30 Aralık 2023 Cumartesi






 İnsan evrende gövdesi kadar değil yüreği kadar yer kaplar” demiş Yaşar Kemal.

2024 yılında yüreğinizin iyilikler, güzellikler, umutlar, hayaller ve kitaplarla dolu olması dileğiyle…




Miras

 


                                                     Yazar: Vigdis Hjorth

                                                     Orijinal Adı: Arv og miljo

                                                     Orijinal Dili: Norveççe

                                                    Yayınevi: Siren Yayınları

                                                    Çeviren: Dilek Başak

                                                    Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Mart 2022, 9. Baskı

Dört kardeş, iki kulübe, bir sır. Çağdaş Norveç edebiyatının en önemli seslerinden Vigdis Hjorth, Miras’ta bir aile portresinin arka planını resmediyor ve gerçeklere dayalı bir travma hikâyesi anlatıyor. Yakınlığın ve yakınların açtığı yaraların, bağların ve bağları koparmanın hikâyesi bu, tiyatro eleştirmeni Bergljot’un ailesine rağmen sağ kalma, yaşamına sahip çıkma mücadelesinin hikâyesi. Soğuk ve karanlık bir hikâye, portredeki gülümsemelerin gerisinde gizleniyor ama tüm saklı şeyler gibi eninde sonunda açığa çıkıyor.

Norveç’te büyük ses getiren ve çok satan, çok tartışılan bu roman, babanın ölümüyle başlıyor ve yaranın kökenine iniyor.

İnsan ailesini seçemez ama hikâyesini anlatmayı seçebilir.


Yorumlarımız:

Aralık ayında okuduğumuz kitap Norveçli yazar Vigdis Hjorth adlı yazarın kendi hayatındaki bir travmadan yola cıkarak yazmış olduğu Miras adlı roman. Kitabın okuması kolay, kısa bölümler ve bilinç akışı metoduyla yazılarak merak diri tutulmuş, son olayların altında yatan geçmişte yaşananlar, psikolojik travmalar sadece kitabın kahramanı açısından değil, geriye dönüşlerle diğer aile ferlerinin içine sürüklendikleri çıkmaz ve dolayısıyla verdikleri (veya veremedikleri) tepkiler, olayı örtbas etmeleri, kendi güven alanlarını risk etmeme çabası, ki burda aile bütünlüğü söz konusu, ve tüm bunların davranışlarını nasıl şekillendirdiğinin analizi de mevcut. Yaşanan travma yazarın 5-7 yaş arası babası tarafından ensest bir ilişkiye dahil edilişi. Ancak kitapta 80li sayfalar gelininceye kadar bu olay açıklanmamakta birlikte ciddi bir sıkıntı sezinlenmekte. Kitabın başı babanın ölümü ve miras paylaşımı yüzünden kitap kahramanının (yazarın) aileyle tekrar iletişime geçme zorunluluğuyla  fazla detaya girmeden ve yıllar sonra kendisi de evlenip üç çocuk sahibi olduktan sonra boşanma aşamasında olduğu süreçte bir tiyatro oyunu yazarken geçirdiği ağır fiziksel semptomlar sonucu Norveç devletinin sağladığı haftada dört kere gittiği psikoanaliz seansları neticesinde yani otuzlu yaşlarda kendisiyle yüzleşme zorunluluğuyla su yüzüne çıkıyor. Okuyucu da geçmiş olayların akışında yazarın aile fertlerinin kendi düzenlerini bozmamak adına olayı tamamen red etmesi- psikolojideki en güçlü savunma mekanizmalarından bir olan inkar (denial) mekanizmasının devreye girmesiyle, travmanın zaman içinde daha da pekişmesine ve ailenin diğer fertlerinden de tamamen kopuşu ve hatta anneye karşı daha güçlü olumsuz duygular yaşanması anlatılmakta. Yazarın yetişkin dönemde tüm bu olayın travmasıyla boğuşurken yanında destek olan en önemli iki dostu Klara ve Bo, yazarın travmasını pekiştiren anne ve kardeşlerinin almaza yatmaz davranışlarını daha geniş bir perspektifle ele alarak kitabı kişisel bir travmanın hikayesi olmaktan çıkarıp genel insan /toplum davranışlarını ele alarak bir pencere açıyor ki kanımca kitabın esas başarılarından biri de burdaki kişisel travmanın dünya üzerinde yaşanan savaşları, haksızlıkları insan davranışı üzerinden irdelemek- bu Bo’nun savaş bölgelerindeki gözlemleri ve politik açıklamalarıyla vucut bulmakta,  Kitap Freud ve Jung gibi bilimsel olarak konuyu irdelemiş bilim insanlarının görüşlerine de yer vererek genel olarak bireyin davranışlarına açıklık getirmekte- Freud’a göre insanın içinde hem iyinin hem kötünün var olduğu ve medeniyet denen akıl ve belli düzeydeki eğitimle bunun yok edilemeyeceği, koşullara bağlı olarak birinin diğeri üzerinde baskın olacağı gerçeği dile getirilmekte. Birde tabii ki performans sanatcısı Marina Abromoviç’in insanın gerçek yüzünü gösteren performansına da atıf kitaba farklı bir boyut kazandırmakta. “Benden nefret ediyorlar çünkü bana yaptıklarını görüyorlar”, sonuçta kitaptan bağımsız olarak aynı konuyu işlemekte sanatçı- bir nev’i ayna oluyor Marina izleyicilerine, kitapta ise izleyici aile!

Kitapta aynı zamanda yazarın kızı Tale’in aileye yazdığı bir mektup aracılığıyla ilişkisini kesmesini bildirmesi böylelikle kuşaktan kuşağa aktarılmasını engelleme çabası var. Açık ve net olarak, “mış gibi” yapmadan, sahte aile oyunu oynamadan, travmanın manevi bir miras olmaktan çıkmasına sebep olma amacı güdülmekte- özetle yazar böyle bir olayın dillendirilmesiyle hem kendisini, hem de ailesinin bu yükten kurtarıp özgürleşmesini, geride bırakmasını sağlamak istemekte.

