tanınır. Sessiz bir antifaşist olarak bilinen yazar kitaplarında ılımlı bir üslup kullanır. Kendisine İtalya’nın Kafka’sı denir. Kitap’ın çevirmeni ise aynı zamanda akademisyen olan Prof. Hülya Uğur Tanrıöver’dir. Sosyal bilim ve edebiyat alanında çok sayıda kitap ve makale çeviren Tanrıöver duru ve akıcı bir çeviri yapmıştır.

Modernist bir roman olarak adlandırılan Tatar Çölü, bazı bölümlerinde büyülü gerçeklikten de izler taşır. Yalnızlık duygusunu, bunun insanın iç dünyasına yansımalarını  derin analizlerle ortaya koyan kitap aynı zamanda birçok alegorik anlatımlarla bezenmiştir. Son derece yumuşak, bir o kadar akıcı ve merak uyandıran bir dili vardır. 

Romanın baş kahramanı G. Droga askeri okulu bitirince subay olarak ülkenin ücra bir köşesinde, bir çölün hemen kıyısında adeta kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeki Bastiani kalesine tayin edilir. Bundan hiç memnun olmayan Droga hemen başka bir askeri birliğe tayin olmak istemesine rağmen farklı nedenlerle bu kalede 30 yıl ömrünü geçirir ve sonunda ayrılmak zorunda kalır ve….(Romanın sonunun ne olduğunu özellikle yazmıyorum). İlk başlarda bir savaş çıkarsa meşhur olmak duygusu içinde yıllarını geçiren Droga daha sonraları askeri kurallarla çevrili alışkanlıklar, sıradanlığın kanıksanması, cesaretsizlık, kolaycılık, atalet, nedenini pek de umursamadığı sadece ‘beklemek’ duygusu içinde yıllarını geçirmiştir. Çok uzun durağan yılları anlatırken yazar bence çok fazla tekrar tuzağına düşmeden, hatta ‘şimdi ne olacak’ merak duygusunu hep canlı tutarak romanını kurgulamış ve simgelerle de yazısını renkli kılmıştır. Biz kitabı tartışırken hayata dair birçok konuya değindik, sorguladık. Bunların arasında şunlar vardı ve sizlere de düşünmeniz için tavsiye ederim: -insan hayatında kendi seçimleri mi yoksa şans/kader mi daha etkin? -yaşamda sonuç mu süreç mi önemli?  -‘kurallar kaousu önler’ ve ‘Kurallar yaratıcılığı öldürür’ önermelerinden hangisi yaşamda daha kritik?

Kişisel olarak ben şunu düşündüm: bir insanın ömrünü  bu kadar durağan geçirmesi çok acı. Hani derler ya ‘boşa geçen bir zaman./hayat’. Ancak sonra şunu da düşündüm: alternatif bir hayatın daha acımasız, daha renkli olacağını kim garanti edebilir? O zaman belki de Droga kaledeki yaşayabileceği kısacık dertsiz tasasız hayatını özleyecekti. Ne olursa olsun son sözüm yaşam daha iyisi için denemeye değer; cesaret ve güzel hayaller için mücadele kıymetli. Bu roman atalet içine düşmüş bir insanın hikayesini çok öz bir şekilde bize sunmuş. Herkese özellikle cesaretli olmaları için gençlere naçizane okumalarını  tavsiye ederim.

Renkli, sağlıklı nice YAZ lar dilerim….

Önemli sözcükler: ZAMAN, YALNIZLIK, HAYAT, BEKLEMEK.   Leyla

 

 


30 Mayıs 2023 Salı

Dino Buzzati


 

16 Ekim 1906'da İtalya'nın Belluno şehrinde dünyaya gelen Dino Buzatti, üniversitede Hukuk eğitimi almak için Milano’ya gitti.

