8 Mayıs 2018 Salı

Kör Randevu



                                                             Yazar: Jerzy Kosinski
                                                             Orijinal Adı: Blind Date
                                                             Yayınevi: E Yayınları
                                                             Çeviren: Osman Deniztekin 
                                                             Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, 2013


George Levanter, bir fikir adamı, kendi halinde bir yatırımcı, uluslararası bir playboy ve yaşamı her biri bir öncekinden inanılmaz yakıcı mücadelelerle dolu acımasız bir "iş adamı". Moskova'dan Paris'e, Manhattan gökdeleninden California'daki toplu kıyıma, Kör Randevu güzel insanlar ve başka bir yaşam arayanlar arasında hayatın baş döndürücü bir tasviri.

Bir Yerde ve Boyalı Kuş'un yazarı Jerzy Kosinski, çağımızın en çok beğenilen ve hayran olunan yazarlarından biridir. Kör Randevu, Kosinski'nin yazım gücünün doruğa ulaştığı, erotizmle desteklenmiş gösterişli bir psikolojik roman. ( Arka Kapak)

Yorumlarımız:

Jerzy Kosinski'nin ilk okuduğum kitabı Kör Randevu yazar ile tanışmak için iyi bir fırsat oldu. Sıradışı bir hayat hikayesi olan Kosinski Kör Randevu'da kısa kısa hikayeler anlatırken kendi anılarından esinleniyor. 
Anlatılan hikayelerde cinayet, tecavüz, işkence, eşcinsel eğilimler ve ensest ilişkiler en sert şekliyle detaylarla anlatılıyor. Okuyucuya bu vahşeti yaşatacak kadar etkileyen, rahatsızlık veren bir yazar. Olayları anlatırken aynı zamanda karakterlerinin psikolojisini ve yaşantısınıda detaylandırıyor.
Benim için oldukça rahatsız edici, karanlık bir romandı.Akıcı bir dil ile yazılması okumayı kolaylaştırmakla birlikte uyandırdığı hislerle okuyucuyu oldukça zorluyor. IŞIL

“Boyalı Kuş” ve “Bir Yerde” adlı romanları ile edebiyat dünyasında çok tanınan Kosinski’nin “Kör Randevu” romanını okumak yazarı tanımak amacıyla yanlış bir karar mı idi bilemem. Çünkü bu tecrübeden sonra yazarın yeni bir kitabını okumak için düşünürüm.
Romanı okurken yazar bir günlük tutmuş ve onlardan bir roman yazmak istemiş ama günlüğün sayfalarının sırasını karıştırmış diye düşündüm. Bir akışı olmayan, farklı karakterlerin başından geçen küçük hikayeler anlatıyor. Ana karakter Levanter bir yerde bunları birleştirip bir akışa sokacak diye bekliyorsunuz ama olmuyor.
Yazarı tanımak istiyorsanız başka bir kitabını deneyin ben bu romanı hiç tavsiye etmem. NURİZER

Polonyalı yazar Jerzt Kosinski’nin ilk okuduğum romanı. Keşke önce en ünlü romanı Boyalı Kuş’ u okusaydım. Kör randevu’den sonra zor gözüküyor.
Roman kahramanı Levanter hikayede yazarın yaşamıyla bütünleşiyor gibi.

Akıcı bir dille yazılmış, kolay okunan  bir kitap. Konusu ve erotik tasvirleri insana yeter dedirtiyor. Ensest ilişkiden, eşcinsel ilişkiye, tecavüze...romanın ana  temasını oluşturuyor. Olaylar arası geçişler kopuk kopuk. Güzel bir çevirisi olduğunu söyleyebilirim. Bu kadar çok ülkede basılı olduğuna göre tabi ki edebi bir değeri vardır. Belli bir döneme damgasını vurmuş olabilir. Lakin eserleri  hakkında çok şaibeler var yazarın. Polonya’dan Amerika’ya göçüne ve  yazdıklarının alıntı olduğuna kadar.Tercih sizin.  ZELİHA