Sonuçta söylemek istediğim kitap çok katmanli; boğucu olmadan çok iyi ele alınmış, herkesin, kendisinin veya başkasının, küçük/ büyük travması olsun olmasın, olaylar karşısında alacağı tavır hakkında düşünmeye davet etmekte. Kitabın psikojik gelgitleri de çok iyi verdiğini, esas olanın ise duyarsız kalınmasının travmayı katladığı/büyüttüğü gerçeği. Miras bunu son derece kırmadan, dökmeden tüm karakterlerin ruhsal analizlerini, içinde bulundukları şartları oldukca objektif olarak anlatarak veriyor ve esas başarısı da kanımca bu.  Bize ise sadece düşünmek kalıyor, tabii güvenli alanımızdan (comfort zone) çıkmayı göze alıp, çoğunluğun yaptığı gibi kafamızı çevirmemeyi göze alırsak. Iyi bir psikolojik kitap okumak isteyen herkese tavsiye ederim.  DEMET

 


15 Aralık 2023 Cuma

Vigdis Hjorth

 


Vigdis Hjorth, 1959’da doğdu, Oslo’da büyüdü. Felsefe, edebiyat ve siyaset bilimi öğrenimi gördü. Edebiyat hayatı 1983’te yazdığı çocuk kitabı ‘Pelle-Ragnar ı den gule gården’ ile başladı. Bu kitabıyla Norsk Kulturråd ödülünü kazandı. Yetişkinler için yazdığı ilk roman ‘Drama med Hilde’ (1987) oldu. O zamandan bu yana 13 roman daha yazan Hjorth’un en önemli eseri olarak kabul edilen ‘Om bare’ (2001) Norveç’te hem büyük heyecan yaratmış hem de önemli satış rakamına ulaşmıştı. Çağdaş Norveç edebiyatının en özgün ve önemli isimlerinden biri kabul edilen yazarın, 2019 yılında Amerikan Ulusal Kitap Ödülü’ne aday gösterilen romanı Miras, Türkçeye çevrilen ilk ve tek romanıdır. Özkurmaca unsurları taşıyan ve ritmik, akıcı anlatımıyla aile ilişkileri çerçevesinde travmaya odaklanan Miras özellikle Norveç’te büyük yankı uyandırmıştır. Hjorth, izleri metinlerinde hissedilebilecek Tove Ditlevsen, Rolf Jacobsen ve Rudolf Nilsen gibi isimlerden etkilendiğini belirtir. Miras, aynı zamanda Freud ve Jung gibi düşünürlerin izlerini de taşımaktadır.

Üç çocuğu ile birlikte Asker, Norveç’de yaşamaktadır.



12 Aralık 2023 Salı

995 km

  

                                               

                                                           Yazar: Murathan Mungan
                                                           Yayınevi: Metis Yayınları
                                                           Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Ekim 2023

 

Murathan Mungan’dan bu kez sürükleyici bir kara polisiye.

 

Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı ama karmaşık görünenin de sonuçta su gibi açık olduğu bir siyasi/psikolojik ortam yaratıyor Mungan. Edebiyatımızda ender rastlanan, beklenmedik bir başkahramanın peşinde, ülkenin yakın geçmişinden tanıdık gelebilecek karmaşık ağların izini sürüyor. Kimi düğümleri çözüp yeni düğümler atarken okuru da nefes nefese bir yolculuğa davet ediyor.

 

Yorumlarımız:

 

Türkiye’de 1980’lere, 1990’lara tanıklık ederek günümüze ulaşmış kişilerden biri olarak , Murathan Mungan ın 995 km romanını okumak, 2000’ler gençliğinin algısından çok farklı bir deneyim. Bu nedenle aslında oldukça kişisel bir bakış açısıyla değerlendiriyor olacağım bu kitabı.

 

Hem ilk gençliğimin geçtiği çok siyasi atmosferin günlük yaşama hakim olduğu bir Ankara, oldukça bilinç düzeyi yüksek bir büyük aile ve arkadaş ortamı, ve 80’ler sonu ODTÜ’deki öğrencilik ve ardından gelen yine ODTÜ’deki akademik ortamın parçası olmak, ülkemizde olan bitenlerle yakın ilgi içinde olmamı sağlamıştı. Dolayısıyla, Mungan’ın anlattığı süreci ve içeriği az çok bildiğimi düşünürdüm. Ancak kitabı bitirdiğimde, tüm tanıklıklara rağmen farkındalığımın ne kadar naif, ne kadar yüzeysel kalmış olduğunu görmek çok üzücü ve düşündürücü oldu.

 

Türkiye’deki ‘Faili Meçhul Cinayetler’ in katmanlar, kurumlar, organizasyonlar, oluşumlar ve tarihsel olarak bu denli yayılmış, bu denli günlük yaşamın her alanında beslenmiş büyütülmüş, uygulanmış ve saklanmış … hatta kabullenilmiş olduğunun ayırdına varmak zor, acıtıcı ve düşündürücü oldu benim için…. Hem toplumda ne kadar karmaşık, karışık ve iç içe işlenmiş bir AĞ oluşumunun, hem de çok basit ve ilkel düşmanlık, kin, nefret duygularının pekiştirilmesinin , bu cinayetleri normalleştirdiğini, çok da şaşırılacak bir durum olmadığını, çünkü ardındaki düzenin bunları hazırladığını anlatıyor Murathan Mungan inceden inceye.

 

Aslında ‘Faili Meçhul Cinayetler’ tam kör bir cahilliğin; toplumun büyük kesimini düşünebilmeyi, her şeye eleştirel bakabilmeyi sağlayan rasyonel eğitimden tümden uzak tutmanın; insanları şeffaflık yerine sis perdeleri içinde yaşatmanın; ekonomik ve sosyal eşitsizlikler, coğrafi şartlar açısından dengesizlikler içinde bırakmanın; ve ülke dışı dengelerin sürekli hedefi olarak yoğrulmanın doğal bir sonucu olduğunu da gösteriyor Mungan.

 

Böylesi çetrefilli ve zor bir konuyu bir roman formatında sunması okuyucuya yapılan bir kolaylık olmuş kanımca. Kendisinin de belirttiği gibi 20 yıldan fazla bir süreye yayılan yoğun bir araştırma yapmış yazar kitap için, ama bunları detaylarıyla, tüm gerçeklikleriyle sunmak yerine bir bütünü algılatacak yap-boz parçaları gibi kullanmış. Dolayısıyla detaylara takılmadan, birbiri içine geçmiş kötülükleri, nefreti, kişisel çıkarlarla ideolojik çıkarların ayırt edilemez işbirliklerini, sanki doğal bir akışın parçasıymış gibi anlatmış. Karakterlerin taşıdıkları isimle değil de , daha genel geçer tanımlamalarla anılması  bu kişiliklerin , zaman ve mekan ayırd etmeden her zaman her yerde rastlayabileceğimiz ‘simge’ karakterlere dönüşmesine yol açmış. Bu özellikler sayesinde, yine kendi deyimiyle bizlere, okuyuculara aslında bildiklerimiz ‘hatırlatma’ yapmayı amaçlamış…

 

Mutlaka okunması, üzerinde düşünülmesi ve çeşitli ortamlara düşünsel katkı yapmaya aracı olması gereken bir kitap…. UFUK

 

28 Kasım 2023 Salı

Murathan Mungan

 


21 Nisan 1955 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Mardinli bir ailenin çocuğudur. Babası avukat İsmail Mungan, annesi Habibe Mungan'dır. İlk, orta ve lise yılları Mardin'de geçti. Mardin Lisesi'nden mezun oldu. Mardin, eserlerinde sıkça kullandığı mekanlardan birisi oldu. Bu çevrenin taşıdığı zengin kültürel yapıyı, insan olgusunu eserlerine başarılı bir şekilde yansıttı.

