18 Nisan 2018 Çarşamba

Huzur




                                                 Yazar: Ahmet Hamdi Tanpınar
                                                       Yayınevi: Dergah Yayınları
                                                       Kapak Tasarım: Ercan Patlak
                                                       Basım Yeri/Tarihi: Istanbul, Aralık 2017 - 29. Baskı

Tanpınar, kültürümüzü bir "iç âlem medeniyeti"nin tezahürü olarak görür. Bu medeniyeti, belirli bir ahlâkı taşıyan "mânevi vazifelerine inanmış, muayyen bir ruh nizamından geçmiş, nefislerini terbiye etmiş" insanlar meydana getirmiştir. Huzur'un kahramanlarından Mümtaz, roman boyunca kendisini "huzur"a kavuşturacak bir "iç nizam"ı aramaktadır. Eserde hastalık, ölüm, tabiat, kozmik unsurlar, medeniyet, sosyal meseleler, çeşitli ruh halleri ve estetik fikirler iç içe verilir. Ancak bütün bunların üzerinde romana hâkim olan Mümtaz'la Nuran'ın aşklarıdır. İstanbul, bu aşkın yaşandığı çevre olmaktan çıkarak, âdeta bir roman kahramanı gibi ele alınır. Huzur için, belli bir dünya görüşüne, bir hayat nizamına kavuşamamış Cumhuriyet aydınlarının "huzursuzlukları"nı dile getiriyor denebilir. (Arka Kapak)


Yorumlarımız:

Ahmet Hamdi Tanpınar’dan ilk okuduğumuz kitap Saatleri Ayarlama Enstitüsü olmuştu. Bu kitabı çok severek okumuştum çünkü dili yalın, Tanzimat sonu- Cumhuriyetin başını kapsayan dönem romanı olmasına rağmen “zamansız/ güncel” sayılabilecek konuları anlatması/ düşündürmesi beni etkilemişti.
Yazarın Huzur romanını ise çok farklı buldum. Özellikle sanat için sanat felsefesiyle yazılmış olduğundan dili çok ağır, ayrıca gerçek bir dönem romanı; şöyleki bence tartışılan politik konular, roman kahramanlarının duygu ve düşünceleri günümüzde geçerliliğini kaybetmiş kavramlar diye nitelendirilebilir. Ayrıca yazarın entellektüel seviyesini ispat etmek istercesine tartışılan konuları takip edebilmek için ciddi şekilde Klasik Turk Musikisi, edebiyatı, ayrıca Fransız edebiyatı ile ilgili derin bir birikimine sahip olmak gerekiyor. Aksi takdirde uzun tasvirlerin ve mukayeselerin yer aldiğı paragraflarda konudan kopup gitmek işten bile değil. Ana tema olarak işlenen sonu olmayan aşk başlarda Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesini hatırlattıysa da sonradan konular çok daha girift bir hal alıp, benim için hem politik hem de yaşananlar ve kahramanların psikolojilerini takip açısından oldukça zorlayıcı bir okuma şekline dönüştü. Huzur Türk edebiyatının bir baş yapıtı olarak nitelendirilmesi açısından kitap kulübünde okunması gerekti ancak benim kişisel seçimim olmazdı.  DEMET

 “Huzur”, bir sürü huzursuz insanın huzur’u arama romanı değil de kendi huzursuzlukları içinde debelenme romanı. Dili ağır, okuması zor, çok fazla detay var üstelik bu detayların romanın akışına hiç etkisi yok. Okunması gereken ilk on Türk romanı içinde yer alan bu kitap belki yazıldığı dönemde çok yenilikler getirmiş bir dönem romanı olabilir ama beni hiç etkilemedi.
Tanpınar’dan bir kitap okumak istiyorsanız “Saatleri Ayarlama Enstitisü”nü okumanızı tavsiye ederim. Altı sene evvel okuduğumuzda hepimiz çok sevmiş ve zamansız bir roman olduğunu düşünmüştük.  NURİZER

Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar 'ın ilk romanıdır ve 1937-38 yıllarında İstanbul'da geçen Mümtaz ve Nuran'nın aşkını anlatır. Romanın arka planında savaş öncesi dönemde İstanbul'daki entellektüel ve üst sınıf halkın sosyal hayatı ve dönemin koşulları ile ilgili siyasi fikirlerini felsefi konuşmalar, düşünce, gözlem ve tespitlerle  detaylı bir şekilde anlatır.