2 Mayıs 2018 Çarşamba

Jerzy Kosinski




1933 yılının 14 Haziran’ında, Polonya’nın Lodz kentinde yaşayan bir Yahudi ailesinin bir oğlu olur. Adı Josef Lewinkopf’tur. Josef henüz küçük bir çocukken Nazi imparatorluğunun ayak seslerini duyan baba Moses, ailenin soyadını Kosinski’ye çevirir ve daha doğuya taşınırlar. Artık aile Hıristiyan olmuştur. Josef Lewinkopf ise Jerzy Kosinski adıyla bir kilisede vaftiz edilir. Alman işgali boyunca aile Katolik kimliğiyle saklanır. Savaşın sonra ermesiyle baba Kosinski komünist saflarına katılacaktır.
Jerzy Kosinski, Lodz Üniversitesi’nden tarih ve sosyoloji dallarında yüksek lisans derecesi alır ve bir süre Polonya Bilimler Akademisi’nde doçent olarak çalışır. Lodz Üniversitesi’nde okurken daha sonra Amerika’da yakın dostluk kuracağı ünlü film yönetmeni Roman Polanski ile tanışır. Babasının aksine komünizmden nefret eden genç Kosinski, hazırladığı sahte belgelerle 1957 yılında ABD’ye iltica eder. Artık yaşamını Yeni Dünya’da sürdürecektir. Amerika’ya yirmi dört yaşında ayak basan Kosinski, önüne gelen her işte çalışıp bir yandan da eğitimine devam eder. Columbia Üniversitesi’ni bitirdikten sonra kendini tümüyle yazmaya adaya Kosinski, bir yandan da Yale ve Princeton gibi seçkin üniversitelerde “creative writing” (yaratıcı yazarlık) dersleri vermektedir.
O yıllarda Joseph Novak takma adıyla The Future Is Ours, Comrade ve No Third Party adlı antikomünist kitapları yayınlanır.
Yirmi dokuz yaşında geldiğinde bir çelik imparatorluğunun mirasçısı alkolik Mary Hayward Weir ile evlenir. Artık özel uçağı, yatları olan bir yazar olarak New York’taki evlerinde devrin zenginlerine, entelektüellerine partiler düzenlemekte, hayalinde kurguladığı çocukluk anılarını anlatmaktadır.
Kosinski ikinci evliliğini 1962 yılında, Almanya’nın Bavyera eyaleti aristokrasisinden gelen Katherine von Fraunhofer ile yapar.
Kosinski’nin en bilinen romanı The Painted Bird – Boyalı Kuş 1967 yılında yayınlanmıştır. 1971 yılında yayınlanan Being There – Bir Yerde adlı eseri ise Amerikan medya kültürünün yüzeyselliğiyle dalga geçen satirik bir romandır. Being There daha sonra Peter Sellers ve Shirley Maclaine’nin başrollerini oynadığı “The Gardener” adıyla beyaz perdeye uyarlanmıştır. Steps – Adımlar (1969), The Devil Tree – Şeytan Ağacı (1973), Passion Play – İhtiras Oyunu (1979) adlı romanların da yazarı olan Kosinski 1975 yılında Cockpit – Boşluk adlı romanını yayınlanmıştır. Yazar başından geçen bir macerayı bu romanda yarattığı roman kahramanının öyküsü haline getirecektir. Gerçekten de Kosinski, yakın arkadaşı Roman Polanski’nin karısı olan film yıldızı Sharon Tate ve misafirlerinin Charles Mason’un ‘Helter Skelter” çetesi tarafından katledildiği gece havaalanında kaybolan bir bagaj yüzünden davete geç kalmış olmasaydı, pek çok ünlü eseri yayınlanamadan 1969 yılında ölmüş olacaktı.
Hayatının son yıllarında, yazdığı romanlar hakkında çeşitli söylentiler çıkan, kalp yetmezliği ve ruhsal çöküntü içinde sıkışan Kosinski, banyo küvetinde başına geçirdiği bir naylon torbayla intihar ettiğinde elli sekiz yaşındaydı.
Ölmeden önce bir kâğıda “Her zamankinden daha uzun bir süre uyuyacağım. Buna sonsuzluk deyin” diye yazmıştı.