1972'de Ankara'ya yerleşti. Lisans ve yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde tamamladıktan sonra başladığı doktora çalışmasını yarım bıraktı. Ankara Devlet Tiyatroları’nda altı yıl, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda üç yıl dramaturg olarak çalıştı.

Gazete ve dergilerdeki ilk yazılarını 1975’te yayımlayan Mungan; yazı hayatı boyunca şiir, öykü, roman, deneme, tiyatro oyunu, sinema yazısı, senaryo, masal ve şarkı sözü gibi farklı türlere ait eserler verdi.

İlk kitabı, Mezopotamya Üçlemesi adlı oyun üçlemesinin ilki olan “Mahmut ile Yezida” idi (1980). Bu oyun, Türkiye İş Bankası'nın açtığı yarışmada ikincilik ödülü aldı. Sahnelenen ilk oyunu Orhan Veli'nin şiirlerinden kurgulayarak oyunlaştırdığı “Bir Garip Orhan Veli” oldu. 1981'de ilk defa sahnelenen bu oyun, 1993'te kitap olarak da basıldı.

Sahtiyan adlı şiiri ile de "Gösteri" dergisinin 1981 Şiir Yarışması'nda birincilik ödülü alan Mungan, özellikle “Metal” (1994) adlı kitabındaki şiirleriyle 1980 kuşağının en çok okunan, tanınan şairleri arasında ilk sıralarda yer aldı.

Mezopotamya Üçlemesi'nin ikinci kitabı olan “Taziye” adlı oyunun 1984'te sahnelemesi nedeniyle Ankara Sanat Kurumu'nca Mehmet Baydın ile birlikte en iyi oyun yazarı seçildi.

1987’de günlük gazete olarak yayımlanan Söz gazetesinde, “Kültür-Sanat Sayfası” editörlüğü yaptı. Aynı yıl, “Hedda Golder Dile Bir Kadın öyküsü” ile, Haldun Taner Öykü Ödülü'nü Nedim Gürsel ile birlikte aldı.

1992'de, halkanın üçüncü oyunu olan "Geyikler Lanetler" in tamamlanmasıyla birlikte, Metis Yayınları, üçlemeyi oluşturan bu oyunları, üç ayrı kitap olarak aynı anda yayımlamıştır. 1994'te bu üç oyun bir yıl boyunca Devlet Tiyatroları tarihinde ilk kez olmak üzere arka arkaya Antalya Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenmiş, gene aynı yıl Istanbul Uluslararası Tiyatro Festivali'nde, üç oyun ardı ardına tam 'on bir saat süren bir gösteri' olarak iki kez tekrarlanmıştır.

40. yaşı nedeniyle 1995 yılında “Murathan’95” adlı kitapta çeşitli ürünlerinden bir derlemeyi yayımladı. Bütünüyle özyaşamöyküsel bir malzemeden yola çıkan ilk anlatı kitabı “Paranın Cinleri”ni 1997'de yayımlamıştır. 2000 öncesinde çıkardığı tüm şiir kitaplarını içeren 13+1 toplamından sonra 2002 yılında yedi öykünün yedi kitapçık olarak bir kutu içinde yer aldığı “7 Mühür”ü yayımladı. 2005 yılındaki 50. yaşı nedeniyle de 50 Parça adlı kitapta üzerinde çalıştığı kitaplardan hikâye, şiir, deneme, oyun gibi farklı edebi türden parçaları bir araya getirdi. Sadece 2005 yılı için yapılıp baskısı yenilenmeyecek bir kitap oluşturdu. Kürtçeye çevrilen şiirlerini bir araya getiren “Li Rojhilatê Dilê Min / Kalbimin Doğusunda” kitabı Türkçe-Kürtçe olarak çift dilde basıldı. Büyümenin Türkçe Tarihi, Bir Dersim Hikâyesi gibi çeşitli yazarların katkılarıyla biçimlenen bağlamsal seçkiler hazırladı.

Mungan, bugüne değin çoğu 'Yeni Türkü' topluluğu tarafından seslendirilmiş olan şarkı sözleri yazmıştır. Yazdığı şarkıların Türkiye'nin önemli şarkıcıları, toplulukları tarafından yeniden seslendirilmesiyle oluşan ve 'tribute' sayılabilecek Söz vermiş şarkılar adlı 'cover' albümü 2004'te yayınlanmıştır.

Yazıları, şiirleri ve kimi kitapları bugüne değin İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, İsveççe, Norveççe, Yunanca, Fince, Boşnakça, Bulgarca, Farsça, Kürtçe ve Flamancaya çevrilerek çeşitli dergi, gazete ve antolojilerde yayımlandı.

Mungan, 1985'ten beri yaşadığı İstanbul’da 1988'den beri serbest yazar olarak çalışmaktadır.

9 Kasım 2023 Perşembe

Martin Eden

 



                                                       Yazar: Jack London

                                                       Orijinal Adı: Martin Eden

                                                       Orijinal Dili: İngilizce

                                                       Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları

                                                       Çeviren: Levent Cinemre

                                                       Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Eylül 2022, 26. Baskı

 

Jack London’ın yarı otobiyografik romanı Martin Eden, 20. yüzyıl başında sosyal ve ideolojik meseleler ağırlıklı içeriğiyle Amerikan edebiyatında büyük ölçüde kabul görmüştür. London farklı sınıflar arasındaki zihniyet ve değer farklarını gözlerimizin önüne sererken, statü ve servetin Amerikan toplumundaki hayati önemine işaret eder. Romanın ana temalarından biri, başarı ve refah yolunun sosyal sınıf farkı gözetilmeksizin herkese açık olduğu şeklinde özetlenebilecek Amerikan Rüyası’dır. Ya da bu idealin yarattığı muazzam hayal kırıklığı…

London, romanı bir sanatçının çıraklıktan olgunluğa geçiş sürecini işleyen Künstlerroman geleneğinde yazmıştır. Martin’in aşkı uğruna eğitimsiz genç bir işçiden başarılı ve rafine bir yazara dönüşüm mücadelesini anlatır. Kahramanı hedefine ulaştığında ise motivasyonunu ve heyecanını çoktan yitirmiş, trajik bir sona doğru sürüklenmektedir artık…

 

 

Yorumlarımız:  

Bu ay okuduğumuz “Martin Eden” beni her yönüyle etkileyen bir roman oldu.