Romanda Bir çok karekter ve hepsinin ayrı ayrı hikayeleri var. İstanbul'da Boğaziçi , Beyoğlu v.s. semtleri ve balıkçıları,sahafları v.s. esnafı  ile romanın bir karekteri olarak işleniyor. Ayrıca resim,müzik ve edebiyatı Doğu ve Batı kültürlerinden örneklerle sentezleyerek, herikisine de açık olduğunu gösterip, geçmişimizin sahip olmamız gereken değerleri ile Batı'nın almamız gereken değerlerini entellektüel bakışı ile roman içinde sıklıkla kullanıyor. 

Şairliği ile bilinen Tanpınar bu romanında şairlikten gelen şiirselliği yaptığı  tasvirlerinde  ve anlatımında fazlasıyla yansıtıyor. Osmanlıca kelimelerin bolca kullanılması , paragraf boyutunda uzun cümleler kurulması, olaylar zinciri yerine durum ve düşünceler üzerine gelişen bir roman olması, dilinin ağır olmasını ve akıcılığını etkilediği için benim için zor okunan ve yer yer de sıkıcı olduğunu belirtmeliyim . IŞIL

Not: 2012 yılında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hayat hikayesini ilk romanını okuduğumuzda yazdığımızdan, Blog’umuzun “Yazarlar” bölümünden ulaşabilirsiniz.                                               

29 Mart 2018 Perşembe

Mülksüzler




                                            Yazar: Ursula K. Le Guin
                                            Yayınevi: Metis Yayınları
                                            Orijinal Adı: The Disposseessed, 1974
                                            Orijinal Dili: İngilizce
                                            Çeviren: Levent Mollamustafaoğlu
                                            Kapak Tasarım: Emine Bora
                                            Basım Yeri/Tarihi: Istanbul, Ekim 2017 - 17. Baskı

"...Vermediğimiz şeyi alamazsınız,
kendinizi vermeniz gerekir.
Devrim'i satın alamazsınız.
Devrim'i yapamazsınız.
Devrim olabilirsiniz ancak.
Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiç bir yerde değildir."
Konuşmasını bitirirken, yaklaşan polis helikopterlerinin gürültüsü sesini boğmaya başladı.

"Romanım Mülksüzler, kendilerine Odocu diyen küçük bir dünya dolusu insanı anlatıyor; Odo romandaki olaylardan kuşaklarca önce yaşamış, bu yüzden olaylara katılmıyor, ya da yalnızca zımnen katılıyor, çünkü bütün olaylar aslında onunla başlamıştı. (Arka Kapak)

Yorumlarımız:

