22 Ocak 2026 Perşembe

Ayfer Tunç



 1964’te Adapazarı’nda doğan Ayfer Tunç’un okurluğu ile yazarlığı neredeyse eş zamanlı başladı denebilir. İlk romanını ilkokul ikinci sınıfta yazdı. Kemalettin Tuğcu okuyordu ve yazdığı kitabın konusu yoksulluktu. Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarında hepimizi etkileyen merhamet duygusu küçük Ayfer’i de etkilemiş olsa gerek. Yazmak ona öylesine müthiş bir zevk veriyordu ki en sevdiği oyun haline geldi. O nedenle sokakta oynayan değil evde okuyan bir çocuk oldu. İlkokul 3. sınıftayken bütün Orhan Kemal kitaplarını okumuştu bile. Bir yandan yazmaya da devam etti. Aynı zamanda apartman komşuları olan müzik öğretmeninin ailesini teşvik etmesiyle 14 yaşında İstanbul’daki Erenköy Kız Lisesinde ailesinden uzakta yatılı okumaya başladı. Lisede bir yandan ileride yazacağı kitaplara sızacak anılar birikiyor bir yandan da kitap okumayı hız kesmeden sürdürüyordu. Sonraki yıllarda yazacağı Yeşil Peri Gecesi romanı bu ortamdan ve bu dönemde tanıştığı kişilerden oldukça etkileniyor.

Sosyal bilimlere meraklı olduğu için seçtiği İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bir yazar için ideal bir okul olarak görüyor. Okulda aldığı sosyoloji, tarih, siyaset, hukuk ve ekonomi gibi dersler onun yazarlığı için mükemmel bir altlık oluşturuyor ve tabii okuyor, okuyor. Bu yıllarda aynı zamanda edebiyat ve kültür dergilerinde yazmaya başlıyor. Sokak dergisinde, Güneş ve Yeni Yüzyıl gazetelerinde çalıştıktan sonra 1999-2004 yılları arasında Yapı Kredi Yayınlarının yayın yönetmenliğini üstleniyor. Uzun yıllardır pek çok projede çalıştığı yakın arkadaşı Murat Gülsoy’la da Yapı Kredi Yayınlarında çalıştığı dönemde tanışıyor. Murat Gülsoy’un teklifiyle Hayalet Gemi dergisinde düzenli yazılar yazıyor.

Kendisinin senaryo yazımı, Murat Gülsoy’un da yaratıcı yazarlık dersleri verdiği “yazmak/okumak/düşünmek/sormak/merak etmek atölyesi” olan Yazmak Atölyesi’ni kuruyor. Yazmak Atölyesi’nde alanlarının uzmanları tarafından verilen editörlük, düzeltmenlik, yazma, okuma atölyelerinin yanı sıra edebiyata, sanata, topluma dair farklı konularda da eğitimler düzenleniyor.

Ayfer Tunç çok üretken bir yazar. Okurlarını asla hayal kırıklığına uğratmadığı gibi çok uzun süre bekletmiyor da. Yalnızca çok yazmıyor aynı zamanda farklı türlerde de yazıyor.

İlk öykü kitabına da ismini veren Saklı adlı hikâyesiyle kadın temalı tek bir öykü istenen yarışmaya katılarak 1988-1989 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü kazanıyor. Saklı kitabı Cem Yayınevinden çıkıyor. Kitap daha sonra EvvelOtel-Saklı adıyla basılıyor. Bu kitapta Saklı’da yer alan öykülerini yeniden ele alıp “Şimdi olsa böyle yazardım” diyerek ikinci kez kaleme alıyor.

Mağara Arkadaşları, Ayfer Tunç’un Saklı’dan sonra yazdığı öykü kitabı. Bu Tunç’un edebiyatının başlangıcı olarak görülmesini istediği kitap aynı zamanda. Bu öykü kitabını Yapı Kredi Yayınları basıyor. Aziz Bey Hadisesi ve Taş-Kağıt-Makas öykü kitaplarıyla yazarımızın öyküdeki yetkinliği artıyor. Bu kitaplarında yer alan Suzan Defter ve Aziz Bey Hatırası öylesine öne çıkan öyküler oluyor ki her biri yer aldığı kitaptaki diğer öyküleri deyim yerindeyse gölgeliyor ve sonrasında Can Yayınları tarafından -isteyen uzun hikâye isteyen novella diyebilir- ayrı kitap olarak basılıyor.