Yazarı Jack London, çevirmeni Levent Cinemre ve baş karakteri Martin Eden sanki birbirinin içine geçmiş tek bir kişilik gibi. Cinemre, yazarın altı kitabını çevirmiş ve Jack London’un ruhuna bürünmüş adeta. Çevirmeni katıldığı bir programda izledim, sanki Jack London gibi düşünüyor, konuşuyor hareket ediyor gibi geldi. Başarılı bir çevirmen olmanın sırrını ise şöyle açıklıyor “Eğer yazar kendi yarattığı âlemin Tanrısıysa çevirmen de onun peygamberidir. Çevirmen Tanrının laflarını başkalaştıramaz, azaltamaz, çoğaltamaz.”

Gerçekten çok başarılı bir çeviri. Romanda adı geçen onlarca eser, bilim adamı, din adamı, filozof, sanatçı ismi kitabın arka bölümünde 145 dipnot olarak özenle açıklanmış. Bu dipnotlar eserin anlamını çoğaltıyor, okura farklı bakış açısı sunuyor.

Cinemre çevirisinin arka kapak yazısında “London, romanı bir sanatçının çıraklıktan olgunluğa geçiş sürecini işleyen Künstlerroman geleneğinde yazmıştır.” diyor. Jack London’ın yaşamından izler taşıyan roman Martin’in aşkı uğruna eğitimsiz genç bir denizciden başarılı bir yazara dönüşüm mücadelesini anlatır, aynı Jack London gibi.

Aslında bir aşk romanı da diyebiliriz Martin Eden’e. Onbir yaşında annesinin ölümünden sonra okulu bırakıp önce gazete dağıtıcılığı sonra denizcilikle uğraşan Martin Eden, burjuva sınıfından Arthur adlı genci bir çete kavgasından kurtarır.  Genç de onu ailesi ile tanıştırmak için yemeğe davet eder. Martin, eve adım attığı andan itibaren kendini hiçbir zaman ait olamadığı bir dünyada bulur. Arthur’un ablası Ruth ile tanışır ve ona âşık olur.  Ruth da bu güçlü kuvvetli, uzun boylu ve yakışıklı gençten hoşlanır. Devamında  “zengin kız fakir oğlan” filmi izler gibi Martin ile Ruth kavuşabilecek mi,  zengin kızın ailesi bu aşka izin verecek mi, fakir oğlan aradaki sınıf farkını kapatabilmek için hayallerinin peşinden mi gidecek yoksa kızın istediği gibi sabit maaşlı bir işe mi girecek sorularının yanıtlarını alacağınız bir aşk romanı gibi de okuyabilirsiniz.

Ama o geceki yemekte Martin sadece aşık olmamış iki sınıf arasındaki uçurumunda farkına varmıştı. Temelini romantizm oluştursada özünde felsefik ve sosyolojik derinliği olan romanda Jack London, işçi sınıfı ve burjuva sınıfı arasındaki farklılıkları, çatışmaları, sosyalizmi, bireyciliği, evrim fikrini sade, yalın ama güçlü cümlelerle bize anlatıyor.  Bunu da aşkı uğruna, İdealleri uğruna her türlü zorluğu göze alan, en kötü şartlara direnen, açlıkla mücadele ettiği zamanlarda bile vazgeçmeyen, kendine inanan bir adamın hikayesini anlatarak yapıyor.

Çevirmen Levent Cinemre, yazarı “tutkukulu gerçekçilik akımı”nın öncüsü olarak niteliyor. Yazar gerçekten de Martin Eden’in başarma tutkusunu, kendine olan inancını, özgüvenini çok gerçekçi aktarıyor okuyucuya. Burjuva sınıfı Martin’in yazar olabilmek için gerekli eğitimi almadığını düşünürken; kendi sınıfından insanlar da onun bir hayal peşinde koştuğunu düşünüyor, yaşamak için hayal kurmak değil çalışmak gerektiğini söylüyorlardı. Ama Martin kimseyi dinlemedi ve hayallerinin peşinden tutku ile gitti.

Bulunduğu konuma gelebilmek için onca mücadelenin sonunda şöhrete ve servete kavuşur ama ne yazık ki, artık ne olmak istediği burjuvaya ne de içinden çıkıp geldiği sınıfa ait hisseder kendisini... 

İşte bu noktada yazar hayatı sorgulatır hepimize… İnsan ne için yaşar? Adalet, para, güç, kazanmak, kaybetmek, sınıflar arası değer farklılıkları, hayaller, aşk…

Dolu dolu bir roman… Okuduğunuzda bakalım siz neleri sorgulayacaksınız??

 

 

2 Kasım 2023 Perşembe

Jack London

 


Jack London 12 Ocak 1876’da San Francisco’da doğdu. Gerçek adı John Griffith Chaney’dir.

 Annesi Flora Wellman spiritüalist bir müzik öğretmeniydi. Tahminen babası olduğu düşünülen William Chaney ise astrologdu. San Francisco Chronicle gazetesinin 4 Haziran 1875 tarihli yayınında çıkan bir habere göre Flora Wellman; William Chaney'nin bebeğin aldırılmasını istediğini, fakat onun bu talebi reddettiğini, bunun üzerine kendisini vurmaya kalktığını öne sürer. Ciddi bir yara almayan Flora, bu olaydan sonra geçici olarak akli dengesini yitirir. Doğumdan sonra bebeğin bakımı eski bir köle olan Virginia Prentiss'e verilir. Prentiss, London'ın hayatında anne imgesi olarak kalır. Aynı yılın sonlarına doğru Flora Wellman, Amerikan İç Savaşı gazisi John London ile evlenince, sonradan Jack olarak anılacak bebek John da onlarla birlikte yaşamaya başlar.

Jack ilkokulu Oakland'da okur. Henüz sekiz yaşındayken bir çiftlikte çalışmaya başlar. Binbir türlü sıkıntıyla ortaokul okuyan London, 14 yaşındayken iş ve eğitimi bir arada yürütemediği için okulunu yarıda bırakır ve Hickmott konserve fabrikasında günde 12-18 saat çalışmaya başlar. Bu ağır iş koşullarından kurtulmak için siyahi sütannesi Virginia Prentiss’den borç para alarak French Frank adındaki bir istiridye korsanından Razzle-Dazzle adlı şalopayı satın alır. Böylelikle o da bir istiridye korsanı olur.