Ursula K. LeGuin bu sene vefatı dolayısıyla ismini öğrendiğim ve kendisi ile ilgili bir takım bilgileri edindiğim bir yazar. Hakkında okuduklarım, benim onun kitaplarını merak etmeme neden oldu ve okumaya en bilinen ödüllü kitabı Mülksüzler ile başlama fırsatını buldum. Kitap bilim kurgu olarak tasarlanmış ancak tartışılan konu bildiğimiz politik yönetim şekilleri- yazar bunu çeşitli ve farklı dünyalar/ gezegenler üzerinden yapıyor ve kitap kahramanının bir fizikçi olması nedeniyle kitapta  bir takım fizik kuramlarını da yer veriyor. Benim okuduğum kitaplar arasında gerek kurgu, gerek içerik olarak, en enteresan aynı zamanda düşündürücü bulduğum kitaplar arasında yerini sağlam bir şekilde aldı! Şöyle ki genelde kitap okurken elime kalem alıp, sayfaları veya paragrafları işaretleme adetim olmamasına rağmen bu kitabın 35. sayfasına geldiğimde bir kaleme ihtiyaç duydum ve bir kitaba hiç bu kadar çok işaret koyduğumu hatırlamıyorum. Mülksüzlerde tartışılan politik sistemler tamamen tarafsız bir gözlemle anlatılmış bu yüzden hiç bir şey empoze edilmiyor sadece sizi derin düşünmeye teşvik ediyor. Kitap özellikle bu nedenle çok sıradışı ve bu yüzden herkesin zorlansa da okuması gerektiğine inandığım bir eser. Bu kitabı bitirdiğimde insan beyninin ne kadar sıradışı, sınır tanımaz ve yaratıcı olabileceğinin bir kanıtı diye düşündüm. DEMET

Bu ay Ursula K. Leguin’in ütopik ve bilimkurgu diye adlandırılan Mülksüzler romanını okuduk ve tartıştık. Neredeyse 10 yıla yaklaşan kitap kulübü birlikteliğimizde ilk defa bu türden bir roman okuduk. Aslında okuduğumuz bir çok romanda bir dolu futuristik öge yada irreal/hayal ürünü olgu ve karakterler vardı ama bu roman hiçbirine benzemiyordu, farklıydı…
Esas olarak romanda Urras ve Anarres adlı iki gezegendeki yaşamlar, Anarres’den Urras’a göç eden ve sonra da geri dönen fizik bilim alimi Shevek’in hayatı çerçevesinde kurgulanmış. Urras bildiğimiz yani bizim dünyamız gibi. Yeşillikler, dağlar, denizler, hayvanlar var. Kapitalist bir sistemle idare ediliyor. Dolaysıyla zengin, ferah bir topluluk ve fakir, mağdur, ezilen, özgürlüklerden yoksun başka bir topluluk var. Merkeziyetçi devlet otoritesi, asker, polis her yerde. Bu gezegenden yıllar önce özgürlükleri, mülksüzlüğü savunduğu için kovulan Odo adlı bir kadın ve onu destekleyen insanlar ayrılıp Urras adlı uydu gezegene göç ediyorlar. Urras’da kurulan toplumda devlet, yasa, asker, polis, bürokrasi, mülk edinme, cinsiyet ayrımcılığı yok. İnsan yaşamında sonsuz özgürlük var. Kendi eşine veya çocuğuna bile mülkün olarak sahiplenemezsin. Kişi vicdanı serbest. Tek denetleme mekanizması toplum vicdanı. Onun için Urras anarşist, Anarres arsist (kapitalist) düzeni simgeliyor. Ancak roman okundukça, derinlere inildikçe anlaşılıyor ki sosyal sistemler ne kadar farklı olurlarsa olsunlar yada ne kadar kural konulursa konulsun uygulamada, gerçek hayatta sistem başka formlara dönüşebiliyor, kurallar hiçe sayılabiliyor. Romanda söz konusu iki sistem hiçbir şekilde biri diğerinden üstündür yada değersizdir diye betimlenmemiş. İnsanın aşırı hırslı, bencil, rekabetçi, kıskanç, güç sahibi olmaya hevesli ve genellikle yenileğe kapalı karakterinin düzenden bağımsız  var olduğunu ve içinde bulunan düzenin kurallarını bozduğu vurgulamış. Romanın baş kahramanı Shevek’in hayatında tüm bu etkileri fazlası ile görüyoruz. Fizik alimi Shevek genel zaman kuramını Urras’da açıklayamayınca Anarres’e gider. Orada üç yıl kalır, sistemden dolayı bazı sıkıntılar çeker; çocuklarını ve çocuklarının annesini de çok özlediği için Urras’a geri döner….
Adını ütopik de koysak, bilim kurgu da koysak bu roman yaşadığımız dünyadan hiç farklı değil aslında. Sistemler hangi kuralları koyarsa koysun insan doğası onları şekillendirir. Bu beklenmedik bir şey de değildir bence. Bu roman bizi bu konuda bir kez daha düşündürüyor ve uyandırıyor..
Çok kolay okunan bir roman değildi, hatta hiç değildi. Kronolojik bir sıra yoktu. İsimler, bağlantılar, teknik veriler karışık, bazen sıkıcı idi. Ama sona doğru merakla ve zevk alarak okudum. İnternetden kritikleri okuduğumda ne kadar aynı düşündüğümü hayretle fark ettim. Bu romanı siz de okuyun bence.
Bu arada Mart 2018 tarihli Bilim ve Gelecek dergisinde Nesrin Timur’un ‘Ursula K. Le Guin şimdi artık bir ü-topyada’ adlı  bir makalesi var. Bu yazıyı okuyunca 88 yıllık hayatında Leguin’in gerek akademisyen/yazar annesi ve babası ile gerek akademisyen kocası, iki kızı ve bir oğlu ile ne kadar ferah içinde bir hayat sürdüğünü görüyorsunuz. Kendisi son derece entelektüel bir feminist. Bu makale yazarı iyi anlamak/tanınmak için mutlak okunmalı: Burada Leguin  der ki ‘……. Direniş ve değişim genellikle sanattan başlar. Ve daha sık olarak da bizim sanatımızdan, sözlerin sanatından başlar…’. Aynı makalede Leguin’in Karabacak adlı Türk edebiyat dergisine yaptığı söyleşide Türk edebiyatını bilmediğini bu konuda cahil olduğunu, Orhan Pamuk kitabını okurken yarım bıraktığını söylemiş, okuduğu kitapta  cinsiyet ayrımcılığı olduğunu ima etmiştir. Açıkçası Orhan Pamuk’un bir dolu kitabını okuyan bir kişi olarak ben Orhan Pamuk romanlarında  özellikle böyle bir vurgu olduğunu kabul etmiyorum. Keşke LeGuin tek bir kitap okuyarak böyle bir yargıya varmasaydı. Acaba önyargısı mı vardı ???? LEYLA