Hukuk eğitimini tamamlamadan önce, Corriere della Sera gazetesinde haberci, redaktör ve özel muhabir olarak çalışmaya başladı. Edebi etkinliğine, “Bàrnabo delle Montagne” (Dağların Adamı Barnabo) adlı romanını yayımlayarak adım attı. 1933’te yayımlanan öyküleri ve daha sonraki yıllarda yayınlanan roman ve oyunlarıyla tanındı. 1935’te yayımlanan ikinci eseri “Il Seecreto del Bosco Vecchio” (Eski Korunun Gizemi) da daha sonraki eserlerinde hakim olan Kafka’ya özgü gerçeküstücü ve simgeci anlatım tarzının örneklerini içerir. 1940 Haziran’ında yayınlanan “Il deserto dei Tartari” (Tatar Çölü)’nde, sınırdaki bir kalede kurulu garnizonda kahramanlıklarını kanıtlamak için düşman saldırısı bekleyen bir bölük askeri konu alır. Buzzati, üç yıl bir savaş gemisinde görev yaptı. Savaş sonunda Tatar Çölü büyük ilgi gördü ve Buzzati’yi bir anda İtalya’nın önde gelen yazarlarından birine dönüştürdü. Uluslararası başarısı ise Tatar Çölü’nün “Le Desert des Tartares” adıyla 1949 yılında Fransa’da basılmasından sonra gerçekleşti ve eser kısa sürede yirmiden fazla dile çevrildi.

1953 yılında en başarılı oyunu kabul edilen ve İtalya Tiyatro Endüstrisi ödülünü alan, Tıp biliminin sağlıklı bir adamı  ölüme sürükleyişini anlatan, “Un Caso Clinico” (Klinik Bir Vaka) sahneye koyuldu. Bu oyun üç yıl sonra Albert Camus tarafından uyarlanarak Fransa’da sahneye koyuldu ve büyük başarı sağladı.

Dönemin çoğu sanatçısı gibi çok yönlüydü. Gazeteciliğin yanı sıra edebiyat alanında farklı türlerde ürün vermiş, öykülerinin yanında roman, oyun, şiir, müzikaller için libretto yazmıştır.

Kendine özgü mizah anlayışıyla kurguladığı, gerçek ile gerçeküstü arasında salınan, bazen tekinsiz anlatı evrenleriyle tanınır.

Oysa Buzzati’nin hayal gücü salt yazı düzlemiyle sınırlı kalmamıştı. Kendi sürreal imgeler dünyasını tuvale de taşımış, dahası ömrü boyunca kendini bir yazardan ziyade bir ressam olarak tanımlamıştır.

Ressam Buzzati’nin sanatsal yaratımını üç evreye ayırmak mümkün. Birinci evre, 1923-1930 arasında sembolizmin ağır bastığı üretimlere işaret eder. Yaptığı resimlerde figüratif sembolizmin izleri daha belirgindir.

Olgunluk dönemi olarak tanımlanabilecek ve en özgün çalışmalarına imza attığı 1964-1972 yılları arasında ise yapıtlarına İtalyan pop art’ın çizgileri yansır.

Buzzati, 1958 yılında Milano’da ilk resim sergisini açtı ve 1960 yılında bilimkurgu türündeki tek romanı olan “Il Grande Ritratto”yu (Yaşamdan da Üstün), yine aynı yıl “İl Mantello” (Pelerin) yu oyununu yayımladı. 1963’te yayımlanan beşinci ve son romanı olan “Un Amore” (Bir Aşk) de orta yaşlı bir işadamının delişmen bir genç kıza olan tutkunluğu anlatılır. 1966 yılında, dünyaca ünlü öyküsü, “Il Colombre” (Colombre), elli bir seçme öyküsünün yer aldığı bir seçkide yayımlandı.

1969 yılında, Orpheus’un modern bir çeşitlemesi kabul edilen “Poema a Fumetti” (Çizgi Roman Biçiminde Şiir) adlı resimli romanı yayımlandı ve büyük ilgi gördü. 1971 yılında “Le Notti Difficili” (Zor Geceler) adıyla, öykülerinin altıncı basımı yapıldı. Bu, aynı zamanda Buzzati’nin, hayattayken yayımlanan son kitabı oldu.

Buzzati modern toplum insanının endişe ve umutsuzluk dolu hayatını işlemiştir. Gerçeküstücü ve simgeci anlatım biçimi ve ürkütücü imgelemi yoğun Kafka etkileri taşır.

28 Ocak 1972’de Milano’da öldü.


Oğullar ve Sevgililer


                                              

                                                Yazar: D.H. Lawrence

                                               Orijinal Dili: İngilizce

                                               Çeviren: Tülin Nutku

                                               Yayınevi: Can Yayınları

                                               Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Aralık 2019 - 5.Baskı

 

Oğullar ve Sevgililer, hem Kuzey İngiltere’de bir madenci kasabasında yaşayan Morel ailesinin, hem de başkahramanı Paul Morel’in romanıdır. Ama daha çok da, Paul Morel ile annesi Gertrude Morel arasındaki karmaşık ilişkinin romanı.