Ayfer Tunç’un ilk romanı daha sonra bir üçlemeye (Kapak Kızı Üçlemesi) dönüşecek olan “Kapak Kızı”.

Üçlemenin diğer kitapları Kapak Kızı’nın hemen ardından gelmiyor. Bunun yerine yalnızca Ayfer Tunç külliyatının değil Türk edebiyatının da en özel kitaplarından biri olan “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi”’ni yazıyor Ayfer Tunç.

Ayfer Tunç üçlemesinin ikinci kitabı olan Yeşil Peri Gecesi’nde anlattığı hikâyenin arka planındaysa 1970’ler ve 80’ler Türkiye’si var.

Tunç’un en çarpıcı kitaplarından biri olan Dünya Ağrısı, 2014 yılında yayımlanıyor.

Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura yine iki farklı anlatıcısı olan bir roman. Sadece anlatıcılar değil mekânlar da çift; İstanbul ve New York. Anlatıcıları ve mekânları birleştirense bir hastalık. Yazarken notlar alan Ayfer Tunç, bu kitabı yazarken “hayattan niye korkuyoruz, ölmekten niye korkuyoruz” diye iki ana başlık altında notlar almış. Dolayısıyla her ne kadar ismi aksini düşündürtse de bir aşk romanı değil aslında bu kitap.

2020 yılında Ayfer Tunç üçlemesinin üçüncü kitabı olan “Osman” yayımlanıyor. 2023 yılında yayımlana Kuru Kız,  taşranın karanlığından kurtulup dünyanın sonundaki şehir Ushuaia’ya yerleşen bir kadının öyküsünü anlatıyor.

Ayfer Tunç’un en sevilen kitaplarından biri türü yaşantı olarak tanımlanabilecek “Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek” adlı eseri. Bu kitapta Tunç, 1970’li yılların başından itibaren Türkiye’nin de 30 yılına ait gündelik hayatı hafızasında kalan anılar, dönemin siyasi, sosyal ve kültürel olaylarıyla birlikte aktarıyor.  2001 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan ve büyük ilgi gören kitap, 2003 yılında altı Balkan ülkesi arasında düzenlenen Balkanika Ödülü’nü kazandı ve birçok yabancı dile çevrildi.  2007 yılında yayımlanan “Ömür Diyorlar Buna”, her ne kadar belli bir kategoriye yerleştirilmesi zor olsa da Ayfer Tunç tarafından “öyküleşmiş söyleşiler ya da söyleşilmiş öyküler” olarak tanımlanıyor ve yaşanmış, tanık olunmuş insan hikâyelerini anlatıyor. 2012 tarihli “Memleket Hikâyeleri”, Refik Halid Karay’ın aynı adla eserine bir gönderme. Ayfer Tunç Memleket Hikâyeleri’ni “Bugüne kadar gittiğim yerlerden, bana anlatılanlardan, okuduklarımdan, dinlediklerimden, bölük pörçük hatırladıklarımdan çıkan bir kitap oldu” diye tanımlıyor. Kitabın ilgi çekici yanlarından biri de Ayfer Tunç’un bu kitapta kendi çektiği fotoğrafları kullanmış olması.