18 Nisan 2018 Çarşamba

Huzur




                                                      Yazar: Ahmet Hamdi Tanpınar
                                                       Yayınevi: Dergah Yayınları
                                                       Kapak Tasarım: Ercan Patlak
                                                       Basım Yeri/Tarihi: Istanbul, Aralık 2017 - 29. Baskı

Tanpınar, kültürümüzü bir "iç âlem medeniyeti"nin tezahürü olarak görür. Bu medeniyeti, belirli bir ahlâkı taşıyan "mânevi vazifelerine inanmış, muayyen bir ruh nizamından geçmiş, nefislerini terbiye etmiş" insanlar meydana getirmiştir. Huzur'un kahramanlarından Mümtaz, roman boyunca kendisini "huzur"a kavuşturacak bir "iç nizam"ı aramaktadır. Eserde hastalık, ölüm, tabiat, kozmik unsurlar, medeniyet, sosyal meseleler, çeşitli ruh halleri ve estetik fikirler iç içe verilir. Ancak bütün bunların üzerinde romana hâkim olan Mümtaz'la Nuran'ın aşklarıdır. İstanbul, bu aşkın yaşandığı çevre olmaktan çıkarak, âdeta bir roman kahramanı gibi ele alınır. Huzur için, belli bir dünya görüşüne, bir hayat nizamına kavuşamamış Cumhuriyet aydınlarının "huzursuzlukları"nı dile getiriyor denebilir. (Arka Kapak)


Yorumlarımız:

Ahmet Hamdi Tanpınar’dan ilk okuduğumuz kitap Saatleri Ayarlama Enstitüsü olmuştu. Bu kitabı çok severek okumuştum çünkü dili yalın, Tanzimat sonu- Cumhuriyetin başını kapsayan dönem romanı olmasına rağmen “zamansız/ güncel” sayılabilecek konuları anlatması/ düşündürmesi beni etkilemişti.
Yazarın Huzur romanını ise çok farklı buldum. Özellikle sanat için sanat felsefesiyle yazılmış olduğundan dili çok ağır, ayrıca gerçek bir dönem romanı; şöyleki bence tartışılan politik konular, roman kahramanlarının duygu ve düşünceleri günümüzde geçerliliğini kaybetmiş kavramlar diye nitelendirilebilir. Ayrıca yazarın entellektüel seviyesini ispat etmek istercesine tartışılan konuları takip edebilmek için ciddi şekilde Klasik Turk Musikisi, edebiyatı, ayrıca Fransız edebiyatı ile ilgili derin bir birikimine sahip olmak gerekiyor. Aksi takdirde uzun tasvirlerin ve mukayeselerin yer aldiğı paragraflarda konudan kopup gitmek işten bile değil. Ana tema olarak işlenen sonu olmayan aşk başlarda Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesini hatırlattıysa da sonradan konular çok daha girift bir hal alıp, benim için hem politik hem de yaşananlar ve kahramanların psikolojilerini takip açısından oldukça zorlayıcı bir okuma şekline dönüştü. Huzur Türk edebiyatının bir baş yapıtı olarak nitelendirilmesi açısından kitap kulübünde okunması gerekti ancak benim kişisel seçimim olmazdı.  DEMET

 “Huzur”, bir sürü huzursuz insanın huzur’u arama romanı değil de kendi huzursuzlukları içinde debelenme romanı. Dili ağır, okuması zor, çok fazla detay var üstelik bu detayların romanın akışına hiç etkisi yok. Okunması gereken ilk on Türk romanı içinde yer alan bu kitap belki yazıldığı dönemde çok yenilikler getirmiş bir dönem romanı olabilir ama beni hiç etkilemedi.
Tanpınar’dan bir kitap okumak istiyorsanız “Saatleri Ayarlama Enstitisü”nü okumanızı tavsiye ederim. Altı sene evvel okuduğumuzda hepimiz çok sevmiş ve zamansız bir roman olduğunu düşünmüştük.  NURİZER

Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar 'ın ilk romanıdır ve 1937-38 yıllarında İstanbul'da geçen Mümtaz ve Nuran'nın aşkını anlatır. Romanın arka planında savaş öncesi dönemde İstanbul'daki entellektüel ve üst sınıf halkın sosyal hayatı ve dönemin koşulları ile ilgili siyasi fikirlerini felsefi konuşmalar, düşünce, gözlem ve tespitlerle  detaylı bir şekilde anlatır.