Bayan Morel, kaba saba bir adam olan, içkiye düşkün kocasında aradıklarını bulamayınca, tüm umutlarını oğullarına, özellikle de Paul’a bağlar. Buyurgan annenin dayanılmaz sahiplenme duygusu, Paul’un yaşamını baştan sona etkileyecek, yalnızca babasıyla olan ilişkisine değil, âşık olduğu iki kadınla ilişkilerine de egemen olacaktır.

Ülkemizde genellikle Lady Chatterley’in Sevgilisi romanıyla tanınan ünlü İngiliz yazar D. H. Lawrence’ın başyapıtlarından Oğullar ve Sevgililer, büyük ölçüde otobiyografik özellikler taşır. Romanın başkahramanı Paul Morel, birçoklarınca Lawrence’a benzetilmiş, sarhoş gezen madenci baba ve ona direnen güçlü anne tiplerinin de açıkça yazarın kendi anne ve babasını andırdığı ileri sürülmüştür.

9 Mayıs 2023 Salı

D.H. Lawrence

 


David Herbert Lawrence 11 Eylül 1885’te Nottinghamshire bölgesindeki Eastwood kasabasında doğdu. Maden işçisi bir babayla, orta sınıftan öğretmen bir annenin ortanca oğluydu.

Lawrence’in çocukluğu yoksulluk içinde geçti. Küçük yaşta zatürreeye yakalandı. Zayıf, hastalıklı bir çocuk olarak büyüdü. Kültürlü, olgun bir kadın olan annesine çok düşkündü. Annesi de oğlunu elindeki imkanlar nispetinde iyi yetiştirmeye çalıştı. Lawrence de annesi gibi öğretmen olmayı aklına koymuştu. Öğrenimini de buna göre yaptı.

Burslu olarak sürdürdüğü ortaöğrenimini on altı yaşındayken bıraktı. Kısa bir süre bir imalathanede kâtiplik yaptı. 1901’de geçirdiği ağır zatürreeyi atlattıktan sonra, Derbyshire ve Nottinghamshire bölgelerindeki çeşitli ilkokullarda öğretmen yardımcılığında bulundu. 1906’da bir burs kazanarak Nottingham Üniversitesi’ne girdi, iki yıl okuyup öğretmenlik sertifikası aldı. 1908’de Londra yakınlarındaki Croydon’da öğretmenlik yapmaya başladı, ilk şiirleri ve kısa öyküleri ertesi yıl saygın edebiyat dergilerinden The English Review’da çıktı.

İlk romanı “White Peacock” (Ak Tavuskuşu) 1911’de yayınlandı. Ama Lawrence bu başarısından sevinç duyacak halde değildi. Ömrü boyunca ona destek olan ve her türlü derdine deva bulmaya çalışan annesi bir ay önce ölmüştü. Lawrence, annesinin ölümünden sonra uzun bir bocalama devresi geçirdi. Daha sonra hayatını kalemiyle kazanmaya karar verdi ve çalışmaya koyuldu ve The Trespasser (Günahkâr Ruhlar)’ı yayınladı.

191 l’de zatürreesi tekrarlayıp onu uzun süre öğretmenlikten alıkoyunca, 1912 başlarında aslında pek bağdaşamadığı bu uğraşı bıraktı, Croydon’dan ayrılarak Nottingham’a döndü. Daha sonra Almanya’ya, arkasından da İtalya’ya gitti. Burada Sons and Lovers (Oğullar ve Sevgililer)’i bitirdi. Ya­rı oto­bi­yog­ra­fik bir ro­man olan Oğullar ve Sevgililer, Law­ren­ce’ın ken­di ya­şamöy­küsünü, genç bir adamın an­ne­siy­le iliş­ki­si ve bu iliş­ki­nin baş­ka ka­dın­lar­la iliş­ki­le­ri­ni nasıl et­ki­le­di­ğiy­le il­gi­li güçlü bir psi­ka­na­li­tik in­ce­le­me­ye dönüştürüyor­du.

1913’te İngiltere’ye geri döndü. Londra’da yayıncı Edward Garnett, eleştirmen Middleton Murry ile eşi öykücü Katilerine Mansfield gibi edebiyat dünyasının kalburüstü adlarıyla tanışıp dostluk kurdu. Bunu izleyen bir iki yıl boyunca ülkesiyle İtalya arasında sık sık gidip geldi.