Senaryo yazarlığı da yapan ve hatta bunun eğitimini de veren Tunç’un Sait Faik’in öykülerinden hareketle TRT için yazdığı “Havada Bulut” adlı senaryosu 2002’de 4 bölümlük bir dizi olarak yayımlanıyor. Bunun dışında Kızlar Yurdu (1992), Aliye (1994), Binbir Gece (2006) Sessiz Fırtına (2007) dizilerinin senaryo ekiplerinde yer alıyor. Senaryosunu, Aykut Tankuter ile beraber yazdığı Düş, Gerçek, Bir de Sinema filmi 1995 yılında Ankara Uluslararası Film Festivali ve Adana Altın Koza Film Festivali’nden ödüllerle ayrılıyor. Reşat Nuri Güntekin’in Bahçeli Lokanta öyküsü, Mahmut Şevket Esendal’ın Ev Ona Yakıştı öyküsü ve Muzaffer Buyrukçu’nun Sinema Düşleri öyküsünden uyarlanan üç bölümden oluşan filmle Ayfer Tunç bir kere daha edebiyatla sinemayı bir araya getiriyor. Senaryosunu Bahadır Karataş’la birlikte yazdığı Usta filmi 2009 yılında, Orhan Kemal’in aynı adlı romanından uyarladığı 72. Koğuş adlı senaryosu ise 2010’da filme çekiliyor.

Cenup


                                                 

                                                Özgün adı: Austral 

Yazar: Carlos Fonseca 

Orijinal Dili: İspanyolca                                                 

Çeviri: Roza Hakmen

Kapak Resmi: Ferdinand Hodler

Kapak Tasarımı: Emine Bora

Yayınevi: Metis Yayıncılık

 

  

Bıraktığımız izler, sildiğimiz izler ve yeniden inşa etmeye çalıştığımız izler üzerine bir anlatı.

Modernitenin ezici hızına ve barbarlığına teslim olmayı inatla reddeden kahramanların izini süren ekolojik bir roman Cenup. Günümüzdeki yabancı düşmanlığının kökenlerini kazıp çıkarma peşinde Latin Amerika’nın zorlu coğrafyasında güneye doğru bir yolculuğa çağırıyor okuru: Guatemala’nın harap olmuş topraklarından, Nietzsche’nin kız kardeşinin Paraguay’da kurduğu Yahudi aleyhtarı komün Yeni Almanya’dan geçip Amazonlara varan uzun bir yolculuğa...

Sözcüklerin ve imgelerin toplamından inşa edilen bu çok katmanlı roman, kaybın acısı, dillerin ve anıların silinişi, bellek ve yazı ihtiyacı ve küreselleşmenin tehlikelerine dair büyüleyici bir anlatı.


Yorumlarımız:

Latin Amerika edebiyatının genç kuşak yazarlarından Carlos Fonseca'nın Cenup (Austral) romanı entelektüel derinliği olan birçok temayı barındıran karmaşık yapılı bir eserdir. çok katmanlı entelektüel derinliği olan romannın belirgin özelliği, edebiyat, felsefe, sanat tarihi ve antropolojiden aldığı yoğun referanslardır. birçok düşünür ve sanatçıya gönderme yaparak, okurdan entelektüel bir katılım bekler. Eser, yalnızca bir hikaye anlatmakla kalmaz, aynı zamanda tarih, bellek ve dil üzerine düşünsel bir deneme sunar.

Romanın kurgusal yapısı, geleneksel, doğrusal anlatılardan farklıdır. Hikaye, bir araya getirilmesi gereken belgeler, günlükler, notlar ve farklı anlatıcı sesleri aracılığıyla parçalı ve sarmal bir biçimde ilerler; okurun bir dedektif gibi sürekli olarak izleri takip etmesi gerektirir. Ancak aranan "gerçek," polsiye bir olaydan çok, tarihsel, dilsel ve kültürel bir kayıp olgusudur.

Kitabın merkezinde kaybın acısı, dillerin ve anıların silinişi ve bellek tiyatrosunda yeniden var etme çabası yer alır.  Aliza nın bıraktığı metinler  aracılığıyla gerçeği arayan Julio'nun hikayesi, kişisel bir yolculuktan çıkıp tarihsel ve düşünsel bir serüvene dönüşür.

Roman, okuru Latin Amerika'nın zorlu coğrafyasında, güneye (Austral/Cenup) doğru bir yolculuğa çıkarır. Bu, hem fiziksel hem de düşünsel bir yolculuktur.Kitap bittiğinde, dünyaya artık sadece bir harita değil, her köşesinde bir sesin, bir kelimenin veya bir hatıranın yankılandığı yaşayan bir arşivdir..