1893 yılında Japonya sahillerine gitmek üzere Sophia Sutherland adlı fok balıkçısı uskunaya girer. Döndüğü zaman ülkesi 1893 Krizi’nin ve Oakland’daki işçi huzursuzluklarının etkisi altındadır. Bir Hint keneviri fabrikasında ve bir elektrik santralinde ağır iş koşulları altında çalıştıktan sonra serserilik yaşantısına başlar.

1894 yılında serseriliği nedeniyle Buffalo'daki Erie County Cezaevi'nde 30 gün hapis yatar ve “Yol” adlı kitabında bu hapishanedeki ortamı "düşünülemeyecek" korkunçlukta, "insanın düşebileceği en derin çukur" olarak tarif eder.

Serserilik ve denizcilik deneyimlerinden sonra Oakland'a döner ve Oakland Lisesi'ne kaydolur. Burada Aegis isimli okul dergisine birkaç yazısıyla katkıda bulunur. Bu yazılardan yayınlanan ilk eseri "Japon Kıyılarında Tayfun", denizcilik deneyimlerinin bir meyvesidir. Jack London Berkeley Üniversitesi'ne girmeyi çok ister ve 1896 yılında bir yaz dönemi yoğun ders çalıştıktan sonra başarır fakat maddi zorluklar yüzünden 1897 yılında ayrılmak zorunda kalır.

Okulu bırakmasına rağmen ilerleyen dönemlerde eline geçen Karl Marx, Charles Darwin, Nietzsche kitaplarını okudu. Bu yazarların fikirleriyle kendi dünya görüşünü yavaş yavaş oluşturdu. Oluşmaya başlayan fikirlerini eşzamanlı olarak yazmaya başladı.

25 Temmuz 1897'de London, kayınbiraderi James Shepard ile Klondayk Altın Avı'na (Klondike Gold Rush) katılmak üzere yola çıkar. İlk başarılı öykülerini de burada yazacak olan London, Klondayk'taki diğer birçok kişi gibi beslenme yetersizliğinden dolayı iskorbüt hastalığına yakalanır. Bu hastalık dişetlerinin şişmesine ve ardından dört ön dişini kaybetmesine neden olur. Aynı dönemde karın ve bacak kaslarındaki ağrılar da ona ıstırap verir. London, Klondayk'ın tüm güçlüklerine karşın hayatta kalmayı başarır ve bu çabası onun en iyi eserlerinden sayılan “Ateş Yakmak” adlı kitabını yazmasına esin kaynağı olur.

Jack London 20 yaşında sosyalizmi benimsedi. Bundan önce sağlıklı ve güçlü bünyesinden kaynaklanan bir iyimserliğe sahip, çok çalışan ve dünyaya olumlu gözle bakan bir kişiydi. Fakat "Nasıl Sosyalist Oldum” adlı makalesinde de belirttiği gibi halkın en alt tabakalarını daha yakından gördükçe sosyalist fikirleri oluşmaya başladı. İyimserliği ve ferdiyetçiliği yavaş yavaş söndü ve mecbur olmadıkça hiçbir zaman daha fazla çalışmamaya karar verdi. Yazılarında ferdiyetçiliğinin bünyesinden sökülüp çıktığını ve bir sosyalist olarak tekrar doğmuş olduğunu belirtir. London Sosyalist İşçi Partisi'ne ilk kez Nisan 1896'da katıldı. “Demir Ökçe” isimli romanı başta olmak üzere yazarın birçok eserinde sosyalist bakış açısını açıkça görebiliriz. Yazarın bu bakış açısı kuramcı veya entelektüel sosyalizmden değil, daha çok yaşam tecrübelerinden ve kendi içinden gelmektedir.

1898'de Oakland'a döndüğünde ciddi olarak yazdıklarını yayınlatma çabasına girer. Bu dönemi "Martin Eden" adlı romanında akıllara kazınacak bir biçimde anlatır. Yayımlanan ilk öyküsü "Yoldaki Adam" olan London, bu öyküsü için "Overland Monthly" ona yalnızca 5 dolar teklif edince yazarlık kariyerini sonlandırmanın eşiğine gelir. Ancak "The Black Cat" dergisi "A Thousand Deaths" adlı öyküsünü yayınlamak için 40 dolar ödeyince, kendi deyimiyle, "kelimenin tam anlamıyla paçayı kurtarır".

Tam da düşük maliyetli dergi üretimini mümkün kılan yeni basım teknolojilerinin çıktığı ve bunun sonucunda geniş kitleleri hedefleyen popüler dergilerin patlama yapıp büyük bir kısa öykü pazarının oluştuğu dönemde yazarlık mesleğine adım attığı için, yazarlık kariyerindeki zamanlama konusunda şanslıdır. 1900'lerde yazarlıktan 2.500 dolar kazanır.

Jack London 7 Nisan 1900'de, “Kurdun Oğlu”nun yayınlandığı gün, Bess Maddern ile evlenir. Bu evlilikten iki kızı olur ama bu beraberlik uzun ömürlü olmaz ve 1904’te boşanırlar.

1905'te Charmian Kittredge ile ikinci evliliğini yapar. Biyografi yazarı Russ Kingman, London'un ikinci eşi Charmian'ı "Jack'in ruh eşi, her zaman her konuda onun tarafındadır; mükemmel bir çift!" olarak tanımlar.

1910 yılında Jack London California Glen Ellen'da bir çiftlik satın alır. "Eşimin yanında, çiftlik bana dünyanın en güzel şeyi olarak gözüküyor." Diyen London, çiftliğin başarılı bir ticari girişim olmasını ister.

Jack London Hawai'yi son kez Aralık 1915'te ziyaret eder. Temmuz 1916'da çiftliğine geri dönen London, böbrek yetmezliği şikayetine rağmen çalışmaya devam eder. 22 Kasım 1916’da uyku sırasında vefat eder.

London yazarlık kariyeri boyunca elliye yakın kitap yazdı ve döneminin en çok okunan yazarlarından biri oldu. Yazdıkları, yaşadıkları etrafında şekillenmiş, sosyalizmin de etkisiyle toplumcu bir dünya görüşüne ulaşmıştır. En sevilen eserleri “Deniz Kurdu”, “Bitmeyen Kavga”, “Yaşamak Hırsı”, “Martin Eden”, “Beyaz Diş”, “Ay Vadisi” ve “Güneş Çocuğu”dur.