Şubat toplantımızdan bir kaç gün önce vefatını gazetelerden öğrendiğimiz Ursula LeGuin hepimizin ilgisini çekmişti. Şimdiye kadar birçok ödül kazanmış olan yazarı hiçbirimiz tanımıyorduk. Bu yüzden yazarın en önemli eseri olarak öne çıkan “Mülksüzler”i okumaya karar verdik.
Farklı insan isimleri, yer isimleri, Fizik kuramları, değişik tanımlamalar derken çok zor okudum. Kitabın sonunda Bülent Somay tarafından yazılan “Son Söz”ü okuduktan sonra bir takım şeyler daha da netleşti. İnternetten bazı yorumlara bakınca da yazarın kitabın bütününe yaydığı sembolleri öğrendim. Bu bilgiler ışığında kitabı ikinci defa okudum. İlk defa okurken altını çizdiğim felsefik cümleleri yorumlamak daha kolay oldu.
Yazar “İkircikli Bir Ütopya” olarak adlandırdığı romanında hepimizin bildiği Kapitalizm, Komünizm, Anarşizm gibi politik sistemleri tarafsız bir gözle, olumlu ve olumsuz yönleri ile hayali iki gezegendeki yaşam üzerinden anlatıyor. Ütopya olmasına rağmen ideal bir toplum yapısını anlatmıyor. İnsanların mülkiyetçi, aç gözlü, yeniliğe kapalı, yüksek egoları içinde bulundukları toplumda ideal düzene izin vermiyor sonucuna varıyor yazar.
Çok zor okunan bir kitap. Ama biraz özümseyip, anlayınca ve arkadaşlarınızla tartışınca iyi ki okumuşum diyeceksiniz. Belki fikirlerin bazıları sizin düşündükleriniz olabilir, bazıları size yeni olabilir, ama düşündüren ve öğreten bir roman. Belki komik gelecek ama size tavsiyem kitaba başlamadan önce sonunda yer alan “Son Söz”ü okuduktan sonra romana başlamanız olacak. NURİZER