Özetle, Cenup (Austral), okurunu entelektüel olarak zorlayan,iyi kurgulanmış ancak bu karmaşık yapısı nedeniyle her okur için kolay olmayan bir romandır. YÜKSEL

 

16 Ocak 2026 Cuma

Carlos Fonseca

 



Kosta Rikalı yazar ve akademisyen Carlos Fonseca 1987 yılında San José, Kosta Rika’da doğdu, Porto Riko’da büyüdü. Liseyi Porto Riko’da bitirdikten sonra ABD’ye giderek Stanford Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Edebiyat öğrenimi gördü. 2009 yılında Stanford’dan mezun olan Fonseca, Princeton Üniversitesi’nde Latin Amerika Edebiyatı ve Kültürü üzerine doktora yaptı. 2014 yılında yayımlanan ilk romanı Coronel Lágrimas ile eleştirmenlerden övgü aldı. 2016 yılında Guadalajara Kitap Fuarı’nda, 1980’lerde doğmuş en iyi yirmi Latin Amerikalı yazardan biri seçildi; 2017 yılında ise kırk yaşın altındaki en iyi otuz dokuz Latin Amerikalı yazarın sıralandığı Bogota39 listesine girdi. Ardından 2018 yılında, La lucidez del miope adlı deneme kitabıyla Kosta Rika’da Ulusal Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Eserleri The Guardian, BOMB, Art Flash ve The White Review gibi gazete ve dergilerde de yayımlanan Fonseca halen Londra’da yaşıyor ve Cambridge Trinity College’da ders veriyor. Hayvan Müzesi yazarın Türkçedeki ilk kitabı.


24 Kasım 2025 Pazartesi

Tarçın Kokulu Kız


 

                                                  Yazar: Jorge Amado

                                                  Orijinal Dili: Portekizce

                                                  Yayınevi: Sel Yayıncılık

                                                  Çeviren: İpek Gürsoy Manavbaşı

                                                  Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Mart 2025

 

 

Doğup büyüdüğü toprakları tüm yalınlığı ve gerçekliğiyle anlatmaktaki mahirliği sayesinde Brezilya'da tüm zamanların en çok satan yazarı unvanının sahibi olan Jorge Amado, bu kez memleketini tutkulu bir aşkla kutsuyor.

Amado siyasetin amansız ve karanlık gerçekliğiyle, koltuklarından edilmek üzere olan toprak ağaları ve onlara karşı savaşan sermaye sahibi burjuvaların mücadelesini, Brezilya'nın vahşi güzellikteki doğası ve dizginlenemez bir coşkuyla akan yaşamını arka planına alarak işler. Böylece edebiyat sahnesinin nadide âşıkları Nacib ile Gabriela, karanfil kokan bir liman kasabasında ete kemiğe bürünür. Kakao tarımının bölgeye getirdiği zenginlik vesilesiyle dramatik dönüşümler geçiren bir kentin tutucu ve ilkel geleneklerine sevdası uğruna kafa tutan Nacib de yoluna çıkan engellere karşı direnirken dönüşümün ta kendisi olur.

1983 yılında sinemaya uyarlandığında oldukça ses getiren ve yaşama içkin en derin arzuların çekincesiz işlenişiyle tepkilere konu olan Tarçın Kokulu Kız, Jean-Paul Sartre'ın ifadesiyle "halk romanının en iyi örneği."

"Bazı çiçekler vardır, hiç dikkatinizi çekti mi? Bahçelerde, dallarda oldukları sürece güzeldirler, mis kokarlar. Vazoya konduklarında, vazo gümüşten bile olsa, solup ölürler."

 

Yorumlarımız:

Jorge Amado bu kitabı 1958 yılında yazmış ve 1925 yılının Brezilya'sını anlatıyor... daha doğrusu büyüdüğü Ilhéus kentini anlatıyor… babasının kakao plantasyonunda doğmuş bir yazar… kakao plantasyonlarının kuruluş aşamasında oldukça kanlı bir mücadeleyi geride bırakmış olan Ilhéus kenti…. kakaodan gelen zenginleşmenin de etkisiyle gelişmeye çalışmaktadır...