Romanda Bir çok karekter ve hepsinin ayrı ayrı hikayeleri var. İstanbul'da Boğaziçi , Beyoğlu v.s. semtleri ve balıkçıları,sahafları v.s. esnafı  ile romanın bir karekteri olarak işleniyor. Ayrıca resim,müzik ve edebiyatı Doğu ve Batı kültürlerinden örneklerle sentezleyerek, herikisine de açık olduğunu gösterip, geçmişimizin sahip olmamız gereken değerleri ile Batı'nın almamız gereken değerlerini entellektüel bakışı ile roman içinde sıklıkla kullanıyor. 

Şairliği ile bilinen Tanpınar bu romanında şairlikten gelen şiirselliği yaptığı  tasvirlerinde  ve anlatımında fazlasıyla yansıtıyor. Osmanlıca kelimelerin bolca kullanılması , paragraf boyutunda uzun cümleler kurulması, olaylar zinciri yerine durum ve düşünceler üzerine gelişen bir roman olması, dilinin ağır olmasını ve akıcılığını etkilediği için benim için zor okunan ve yer yer de sıkıcı olduğunu belirtmeliyim . IŞIL

Not: 2012 yılında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hayat hikayesini ilk romanını okuduğumuzda yazdığımızdan, Blog’umuzun “Yazarlar” bölümünden ulaşabilirsiniz.                                               

29 Mart 2018 Perşembe

Mülksüzler




                                            Yazar: Ursula K. Le Guin
                                            Yayınevi: Metis Yayınları
                                            Orijinal Adı: The Disposseessed, 1974
                                            Orijinal Dili: İngilizce
                                            Çeviren: Levent Mollamustafaoğlu
                                            Kapak Tasarım: Emine Bora
                                            Basım Yeri/Tarihi: Istanbul, Ekim 2017 - 17. Baskı

"...Vermediğimiz şeyi alamazsınız,
kendinizi vermeniz gerekir.
Devrim'i satın alamazsınız.
Devrim'i yapamazsınız.
Devrim olabilirsiniz ancak.
Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiç bir yerde değildir."
Konuşmasını bitirirken, yaklaşan polis helikopterlerinin gürültüsü sesini boğmaya başladı.

"Romanım Mülksüzler, kendilerine Odocu diyen küçük bir dünya dolusu insanı anlatıyor; Odo romandaki olaylardan kuşaklarca önce yaşamış, bu yüzden olaylara katılmıyor, ya da yalnızca zımnen katılıyor, çünkü bütün olaylar aslında onunla başlamıştı. (Arka Kapak)

Yorumlarımız:

Ursula K. LeGuin bu sene vefatı dolayısıyla ismini öğrendiğim ve kendisi ile ilgili bir takım bilgileri edindiğim bir yazar. Hakkında okuduklarım, benim onun kitaplarını merak etmeme neden oldu ve okumaya en bilinen ödüllü kitabı Mülksüzler ile başlama fırsatını buldum. Kitap bilim kurgu olarak tasarlanmış ancak tartışılan konu bildiğimiz politik yönetim şekilleri- yazar bunu çeşitli ve farklı dünyalar/ gezegenler üzerinden yapıyor ve kitap kahramanının bir fizikçi olması nedeniyle kitapta  bir takım fizik kuramlarını da yer veriyor. Benim okuduğum kitaplar arasında gerek kurgu, gerek içerik olarak, en enteresan aynı zamanda düşündürücü bulduğum kitaplar arasında yerini sağlam bir şekilde aldı! Şöyle ki genelde kitap okurken elime kalem alıp, sayfaları veya paragrafları işaretleme adetim olmamasına rağmen bu kitabın 35. sayfasına geldiğimde bir kaleme ihtiyaç duydum ve bir kitaba hiç bu kadar çok işaret koyduğumu hatırlamıyorum. Mülksüzlerde tartışılan politik sistemler tamamen tarafsız bir gözlemle anlatılmış bu yüzden hiç bir şey empoze edilmiyor sadece sizi derin düşünmeye teşvik ediyor. Kitap özellikle bu nedenle çok sıradışı ve bu yüzden herkesin zorlansa da okuması gerektiğine inandığım bir eser. Bu kitabı bitirdiğimde insan beyninin ne kadar sıradışı, sınır tanımaz ve yaratıcı olabileceğinin bir kanıtı diye düşündüm. DEMET