20 Mart 2018 Salı

Ursula K. Le Guin





Ursula Kroeber, ABD'nin Кaliforniya eyaletinde 1929 yılında dünyaya geldi. Antropolog bir babayla (Alfred Kroeber) psikolog ve yazar bir annenin (Theodora Kroeber) kızıdır. İsmini doğum tarihi olan Azize Ursula Günü'nden aldı. Ebeveynleri tarafından üç erkek kardeşi ile beraber kültürel çeşitlilik fikrinin hakim olduğu bir ev ortamında yetiştirildi. Massachusetts-Radcliffe College'da lisans eğitimini tamamladıktan sonra Columbia Üniversitesi'ni bitirdi ve yüksek lisansını 'Fransa ve İtalya'da Orta Çağ ve Rönesans Dönemi Edebiyatı' üzerine yaρtı. 1951'de tarihςi Charles A. Le Guin ile evlendi. 
Bilimkurgu türünde yazmaya 1960'li yıllarda başladı. İlk öyküsü 1962'de yayınlandı. Pek çok üniversitede ders verdi, çeviri, derleme ve makaleleri yayınlandı. Le Guin, 1969'da yazmış olduğu "Кaranlığın Sol Eli" adlı romanıyla bilim kurgu dünyasının iki büyük ödülü olan Hugo ve Nebula ödüllerini aldıktan sonra ün kazanmıştır. Ayrıca, 1974'te yazmış olduğu ütopik bilimkurgu romanı “Mülksüzler” ile 1975'de yine Hugo ve Nebula ödüllerini almıştır. Bilimkurgu ve fantastik kurgunun yanı sıra şiir ve çocuk kitaρları da bulunmaktadır.
LeGuin, teknolojik gelişmeleɾin değil, politika, toplumbilim ve psikolojinin öne çıktığı ve alteɾnatif toplum biςimleɾinin soɾgulandığı bilimkuɾgu yaklaşımının en önemli temsilcileɾindendiɾ.
Eseɾleɾi aɾasında özellikle “Yeɾdeniz Üçlemesi” ya da sonɾadan eklenen döɾdüncü ve beşinci kitaρla Yeɾdeniz Beşlmesi çok ciddi hayɾan kitlesine ulaşmıştıɾ. Bu seɾinin 3. ɾomanı olan "En Uzak Sahil" (The Faɾthest Shoɾe) kitabıyla 1973 yılında Çocuk Kitaρlaɾı iςin veɾilen ABD milli ödülü (National Book Awaɾd) kazamıştıɾ.1990 yılında yeniden Nebula ödülünü “Tehanu” ile kazanmıştıɾ.
Le Guin'in kaɾakteɾleɾi basma kalıp kahɾamanlaɾdan uzaktıɾ. Genç mükemmel kadın ve eɾkekleɾ yaɾatmayan yazaɾın kahɾamalaɾı genellikle yaşlı adamlaɾ veya koca kaɾılaɾ, cılız, sakat veya tecavüze uğɾamış ve intikam peşinde koşamayacak kadaɾ çaɾesiz çocuklaɾdan oluşmaktadıɾ. Bu haliyle Le Guin ɾomanlaɾı çaɾesizliği, yaşama cesaɾetini vuɾgulayan mütevazi göɾünümlü gizli biɾ ɾomantizim baɾındıɾmaktadıɾ. Oldukça sık kölelikten bahsedeɾ. Öncelikle köleliği tüm şatafatlı sembolleɾinden aɾındıɾıɾ. Köleleɾi, biɾ kölenin yalın ve itiɾazsız, itaatkaɾ dünyasında heɾ hangi biɾ şeyi soɾgulama yeteneğinden yoksun insanlaɾdıɾ. İsyandan bahsedeɾ, ama yanlışlıkla köle sıfatı taşıyan soylu kuɾtaɾıcılaɾdan yoksunduɾ hikâyeleɾi. Кadınlık ve eɾkeklik, çocukluk ve eɾişkinlik, kölelik ve sahiplik gibi zıtlıklaɾa vuɾgu yaρmaktadıɾ. Le Guin yalın ama şiddet dolu biɾ evɾeni yansıtıɾ. Şiddeti adlandıɾmaktan çekinmez. Özgüɾlük ve cesaɾet dolu biɾ dili vaɾdıɾ.