Bu yıl hasadın olağanüstü olacağı, önceki yılları çok geride bırakacağı konuşuluyordu, eğer beklenen yağmurlar gelirse….. Sao Jorge’a adanan adaklar yağmurları gerçekleştirirse…“Kilise kadın işidir.” diyen kakao albayları bile bu yıl düzenlenen törenlerde eşlerinin yanında dua ediyorlardı verim için…

Kakao fiyatlarının sürekli artışı daha büyük zenginlik, refah ve bolluk demekti…. Albayların büyük şehirlerdeki en pahalı okullara giden oğulları, yeni açılan sokaklarda aileler için yeni konutlar, büyük mağazalar, gelişip büyüyen ticari hayat… nihayetinde gelişme ve uygarlık…

 İşte böyle bir ortamda kentteki toprak ağalarından, tüccarlara, bar sahiplerinden, şairlere, öğretmenlerden, politikacılara kadar herkesin hikayesi anlatılıyor romanda... ön planda Gabriela ile Nacib’in naif aşkı yer alırken aslında o dönemdeki toplumun değer yargıları, gelenekleri sorgulanıyor..

Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde erkek egemen toplumun koşulları; kadınların hiçbir hakka sahip olmadığı, ailesinin seçtiği kişi ile evlenip eve kapatıldığı, çocuk büyütüp başka hiçbir şeye karışamadığı, kiliseye gidip dua ettiği, kocasını aldatan kadının öldürülmesi gerektiği ve kocaya her hangi bir cezanın verilmediği bir toplum yapısı bu... Ama kocanın metresine ev açıp, gururla koluna takıp dükkanlarda para harcadığı bir toplum…

Toplumdaki bu düzene karşı çıkan kadın karakterler de var… Malvina, Gabriela, Gloria gibi…. bunların isyanları toplumdaki bazı değişimlere yol açıyor…bazı gelenekler yıkılıyor..

Romanın oldukça fazla erkek karakteri var. Onlar da bu arada siyasi bir mücadele yürütüyorlar... Bu toprakları kakao ile tanıştıran zengin toprak ağaları bunca yıldır siyasettede tek söz sahibi idiler… şimdi kendi kakaolarını satan tüccarlar siyaseti de ele geçirmeye çalışıyor….yeni bir dönem mi başlıyor??...  Bastos’un ölümü seçimleri etkileyecek mi??.. seçimler yeni bir limanın habercisi mi?.. yeni liman daha çok zenginlik demek mi?... Bar sahibi Nacib de aşkı uğruna yoluna çıkan engellere karşı direnirken geleneklerin değişimine mi neden olacak??

Yazarın dili çok güzel, akıcı, neşeli ve esprili bir anlatımı var... tüm siyasi çekişmelere, politik manevralara rağmen kulağının arkasına taktığı kırmızı gülüyle etrafta dolaşan Gabriela’nın canlılığı, yaptığı yemeklerin kokusu, aşkının saflığı, karakterinin sahiciliği ile yüzünüzde bir gülümseme ile okuyacağınız bir roman. NURİZER

16 Kasım 2025 Pazar

Jorge Amado


 

10 Ağustos 1912’de Brezilya’nın Bahia eyaletinin güneyindeki Itabuna şehrinde babasının işlettiği kakao plantasyonunda dünyaya gelir. Bir yaşında iken çiçek hastalığı salgını nedeniyle ailesi ile birlikte  liman şehri Ilhéus’a taşınır. Çocukluğu burada geçti. Dört kardeşin en büyüğü idi. Bu şehrin tropikal ortamı hemen her yapıtında bir arka plan öğesi olarak yer alır.

Orta öğretim için eyaletin başşehri Salvador’a gider. 14 yaşında bazı dergilerde yazarak edebiyat hayatına başlar.

İlk romanı “O Pals do Carnaval” (Karnaval Ülkesi, 1931), 19 yaşında yayınlanır. Aynı yıl Matilde Garcia Rosa ile evlenir. Kızı Lila’nın doğduğu 1933 yılında çocukluğunda tanıklık ettiği sahneleri anlattığı Cacao (Kakao, 1933) romanı yayınlanır.