David Herbert Lawrence, sevdiği kadınla evlendikten sonra birkaç yıl devamlı çalıştı. Özel hayatını bir türlü düzene sokamamıştı. Sevdiği kadınla evlenmesi iç huzursuzluklarını gidermeye yetmemişti. Üstelik Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması, yazarın maneviyatını adamakıllı bozmuştu.

Eylül 1915’te çıkan The Rainbow’ın (Yağmur Kuşağı) on beş gün içinde toplattırılması Lawrence’ı çok üzdü. Bloomsbury Grubu (adını Londra’nın aynı addaki ünlü semtinden alan bir sanatçılar grubu) çerçevesinde filozof Bertrand Russell’la birlikte verecekleri savaş karşıtı bir dizi konferansın gerçekleştirilemeyişi ise, kırgınlığını daha da artırdı. 1917’de Cornwall bölgesinde oturdukları sırada eşiyle birlikte casuslukla suçlanıp kentten kovulunca, ülkesinden iyice soğudu. 1919’da İngiltere’den ayrıldı ve üç kısa ziyaret dışında bir daha geri dönmedi. Bundan sonra ölümüne değin Seylan, Avustralya, Meksika, İtalya, İsviçre ve Fransa gibi ülkelerde değişik sürelerle yaşadı.

Aşık Kadınlar (Women in Love) roman, 1920; Sea and Sardinia (Deniz ve Sardunya) gezi notları, Kayıp Kız (Lost Girl) roman, 1920; (Tait Memorial Edebiyat Ödülü), England, My England (İngiltere, Benim İngilterem) öyküler, 1922; Aa-ron’s Rod (A’un Kavalı) roman, 1922; Fantasia of the Unconscious (Bilinç-dışı Fantesizi) denemeler 1922; Studies in Classic American Literatüre (Klasik Amerikan Edebiyatı İncelemeleri) 1923; Kangaroo (Kanguru) roman 1923; The Boy in the Bush 1924, St. Maour (1925). Meksika’ya yerleşmeyi denediği yıllarda Kanatlı Yılan romanını yazdı (The Plumed Serpent) 1926, son gezi kitabı : Mornings in Mexico (Meksika Sabahları) 1927. Bu arada bir de öykü derlemesi: The Woman Who Rode Away (Kaçan Kadın) 1928. Sağlığında Floransa’da özel olarak basılan (İngiltere’de ancak 1960’da yayımına izin verildi) son romanı da bu yılların ürünü oldu: Lady Chatterley’in Sevgilisi (Lady Chatterleys’s Lover) 1928. Bu eser, cinselliğin insan yaşamındaki önemini vurgulayan öteki romanlarını hepsinden daha çok etki yarattı: Adını ölümsüzlüğe ulaştırdı. Birkaç kez filme alındı, tüm dünya dillerine çevrildi.

Bu arada bir yandan yazmayı sürdürürken, bir yandan bol bol resim yaptı. Tutulduğu verem hastalığından kurtulamayarak 2 Mart 1930’da Fransa’da, Nice yakınlarındaki Vence kasabasında öldü.

Veremden ölünce ardından yayımlanmayı bekleyen birçok ciltlik edebiyat birikimi bıraktı: Mr. Moon (roman, öl.s. 1984), Nettles (Isırganlar) şiir, 1930, Apocalypse (Mahşer), denemeler, 1931. 





11 Nisan 2023 Salı

Siddhartha

 



                                               Yazar: Hermann Hesse

                                               Orijinal Dili: Almanca

                                               Çeviren: Kamuran Şipal

                                               Yayınevi: Can Yayınları

                                               Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Ekim 2022 - 59.Baskı

 

"Genel olarak herkesçe kabullenilmiş Buddha imgesini aşan bir Buddha yaratmak, daha önce eşine rastlanmamış, büyük bir başarıdır. Siddhartha, benim gözümde, Kutsal Kitap'tan kat kat üstün bir ilaçtır..." 20. yüzyılın en büyük romancılarından Henry Miller'a bu sözleri söyleten Siddhartha, 1946 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Alman yazar Hermann Hesse'nin başyapıtıdır. 1. Dünya Savaşı'nı izleyen yıllarda insanları yaşamlarını yeniden kurmaya çağıran, Doğu gizemciliğini yücelten Siddhartha, kuşaklar boyunca nerdeyse bir "kutsal kitap" gibi okunmuştur. Siddhartha'da Buddha'nın yaşamının ilk yıllarını şiirsel bir üslupla anlatan Hesse, insanın öz benliğini bularak uygarlığın yerleşik biçimlerinden kurtulmaya çalışmasını işler. "Bu kitapta," der, "tüm dinlerde, insanların benimsediği tüm inanış biçimlerinde ortak olan yanı, tüm ulusal ayrımları aşan, tüm ırkların, tüm bireylerin benimseyebileceği şeyi yakalamaya çalıştım."