Ursula K. Le Guin 22 Ocak 2018'de ölmüştür.

3 Mart 2018 Cumartesi

Körburun



                                                     Yazar: Hikmet Hükümenoğlu
                                                       Yayınevi: Can Yayınları
                                                       Kapak Tasarım: Utku Lomlu
                                                       Basım Yeri/Tarihi: Istanbul, Ağustos 2017 - 3. Baskı


Körburun, hem uzak hem yakın bir ada… Sapa, içine kapalı ama bir o kadar da yakınındaki anakaranın uzantısı. Kuşaklardır gözden ırak, ağır akan yaşantısı aslında hiç yabancısı olmadığımız bir öykü anlatıyor bize. Eski, "ah ne güzel komşularımız" ile geçen günlerden gittikçe kendi içine kapanan, içine kapandıkça da kendi kurallarındaki dayatmacılığın sertleştiği bir yaşamın adım adım örüldüğü Körburun'da gürültülü şeyler hakkında susulur, günlük sesler ise uğultuya dönüşür. 

Hikmet Hükümenoğlu, üç kuşağın aşklarını, hırslarını, düş kırıklıklarını anlattığı Körburun'da "büyük roman"ı deniyor ve bizi öykünün bireyi aştığı yere bakmaya yönlendiriyor. (Arka Kapak)


Yorumlarımız:

Bu ayki romanımız Körburun. Yazar Hikmet Hükümenoğlu bu romanı ile 2017 de Atilla İlhan edebiyat ödülünü kazanmış. Bence de fazlası ile hakketmiş. Roman İstanbul’un prens adalarının en uzağındaki  Körburun adlı hayali bir adada geçer. Aslında olaylar bu adada geçse de İstanbul’la ilişkiler hiç bitmez. 1960 ile 1990 yılları arasındaki tarih diliminde farklı aile ve karakterlerin başlarına gelenleri, onların hayal kırıklıklarını, üzüntülerini ve umutlarını anlatsa da roman Engintaş ailesinin üç farklı kuşağının etrafında kurgulanmış. 23 bölümden oluşan romanda her bölümde farklı bir karakter öne çıkmış ve hayat hikayesi gözler önüne serilmiş, ancak bölümler arası geçiş son derece ustalıkla gerçekleştirilmiş. Roman sanki iki düzlemli bir sahne gibi: ön düzlemde söz konusu karakterler var, arkada 6-7 eylül hareketi, askeri ihtilaller gibi tarihe damgasını vurmuş Türkiye’nin tarihi gerçekleri var. Yazar bu iki düzlem arasındaki bağlantıları da son derece başarılı bir şekilde ortaya koymuş. Romanı okurken sanki o olayları tekrar yaşıyor gibi hissettim. Roman okumuyor, romanın bir karakteri gibi duygulandım, üzüldüm, çıkış yolları aradım. Romanın genel karamsar havasını dağıtacak bir ışık bulur muyum diye çabaladım. Maalesef pek bulamadım. Aşklar, varsa bir parça sevgi bile  yalancı ve yapay geldi bana bu kitapta… Bunun dışında kitabı sevdim çünkü son derece temiz , akıcı , merak uyandıran, sürükleyen bir dil ve anlatımı var yazarın. Bir şeyi merak ettim: acaba romanın adı daha doğrusu adanın adı neden Körburun? Umutsuzluk mu koydurdu bu ismi?
Edebiyatımızın nispeten yeni ve başarılı yazarının yeni kitaplarını bekliyoruz…LEYLA