Jack London'ın külleri, eşi Charmian'ınkilerle birlikte, Glen Ellen, California'daki Jack London Eyalet Tarih Parkı'na gömüldü. Çok sade olan mezarda sadece yosun tutmuş bir kaya parçası dikilidir.

 


 


              16. "Sekiz Kitap Klübü " başlıyor.....

                       Kasım 2023 - Haziran 2024.......

                           Güzel kitaplar, güzel anılar dileğiyle....

23 Temmuz 2023 Pazar

Tatar Çölü

 



                                               Yazar: Dino Buzzati

                                               Orijinal Adı: Il deserto dei Tatari

                                               Orijinal Dili: İtalyanca                                          

                                               Yayınevi: İletişim Yayınları

                                               Çeviren: Hülya Uğur Tanrıöver                                           

                                               Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, 2023 – 26. Baskı

  

 

Yorumlarımız:

 

Sevgili okur

KK toplantı sezonumuzu kapatmadan, yani haziran ayında İtalyan yazar Dino Buzzati’nin Tatar Çölü romanını okuduk ve tartıştık. Yaz okuması için de Jack London’ın  Martin Eden kitabını seçtik. 20. yüzyılın en tartışılan romanlarından biri diye tanımlanan Tatar Çölü, 2. Dünya savaşı sırasında yazılmış, 1940’da ilk baskısı yapılmış. Daha sonra 20 farklı dile tercüme edilmiş ve uluslararası bir üne kavuşmuş. Kimi yorumcular romanın yarı otobiyografik bir yapıya sahip olduğunu belirtmişler. Gerçekten de yazarın ilginç bir hayat hikayesi var. Savaş muhabirliği dahil hayatı boyunca gazetecilik yapan Buzzati  aslında  gazetecilikten çok yazarlığı,  ressamlığı, resimli çocuk kitapları, tiyatro metinleri ile tanınır. Sessiz bir antifaşist olarak bilinen yazar kitaplarında ılımlı bir üslup kullanır. Kendisine İtalya’nın Kafka’sı denir. Kitap’ın çevirmeni ise aynı zamanda akademisyen olan Prof. Hülya Uğur Tanrıöver’dir. Sosyal bilim ve edebiyat alanında çok sayıda kitap ve makale çeviren Tanrıöver duru ve akıcı bir çeviri yapmıştır.

Modernist bir roman olarak adlandırılan Tatar Çölü, bazı bölümlerinde büyülü gerçeklikten de izler taşır. Yalnızlık duygusunu, bunun insanın iç dünyasına yansımalarını  derin analizlerle ortaya koyan kitap aynı zamanda birçok alegorik anlatımlarla bezenmiştir. Son derece yumuşak, bir o kadar akıcı ve merak uyandıran bir dili vardır. 

Romanın baş kahramanı G. Droga askeri okulu bitirince subay olarak ülkenin ücra bir köşesinde, bir çölün hemen kıyısında adeta kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeki Bastiani kalesine tayin edilir. Bundan hiç memnun olmayan Droga hemen başka bir askeri birliğe tayin olmak istemesine rağmen farklı nedenlerle bu kalede 30 yıl ömrünü geçirir ve sonunda ayrılmak zorunda kalır ve….(Romanın sonunun ne olduğunu özellikle yazmıyorum). İlk başlarda bir savaş çıkarsa meşhur olmak duygusu içinde yıllarını geçiren Droga daha sonraları askeri kurallarla çevrili alışkanlıklar, sıradanlığın kanıksanması, cesaretsizlık, kolaycılık, atalet, nedenini pek de umursamadığı sadece ‘beklemek’ duygusu içinde yıllarını geçirmiştir. Çok uzun durağan yılları anlatırken yazar bence çok fazla tekrar tuzağına düşmeden, hatta ‘şimdi ne olacak’ merak duygusunu hep canlı tutarak romanını kurgulamış ve simgelerle de yazısını renkli kılmıştır. Biz kitabı tartışırken hayata dair birçok konuya değindik, sorguladık. Bunların arasında şunlar vardı ve sizlere de düşünmeniz için tavsiye ederim: -insan hayatında kendi seçimleri mi yoksa şans/kader mi daha etkin? -yaşamda sonuç mu süreç mi önemli?  -‘kurallar kaousu önler’ ve ‘Kurallar yaratıcılığı öldürür’ önermelerinden hangisi yaşamda daha kritik?

Kişisel olarak ben şunu düşündüm: bir insanın ömrünü  bu kadar durağan geçirmesi çok acı. Hani derler ya ‘boşa geçen bir zaman./hayat’. Ancak sonra şunu da düşündüm: alternatif bir hayatın daha acımasız, daha renkli olacağını kim garanti edebilir? O zaman belki de Droga kaledeki yaşayabileceği kısacık dertsiz tasasız hayatını özleyecekti. Ne olursa olsun son sözüm yaşam daha iyisi için denemeye değer; cesaret ve güzel hayaller için mücadele kıymetli. Bu roman atalet içine düşmüş bir insanın hikayesini çok öz bir şekilde bize sunmuş. Herkese özellikle cesaretli olmaları için gençlere naçizane okumalarını  tavsiye ederim.

Renkli, sağlıklı nice YAZ lar dilerim….

Önemli sözcükler: ZAMAN, YALNIZLIK, HAYAT, BEKLEMEK.   Leyla

 

 


30 Mayıs 2023 Salı

Dino Buzzati


 

16 Ekim 1906'da İtalya'nın Belluno şehrinde dünyaya gelen Dino Buzatti, üniversitede Hukuk eğitimi almak için Milano’ya gitti.

Hukuk eğitimini tamamlamadan önce, Corriere della Sera gazetesinde haberci, redaktör ve özel muhabir olarak çalışmaya başladı. Edebi etkinliğine, “Bàrnabo delle Montagne” (Dağların Adamı Barnabo) adlı romanını yayımlayarak adım attı. 1933’te yayımlanan öyküleri ve daha sonraki yıllarda yayınlanan roman ve oyunlarıyla tanındı. 1935’te yayımlanan ikinci eseri “Il Seecreto del Bosco Vecchio” (Eski Korunun Gizemi) da daha sonraki eserlerinde hakim olan Kafka’ya özgü gerçeküstücü ve simgeci anlatım tarzının örneklerini içerir. 1940 Haziran’ında yayınlanan “Il deserto dei Tartari” (Tatar Çölü)’nde, sınırdaki bir kalede kurulu garnizonda kahramanlıklarını kanıtlamak için düşman saldırısı bekleyen bir bölük askeri konu alır. Buzzati, üç yıl bir savaş gemisinde görev yaptı. Savaş sonunda Tatar Çölü büyük ilgi gördü ve Buzzati’yi bir anda İtalya’nın önde gelen yazarlarından birine dönüştürdü. Uluslararası başarısı ise Tatar Çölü’nün “Le Desert des Tartares” adıyla 1949 yılında Fransa’da basılmasından sonra gerçekleşti ve eser kısa sürede yirmiden fazla dile çevrildi.