Bu ay Ursula K. Leguin’in ütopik ve bilimkurgu diye adlandırılan Mülksüzler romanını okuduk ve tartıştık. Neredeyse 10 yıla yaklaşan kitap kulübü birlikteliğimizde ilk defa bu türden bir roman okuduk. Aslında okuduğumuz bir çok romanda bir dolu futuristik öge yada irreal/hayal ürünü olgu ve karakterler vardı ama bu roman hiçbirine benzemiyordu, farklıydı…
Esas olarak romanda Urras ve Anarres adlı iki gezegendeki yaşamlar, Anarres’den Urras’a göç eden ve sonra da geri dönen fizik bilim alimi Shevek’in hayatı çerçevesinde kurgulanmış. Urras bildiğimiz yani bizim dünyamız gibi. Yeşillikler, dağlar, denizler, hayvanlar var. Kapitalist bir sistemle idare ediliyor. Dolaysıyla zengin, ferah bir topluluk ve fakir, mağdur, ezilen, özgürlüklerden yoksun başka bir topluluk var. Merkeziyetçi devlet otoritesi, asker, polis her yerde. Bu gezegenden yıllar önce özgürlükleri, mülksüzlüğü savunduğu için kovulan Odo adlı bir kadın ve onu destekleyen insanlar ayrılıp Urras adlı uydu gezegene göç ediyorlar. Urras’da kurulan toplumda devlet, yasa, asker, polis, bürokrasi, mülk edinme, cinsiyet ayrımcılığı yok. İnsan yaşamında sonsuz özgürlük var. Kendi eşine veya çocuğuna bile mülkün olarak sahiplenemezsin. Kişi vicdanı serbest. Tek denetleme mekanizması toplum vicdanı. Onun için Urras anarşist, Anarres arsist (kapitalist) düzeni simgeliyor. Ancak roman okundukça, derinlere inildikçe anlaşılıyor ki sosyal sistemler ne kadar farklı olurlarsa olsunlar yada ne kadar kural konulursa konulsun uygulamada, gerçek hayatta sistem başka formlara dönüşebiliyor, kurallar hiçe sayılabiliyor. Romanda söz konusu iki sistem hiçbir şekilde biri diğerinden üstündür yada değersizdir diye betimlenmemiş. İnsanın aşırı hırslı, bencil, rekabetçi, kıskanç, güç sahibi olmaya hevesli ve genellikle yenileğe kapalı karakterinin düzenden bağımsız  var olduğunu ve içinde bulunan düzenin kurallarını bozduğu vurgulamış. Romanın baş kahramanı Shevek’in hayatında tüm bu etkileri fazlası ile görüyoruz. Fizik alimi Shevek genel zaman kuramını Urras’da açıklayamayınca Anarres’e gider. Orada üç yıl kalır, sistemden dolayı bazı sıkıntılar çeker; çocuklarını ve çocuklarının annesini de çok özlediği için Urras’a geri döner….
Adını ütopik de koysak, bilim kurgu da koysak bu roman yaşadığımız dünyadan hiç farklı değil aslında. Sistemler hangi kuralları koyarsa koysun insan doğası onları şekillendirir. Bu beklenmedik bir şey de değildir bence. Bu roman bizi bu konuda bir kez daha düşündürüyor ve uyandırıyor..
Çok kolay okunan bir roman değildi, hatta hiç değildi. Kronolojik bir sıra yoktu. İsimler, bağlantılar, teknik veriler karışık, bazen sıkıcı idi. Ama sona doğru merakla ve zevk alarak okudum. İnternetden kritikleri okuduğumda ne kadar aynı düşündüğümü hayretle fark ettim. Bu romanı siz de okuyun bence.
Bu arada Mart 2018 tarihli Bilim ve Gelecek dergisinde Nesrin Timur’un ‘Ursula K. Le Guin şimdi artık bir ü-topyada’ adlı  bir makalesi var. Bu yazıyı okuyunca 88 yıllık hayatında Leguin’in gerek akademisyen/yazar annesi ve babası ile gerek akademisyen kocası, iki kızı ve bir oğlu ile ne kadar ferah içinde bir hayat sürdüğünü görüyorsunuz. Kendisi son derece entelektüel bir feminist. Bu makale yazarı iyi anlamak/tanınmak için mutlak okunmalı: Burada Leguin  der ki ‘……. Direniş ve değişim genellikle sanattan başlar. Ve daha sık olarak da bizim sanatımızdan, sözlerin sanatından başlar…’. Aynı makalede Leguin’in Karabacak adlı Türk edebiyat dergisine yaptığı söyleşide Türk edebiyatını bilmediğini bu konuda cahil olduğunu, Orhan Pamuk kitabını okurken yarım bıraktığını söylemiş, okuduğu kitapta  cinsiyet ayrımcılığı olduğunu ima etmiştir. Açıkçası Orhan Pamuk’un bir dolu kitabını okuyan bir kişi olarak ben Orhan Pamuk romanlarında  özellikle böyle bir vurgu olduğunu kabul etmiyorum. Keşke LeGuin tek bir kitap okuyarak böyle bir yargıya varmasaydı. Acaba önyargısı mı vardı ???? LEYLA