Körburun, Hikmet Hükümenoğlu’nun 2017 Atilla İlhan ödülünü almış romanı, toplumun değişik sosyo-ekonomik guruplarından gelen üç  nesil üzerinden, zaman zaman birbirleriyle yollarını kesiştirerek, zaman zaman onların ana karakterler dışında farklı kişilerle olan ilişkileri üzerinden Türkiye tarihini  1960’lardan başlayarak yakın zamana taşımakta. Ana mekan olarak hayali bir ada yaratmış yazar, İstanbula vapurla bağlı ancak yaşam koşulları olarak oldukça izole, içe dönük yaşamlar yaşanan bir ada. Buna rağmen kosmopolit, azınlıkların, özellikle kitabın başlarında, rahat bir yaşam sürebildikleri bir yer. Fakat Türkiyede değişen politikalar ve akımlar sonucu azınlıkların yaşamlarının bir anda değişmesi, bunu izleyen darbeler sonucu kimsenin tam anlamıyla güvende hissedememesi, bu nedenle yaşanan acılar, kitap kahramanlarının bu girdapta yuvarlanıp gitmeleri anlatılmakta. Kitap oldukça uzun olmasına rağmen dil akıcı ve kolay okunmakta. Ancak olayların toparlanması ve bir takım şeylerin okuyucu tarafından netleşmesi son elli sayfaya bırakılmış. Okuduktan sonra bu ülkede yaşamanın her dönemde öyle veya böyle ağır bir bedeli olduğu hissine kapıldım. Yani her seferinde aynı gurup olmasa da hep ciddi bir problem ve hep acılar arka planda. Rahat ve kaygısız bir yaşam bu ülke insanından uzakta bir kavram ve kitabın sonunda da bu kısır döngünün içinde benzer yeni hikayelere gebe bir toplum. Ben de böyle pesimist ancak belki de gerçekçi bir his bıraktı- bu günde farklı bedeller ödenmekte olduğunu düşünmeden edemedim. DEMET

Körburun sade dili, akıcı anlatımı ile temposunu hiç düşürmeden, gerilim ve merakı azaltmadan bir çırpıda zevkle okuduğum roman oldu.
1960-1990 yıllarında Türkiye'deki siyasal ve sosyal olayları varolmayan bir Ada'da yaşayan insanlar üzerinden anlatan dönem romanı . Romandaki her bir karekterin kendi başına başı,sonu olan hikayesi var. Aynı zamanda başarılı bir kurgu ile her karekter  birbiri ile ilişkilendiriliyor.
Romanın genelinde hayata karşı umutsuzluk hissi, karekterlerin çoğunluğunda tutunamamışlık var. Bu da zaman zaman okuyucunun kendini rahatsız hissetmesine sebep oluyor. Belki de anlatıcının amacı da tam bu dur. IŞIL