1953 yılında en başarılı oyunu kabul edilen ve İtalya Tiyatro Endüstrisi ödülünü alan, Tıp biliminin sağlıklı bir adamı  ölüme sürükleyişini anlatan, “Un Caso Clinico” (Klinik Bir Vaka) sahneye koyuldu. Bu oyun üç yıl sonra Albert Camus tarafından uyarlanarak Fransa’da sahneye koyuldu ve büyük başarı sağladı.

Dönemin çoğu sanatçısı gibi çok yönlüydü. Gazeteciliğin yanı sıra edebiyat alanında farklı türlerde ürün vermiş, öykülerinin yanında roman, oyun, şiir, müzikaller için libretto yazmıştır.

Kendine özgü mizah anlayışıyla kurguladığı, gerçek ile gerçeküstü arasında salınan, bazen tekinsiz anlatı evrenleriyle tanınır.

Oysa Buzzati’nin hayal gücü salt yazı düzlemiyle sınırlı kalmamıştı. Kendi sürreal imgeler dünyasını tuvale de taşımış, dahası ömrü boyunca kendini bir yazardan ziyade bir ressam olarak tanımlamıştır.

Ressam Buzzati’nin sanatsal yaratımını üç evreye ayırmak mümkün. Birinci evre, 1923-1930 arasında sembolizmin ağır bastığı üretimlere işaret eder. Yaptığı resimlerde figüratif sembolizmin izleri daha belirgindir.

Olgunluk dönemi olarak tanımlanabilecek ve en özgün çalışmalarına imza attığı 1964-1972 yılları arasında ise yapıtlarına İtalyan pop art’ın çizgileri yansır.

Buzzati, 1958 yılında Milano’da ilk resim sergisini açtı ve 1960 yılında bilimkurgu türündeki tek romanı olan “Il Grande Ritratto”yu (Yaşamdan da Üstün), yine aynı yıl “İl Mantello” (Pelerin) yu oyununu yayımladı. 1963’te yayımlanan beşinci ve son romanı olan “Un Amore” (Bir Aşk) de orta yaşlı bir işadamının delişmen bir genç kıza olan tutkunluğu anlatılır. 1966 yılında, dünyaca ünlü öyküsü, “Il Colombre” (Colombre), elli bir seçme öyküsünün yer aldığı bir seçkide yayımlandı.

1969 yılında, Orpheus’un modern bir çeşitlemesi kabul edilen “Poema a Fumetti” (Çizgi Roman Biçiminde Şiir) adlı resimli romanı yayımlandı ve büyük ilgi gördü. 1971 yılında “Le Notti Difficili” (Zor Geceler) adıyla, öykülerinin altıncı basımı yapıldı. Bu, aynı zamanda Buzzati’nin, hayattayken yayımlanan son kitabı oldu.

Buzzati modern toplum insanının endişe ve umutsuzluk dolu hayatını işlemiştir. Gerçeküstücü ve simgeci anlatım biçimi ve ürkütücü imgelemi yoğun Kafka etkileri taşır.

28 Ocak 1972’de Milano’da öldü.


Oğullar ve Sevgililer


                                              

                                                Yazar: D.H. Lawrence

                                               Orijinal Dili: İngilizce

                                               Çeviren: Tülin Nutku

                                               Yayınevi: Can Yayınları

                                               Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Aralık 2019 - 5.Baskı

 

Oğullar ve Sevgililer, hem Kuzey İngiltere’de bir madenci kasabasında yaşayan Morel ailesinin, hem de başkahramanı Paul Morel’in romanıdır. Ama daha çok da, Paul Morel ile annesi Gertrude Morel arasındaki karmaşık ilişkinin romanı.

Bayan Morel, kaba saba bir adam olan, içkiye düşkün kocasında aradıklarını bulamayınca, tüm umutlarını oğullarına, özellikle de Paul’a bağlar. Buyurgan annenin dayanılmaz sahiplenme duygusu, Paul’un yaşamını baştan sona etkileyecek, yalnızca babasıyla olan ilişkisine değil, âşık olduğu iki kadınla ilişkilerine de egemen olacaktır.

Ülkemizde genellikle Lady Chatterley’in Sevgilisi romanıyla tanınan ünlü İngiliz yazar D. H. Lawrence’ın başyapıtlarından Oğullar ve Sevgililer, büyük ölçüde otobiyografik özellikler taşır. Romanın başkahramanı Paul Morel, birçoklarınca Lawrence’a benzetilmiş, sarhoş gezen madenci baba ve ona direnen güçlü anne tiplerinin de açıkça yazarın kendi anne ve babasını andırdığı ileri sürülmüştür.

9 Mayıs 2023 Salı

D.H. Lawrence

 


David Herbert Lawrence 11 Eylül 1885’te Nottinghamshire bölgesindeki Eastwood kasabasında doğdu. Maden işçisi bir babayla, orta sınıftan öğretmen bir annenin ortanca oğluydu.

Lawrence’in çocukluğu yoksulluk içinde geçti. Küçük yaşta zatürreeye yakalandı. Zayıf, hastalıklı bir çocuk olarak büyüdü. Kültürlü, olgun bir kadın olan annesine çok düşkündü. Annesi de oğlunu elindeki imkanlar nispetinde iyi yetiştirmeye çalıştı. Lawrence de annesi gibi öğretmen olmayı aklına koymuştu. Öğrenimini de buna göre yaptı.

Burslu olarak sürdürdüğü ortaöğrenimini on altı yaşındayken bıraktı. Kısa bir süre bir imalathanede kâtiplik yaptı. 1901’de geçirdiği ağır zatürreeyi atlattıktan sonra, Derbyshire ve Nottinghamshire bölgelerindeki çeşitli ilkokullarda öğretmen yardımcılığında bulundu. 1906’da bir burs kazanarak Nottingham Üniversitesi’ne girdi, iki yıl okuyup öğretmenlik sertifikası aldı. 1908’de Londra yakınlarındaki Croydon’da öğretmenlik yapmaya başladı, ilk şiirleri ve kısa öyküleri ertesi yıl saygın edebiyat dergilerinden The English Review’da çıktı.