 

Yorumlarımız:

 

Herman Hesse Siddhartha romanını 1922’de kaleme almış , o günden bu güne kadar bir çok dile çevrilmiştir. Özellikle 1960’lar da Amerika’da Budizm ve Zen Budizm felsefesinin patlama yapması kitaba olan yoğun ilgiyi artırmıştır .

Siddhartha ‘da Hesse insanı birey olma vasfıyla ele alır. 18. yy Almanya’sında ortaya çıkan Bildungroman örneklerindendir. Bildungromanlarda romanın başkahramanının yaşamı çocukluktan varmak istediği hedefe ulaştığı olgunluk yıllarına kadar anlatılır. Fiziksel ve ruhsal yönden yaşadığı aşamalar ayrıntılı bir şekilde biyografik olarak okuyucuya aktarılır .

Siddhartha bir yol hikayesidir. Siddhartha’nın ruhsal yönden öz ben arayışı, dönüşüm ve bilgeliğe ulaşmak için çıktığı fiziksel ve ruhsal yolculuğu anlatır.

Brahman soylu bir ailenin iyi yetişmiş çocuğu Siddhartha, geleceğin bilge kişisi ve rahibi olarak yetiştirilmiş olmasına rağmen öğrendikleri kendine yetmemekte iç huzuru bulamamaktadır. Amacı olan bilgeliğe ulaşmak için iç sesine uyar, arayış yolculuğuna çıkar. Bu yolculukta ona birlikte büyüdüğü arkadaşı Govinda eşlik eder. İlk olarak kentten geçen Samanalara katılırlar. Onlarla aç, susuz, yorgun, çile hayatı yaşarlar. Siddhartha çok geçmeden fark eder ki öğrendikleri geçici bir arınmadır .

Gotama adlı bir bilgenin var olduğu haberini alırlar ve onun öğretisine katılırlar .

Gerçek bir Buddha olan Gotama’nın öğretiside Siddhartha’ya yeterli gelmez. Govinda Buddha ile yoluna devam ederken Siddhartha oradan ayrılır .

Geceyi ırmak kıyısında bir kulübede geçirir. Orada gördüğü rüya, bilgeliğe ulaşma çabasının yönünü manevi olandan maddi olana yöneltir ve karşıtlığın birliği bütünlüğü için kente yani maddi hayata doğru ırmağın karşısına yönlenir. Irmak burada bir sınırdır manevi hayat ve maddi hayat arasında.

Kentte maddi hayata dair her şeyi en dibine kadar yaşar. Bu sırada gördüğü ikinci rüya ona maddi dünyayı terk etmesi gerektiğini işaret eder.

Irmak kıyısına dönen Siddhartha hayatına son vermek isteği duyar ve uykuya dalar. Uyku onun için arınma ve yenilenme yaratır, yeniden yaşama döner. Manevi ve maddi yolculukları sonrasında ruhsal uyanış yaşar. Irmak kıyısında kayıkçı Vasudeva ile yaşar.Vasudeva onun bilgelik yolunda ırmağa ve kendi iç sesine kulak vermesi için yol göstericisi olur.Siddhartha özbenliğine ulaştığında Vasudeva görevini tamamlamış olur, ırmak kıyısını terk eder.

Romanın sonunda dostu Govinda ile yeniden karşılaştığında ona söyledikleri romanın özüdür.  ”Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelikle mucizeler yaratılabilir ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez”. Ruhsal bütünlük bireye özgü ve yaşanarak elde edilir.

Bu yolculukta karşına çıkan herkes ve her şeyden birer öğretmenmiş gibi ders alıp, Evren’in birlik ve bütünlüğünü, tüm zıtlıkları ile mükemmellik, kusursuzluk anlamındaki “Om” olduğunu anladığında ruhsal bütünlüğe ulaşır.

Roman 148 sayfa oldukça kısa , akıcı , rahat okuna bilen , bir o kadar da her satırında felsefik düşüncelerin olduğu okumaktan sıkılmayacağınız bir kitap.