Hikmet Hükümenoğlu'na  2017 Atilla  İlhan Roman ödülü kazandıran Körburun ile romandaki  karakterler ve onlara paralel giden olaylar ile 1960-1990 arasındaki yakın Türkiye tarihine içimiz burkularak  şahit oluyoruz. Körburun adası İstanbul'dan uzakta prens adaları içinde hayali bir ada ama yaşantısı ile bir o kadar da yakın.Üç kuşağın aşklarının,hırslarının ve düş kırıklıklarının anlatıldığı romanda bölümler arasında bağlantılar çok başarılı kurgulanmış. Okunması kolay, dili akıcı ama şahit olduğu dönem ve olaylardan kaynaklandığını varsaydığım bir  karamsarlık okuyucuyu  yoruyor. Gayrimüslimi, Türkü ile huzurlu bir  yaşam süran ada halkı, dışardan gelen menfaatperest ve vicdansız insanların kışkırtmalarıyla birbirine düşülüyor ve ötekileştirilen ve düşman, istenmeyen ilan edilenlerlerin malları talan edilirken  azınlıklar  adadan sürülüyor. Bu durumdan istifade edenler ile sessiz kalmayı tercih edenlerden oluşan ada halkı Türkiye'nin otuz yıllık dönemde yaşadıkları ile harmanlanan  hayatlarını adanın içe dönük ruh hali ile yaşıyorlar. Çok mutlu değiller ama adadan  uzaklaştıklarında ne yapacaklarını bilemeyecek kadar da naifler.
Karakterler arasında Neriman Abla   çok enteresan. Yazar Neriman ablayı iç sesi ile çok başarılı anlatmış.
Bir dönem romanı olan Körburun, yakın tarihimize bir kez daha geri dönmemize ve arada geçen zamanda pek de bir şey değişmediğini görmemize  vesile oluyor. BEYZA

Kitabın seçilmesinde okuyan arkadaşlarımın etkileri oldu. İyi ki de önerdiler.
Tasvirleri kısa ve öz , sıkmadan kendi içine çekebilen, farklı karakterleri  güzel geçişlerle bağlayabilen, önde aşklar, arka planda yakın tarihimizin siyasi haritasını gözler önüne seren, akıcı  dille yazılmış bir roman. 580 sayfayı kısa bir sürede okuyabiliyorsunuz. Özünde sizde heyecan ve merak uyandırabiliyor. 
Prens adalarının sonuncu olarak kurgulanmış hayali bir ada, Körburun. İçinde yaşayan farklı sosyolojik topluluklar. Azınlık ve Müslümanların güzel  beraberlikleri varken, fesatça oluşturulan düşmanlıklar, aşklar. maddi ve kültürel farklılıklar. 
Roman siyasal açıdan üç dönemi kapsayan ,5 eylül hadiseleri, 60 lı yılların önemli ve üzücü siyasi olayları ve diğerleri.
Ne yazık ki tam da bu noktada umutsuzluğa düşüren Türkiye gerçeği. Olaylar birbirinin farklı boyutta günümüze kadar tekrarı .Endişeye düşüyorsunuz. Çünkü günümüzde de ayni yanlışlar, ayni tekrarlar . Tam da bu noktada karamsar ve sıkıcı.
Netice derler ya '' Tarih tekerrürden ibarettir''. Ama yinede okumalısınız. bu akıcı roman sizi içine alıp, sürükleyecektir. ZELİHA

1 Mart 2018 Perşembe

Hikmet Hükümenoğlu



Hikmet Hükümenoğlu 1971 yılında İstanbul'da doğdu. Robert Kolej'den sonra Boğaziçi Üniversitesi Fizik ve ardından Koç Üniversitesi MBA bölümlerinden mezun oldu. Dokuz yıl boyunca çeşitli yatırım bankalarında ve aracı kurumlarda analist ve üst düzey yönetici olarak çalıştı .
2004 yılında finans sektörünü bırakarak roman yazmaya başladı .
İlk kitabı “Kar Kuyusu” 2005’de yayınlandı. Bunu “Küçük Yalanlar Kitabı” (2007) , “47 numaralı Kamara” (2010) ve ” 04:00” (2012) romanları izledi. Son kitabı “Körburun” 2016’da yayınlandı ve  “Attila İlhan Edebiyat Ödülleri 2017 Roman Ödülü”ne layık görüldü .