Şubat toplantımızdan bir kaç gün önce vefatını gazetelerden öğrendiğimiz Ursula LeGuin hepimizin ilgisini çekmişti. Şimdiye kadar birçok ödül kazanmış olan yazarı hiçbirimiz tanımıyorduk. Bu yüzden yazarın en önemli eseri olarak öne çıkan “Mülksüzler”i okumaya karar verdik.
Farklı insan isimleri, yer isimleri, Fizik kuramları, değişik tanımlamalar derken çok zor okudum. Kitabın sonunda Bülent Somay tarafından yazılan “Son Söz”ü okuduktan sonra bir takım şeyler daha da netleşti. İnternetten bazı yorumlara bakınca da yazarın kitabın bütününe yaydığı sembolleri öğrendim. Bu bilgiler ışığında kitabı ikinci defa okudum. İlk defa okurken altını çizdiğim felsefik cümleleri yorumlamak daha kolay oldu.
Yazar “İkircikli Bir Ütopya” olarak adlandırdığı romanında hepimizin bildiği Kapitalizm, Komünizm, Anarşizm gibi politik sistemleri tarafsız bir gözle, olumlu ve olumsuz yönleri ile hayali iki gezegendeki yaşam üzerinden anlatıyor. Ütopya olmasına rağmen ideal bir toplum yapısını anlatmıyor. İnsanların mülkiyetçi, aç gözlü, yeniliğe kapalı, yüksek egoları içinde bulundukları toplumda ideal düzene izin vermiyor sonucuna varıyor yazar.
Çok zor okunan bir kitap. Ama biraz özümseyip, anlayınca ve arkadaşlarınızla tartışınca iyi ki okumuşum diyeceksiniz. Belki fikirlerin bazıları sizin düşündükleriniz olabilir, bazıları size yeni olabilir, ama düşündüren ve öğreten bir roman. Belki komik gelecek ama size tavsiyem kitaba başlamadan önce sonunda yer alan “Son Söz”ü okuduktan sonra romana başlamanız olacak. NURİZER