Rio de Janeiro’da Hukuk Fakültesini bitirir. Hiçbir zaman avukatlık yapmaz ama üniversite yıllarında  sol siyasetle tanışır ve giderek radikalleşir.   “Suor (Alınteri, 1934)” başlıklı romanında Brezilya işçi sınıfının mücadelelerini betimler.

Diktatör Getúlio Vargas rejiminde devrimci görüşleri nedeniyle 1935’te tutuklanır. İki yıl sonra tüm kitapları yasaklanır ve Brezilya’dan sürülür. Arjantin ve Uruguay’da geçirdiği sürgün yıllarından sonra Brezilya’ya döndüğünde eşinden ayrılır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1945’te Brezilya’da kurulan yeni rejimin kabinesinde komünistleri temsil eder. Aynı yıl yazar Zélia Gattai ile evlenir. 1947’de oğlu João Jorge dünyaya gelir. 1948’de kurucusu olduğu Komünist Partisi yasadışı ilan edilir, kapatılır, üyeleri tutuklanır ve Amado bu sefer Fransa’ya sürgün edilir ve beş yıl Fransa’da kalır. İki yılda Prag’da sürgün hayatı yaşadıktan sonra 1952’de Brezilya’ya geri döner ve eşinin ailesinin Rio de Janeiro’daki evine yerleşir.

1951’de Stalin Uluslararası Barış Ödülü’ne layık görüldü.

Amado’nun siyasete olan ilgisi 1950’lerden itibaren azalırken erken dönem yapıtlarında baskın olan siyasal protestonun yerini olay örgüsü, karakter çizimi ve üslupta yetkinliğe önem veren bir romancı duyarlığı alır. 1943 ve 1944’te peş peşe yayımladığı “Sonsuz Topraklar” ve “Kızgın Topraklar” yeni bir gerçeklik ve üslup arayışını yansıtan geçiş romanlarıdır. 1958’de yayımlanan “Tarçın Kokulu Kız” ise Amado’nun erken dönem yapıtlarından gerek içerik gerek konu gerek anlatım bakımından farklıdır. Tarçın Kokulu Kız’da Amado toplumsal adalet, siyasal gerçeklik, isyan vb. temaları doğrudan ele almak yerine toplumsal değişim süreci içindeki bireyin çelişkilerini kurmaca düzleminde somutlaştırır. Amado’nun kişileri bundan böyle karikatür olmaktan çıkıp karakter haline gelirler.

1963’te yeniden Salvador, Bahia’ya dönen Amado tamamen edebiyata odaklanır ve peşpeşe romanlar yazar. Gecenin Çobanları (1964), Dona Flor e Seus Dois Maridos (Dona Flor ve İki Kocası, 1966), Mucizeler Dükkânı (1969), Tereza Batista: Savaş Yorgunu (1972), Tieta do Agreste (Tieta, Keçi Kız, 1977), Farda Fardão Camisola de Dormir (Kalem, Kılıç ve Gömlek, 1979), Tocaia Grande (Pusu, 1984), O Sumiço da Santa (Azizler Savaşı, 1988), A Descoberta da América pelos Turcos (Amerika’nın Türkler Tarafından Keşfi, 1994) gibi yapıtlarında Amado, Latin Amerika edebiyatına özgü büyülü gerçekçilik akımının olanakları ve kendine özgü bir dinî senkretizm ışığında Brezilya’daki hayatın zengin bir tasvirini sunar.

Amado’nun romanları 55 ülkede 49 dile çevrildi, sinemaya ve televizyona uyarlandı. Kırk yıl süresince Brezilya Yazarlar Akademisi’nin onur üyesi olan Jorge Amado, İngiltere, Fransa, Portekiz, İsrail ve İtalya’daki çeşitli üniversiteler tarafından fahri doktorayla ödüllendirildi.

1984’de François Mitterrand tarafından “Légion d’Honneur” ile ödüllendirildi.

6 Ağustos 2001’de hayatını kaybetti. Külleri dört gün sonra evinin bahçesine serpildi.