20 Mart 2018 Salı

Ursula K. Le Guin





Ursula Kroeber, ABD'nin Кaliforniya eyaletinde 1929 yılında dünyaya geldi. Antropolog bir babayla (Alfred Kroeber) psikolog ve yazar bir annenin (Theodora Kroeber) kızıdır. İsmini doğum tarihi olan Azize Ursula Günü'nden aldı. Ebeveynleri tarafından üç erkek kardeşi ile beraber kültürel çeşitlilik fikrinin hakim olduğu bir ev ortamında yetiştirildi. Massachusetts-Radcliffe College'da lisans eğitimini tamamladıktan sonra Columbia Üniversitesi'ni bitirdi ve yüksek lisansını 'Fransa ve İtalya'da Orta Çağ ve Rönesans Dönemi Edebiyatı' üzerine yaρtı. 1951'de tarihςi Charles A. Le Guin ile evlendi. 
Bilimkurgu türünde yazmaya 1960'li yıllarda başladı. İlk öyküsü 1962'de yayınlandı. Pek çok üniversitede ders verdi, çeviri, derleme ve makaleleri yayınlandı. Le Guin, 1969'da yazmış olduğu "Кaranlığın Sol Eli" adlı romanıyla bilim kurgu dünyasının iki büyük ödülü olan Hugo ve Nebula ödüllerini aldıktan sonra ün kazanmıştır. Ayrıca, 1974'te yazmış olduğu ütopik bilimkurgu romanı “Mülksüzler” ile 1975'de yine Hugo ve Nebula ödüllerini almıştır. Bilimkurgu ve fantastik kurgunun yanı sıra şiir ve çocuk kitaρları da bulunmaktadır.
LeGuin, teknolojik gelişmeleɾin değil, politika, toplumbilim ve psikolojinin öne çıktığı ve alteɾnatif toplum biςimleɾinin soɾgulandığı bilimkuɾgu yaklaşımının en önemli temsilcileɾindendiɾ.
Eseɾleɾi aɾasında özellikle “Yeɾdeniz Üçlemesi” ya da sonɾadan eklenen döɾdüncü ve beşinci kitaρla Yeɾdeniz Beşlmesi çok ciddi hayɾan kitlesine ulaşmıştıɾ. Bu seɾinin 3. ɾomanı olan "En Uzak Sahil" (The Faɾthest Shoɾe) kitabıyla 1973 yılında Çocuk Kitaρlaɾı iςin veɾilen ABD milli ödülü (National Book Awaɾd) kazamıştıɾ.1990 yılında yeniden Nebula ödülünü “Tehanu” ile kazanmıştıɾ.
Le Guin'in kaɾakteɾleɾi basma kalıp kahɾamanlaɾdan uzaktıɾ. Genç mükemmel kadın ve eɾkekleɾ yaɾatmayan yazaɾın kahɾamalaɾı genellikle yaşlı adamlaɾ veya koca kaɾılaɾ, cılız, sakat veya tecavüze uğɾamış ve intikam peşinde koşamayacak kadaɾ çaɾesiz çocuklaɾdan oluşmaktadıɾ. Bu haliyle Le Guin ɾomanlaɾı çaɾesizliği, yaşama cesaɾetini vuɾgulayan mütevazi göɾünümlü gizli biɾ ɾomantizim baɾındıɾmaktadıɾ. Oldukça sık kölelikten bahsedeɾ. Öncelikle köleliği tüm şatafatlı sembolleɾinden aɾındıɾıɾ. Köleleɾi, biɾ kölenin yalın ve itiɾazsız, itaatkaɾ dünyasında heɾ hangi biɾ şeyi soɾgulama yeteneğinden yoksun insanlaɾdıɾ. İsyandan bahsedeɾ, ama yanlışlıkla köle sıfatı taşıyan soylu kuɾtaɾıcılaɾdan yoksunduɾ hikâyeleɾi. Кadınlık ve eɾkeklik, çocukluk ve eɾişkinlik, kölelik ve sahiplik gibi zıtlıklaɾa vuɾgu yaρmaktadıɾ. Le Guin yalın ama şiddet dolu biɾ evɾeni yansıtıɾ. Şiddeti adlandıɾmaktan çekinmez. Özgüɾlük ve cesaɾet dolu biɾ dili vaɾdıɾ.

Ursula K. Le Guin 22 Ocak 2018'de ölmüştür.