İlk romanı “White Peacock” (Ak Tavuskuşu) 1911’de yayınlandı. Ama Lawrence bu başarısından sevinç duyacak halde değildi. Ömrü boyunca ona destek olan ve her türlü derdine deva bulmaya çalışan annesi bir ay önce ölmüştü. Lawrence, annesinin ölümünden sonra uzun bir bocalama devresi geçirdi. Daha sonra hayatını kalemiyle kazanmaya karar verdi ve çalışmaya koyuldu ve The Trespasser (Günahkâr Ruhlar)’ı yayınladı.

191 l’de zatürreesi tekrarlayıp onu uzun süre öğretmenlikten alıkoyunca, 1912 başlarında aslında pek bağdaşamadığı bu uğraşı bıraktı, Croydon’dan ayrılarak Nottingham’a döndü. Daha sonra Almanya’ya, arkasından da İtalya’ya gitti. Burada Sons and Lovers (Oğullar ve Sevgililer)’i bitirdi. Ya­rı oto­bi­yog­ra­fik bir ro­man olan Oğullar ve Sevgililer, Law­ren­ce’ın ken­di ya­şamöy­küsünü, genç bir adamın an­ne­siy­le iliş­ki­si ve bu iliş­ki­nin baş­ka ka­dın­lar­la iliş­ki­le­ri­ni nasıl et­ki­le­di­ğiy­le il­gi­li güçlü bir psi­ka­na­li­tik in­ce­le­me­ye dönüştürüyor­du.

1913’te İngiltere’ye geri döndü. Londra’da yayıncı Edward Garnett, eleştirmen Middleton Murry ile eşi öykücü Katilerine Mansfield gibi edebiyat dünyasının kalburüstü adlarıyla tanışıp dostluk kurdu. Bunu izleyen bir iki yıl boyunca ülkesiyle İtalya arasında sık sık gidip geldi.

David Herbert Lawrence, sevdiği kadınla evlendikten sonra birkaç yıl devamlı çalıştı. Özel hayatını bir türlü düzene sokamamıştı. Sevdiği kadınla evlenmesi iç huzursuzluklarını gidermeye yetmemişti. Üstelik Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması, yazarın maneviyatını adamakıllı bozmuştu.

Eylül 1915’te çıkan The Rainbow’ın (Yağmur Kuşağı) on beş gün içinde toplattırılması Lawrence’ı çok üzdü. Bloomsbury Grubu (adını Londra’nın aynı addaki ünlü semtinden alan bir sanatçılar grubu) çerçevesinde filozof Bertrand Russell’la birlikte verecekleri savaş karşıtı bir dizi konferansın gerçekleştirilemeyişi ise, kırgınlığını daha da artırdı. 1917’de Cornwall bölgesinde oturdukları sırada eşiyle birlikte casuslukla suçlanıp kentten kovulunca, ülkesinden iyice soğudu. 1919’da İngiltere’den ayrıldı ve üç kısa ziyaret dışında bir daha geri dönmedi. Bundan sonra ölümüne değin Seylan, Avustralya, Meksika, İtalya, İsviçre ve Fransa gibi ülkelerde değişik sürelerle yaşadı.

Aşık Kadınlar (Women in Love) roman, 1920; Sea and Sardinia (Deniz ve Sardunya) gezi notları, Kayıp Kız (Lost Girl) roman, 1920; (Tait Memorial Edebiyat Ödülü), England, My England (İngiltere, Benim İngilterem) öyküler, 1922; Aa-ron’s Rod (A’un Kavalı) roman, 1922; Fantasia of the Unconscious (Bilinç-dışı Fantesizi) denemeler 1922; Studies in Classic American Literatüre (Klasik Amerikan Edebiyatı İncelemeleri) 1923; Kangaroo (Kanguru) roman 1923; The Boy in the Bush 1924, St. Maour (1925). Meksika’ya yerleşmeyi denediği yıllarda Kanatlı Yılan romanını yazdı (The Plumed Serpent) 1926, son gezi kitabı : Mornings in Mexico (Meksika Sabahları) 1927. Bu arada bir de öykü derlemesi: The Woman Who Rode Away (Kaçan Kadın) 1928. Sağlığında Floransa’da özel olarak basılan (İngiltere’de ancak 1960’da yayımına izin verildi) son romanı da bu yılların ürünü oldu: Lady Chatterley’in Sevgilisi (Lady Chatterleys’s Lover) 1928. Bu eser, cinselliğin insan yaşamındaki önemini vurgulayan öteki romanlarını hepsinden daha çok etki yarattı: Adını ölümsüzlüğe ulaştırdı. Birkaç kez filme alındı, tüm dünya dillerine çevrildi.

Bu arada bir yandan yazmayı sürdürürken, bir yandan bol bol resim yaptı. Tutulduğu verem hastalığından kurtulamayarak 2 Mart 1930’da Fransa’da, Nice yakınlarındaki Vence kasabasında öldü.

Veremden ölünce ardından yayımlanmayı bekleyen birçok ciltlik edebiyat birikimi bıraktı: Mr. Moon (roman, öl.s. 1984), Nettles (Isırganlar) şiir, 1930, Apocalypse (Mahşer), denemeler, 1931. 





11 Nisan 2023 Salı

Siddhartha

 



                                               Yazar: Hermann Hesse

                                               Orijinal Dili: Almanca

                                               Çeviren: Kamuran Şipal

                                               Yayınevi: Can Yayınları

                                               Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Ekim 2022 - 59.Baskı

 

"Genel olarak herkesçe kabullenilmiş Buddha imgesini aşan bir Buddha yaratmak, daha önce eşine rastlanmamış, büyük bir başarıdır. Siddhartha, benim gözümde, Kutsal Kitap'tan kat kat üstün bir ilaçtır..." 20. yüzyılın en büyük romancılarından Henry Miller'a bu sözleri söyleten Siddhartha, 1946 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Alman yazar Hermann Hesse'nin başyapıtıdır. 1. Dünya Savaşı'nı izleyen yıllarda insanları yaşamlarını yeniden kurmaya çağıran, Doğu gizemciliğini yücelten Siddhartha, kuşaklar boyunca nerdeyse bir "kutsal kitap" gibi okunmuştur. Siddhartha'da Buddha'nın yaşamının ilk yıllarını şiirsel bir üslupla anlatan Hesse, insanın öz benliğini bularak uygarlığın yerleşik biçimlerinden kurtulmaya çalışmasını işler. "Bu kitapta," der, "tüm dinlerde, insanların benimsediği tüm inanış biçimlerinde ortak olan yanı, tüm ulusal ayrımları aşan, tüm ırkların, tüm bireylerin benimseyebileceği şeyi yakalamaya çalıştım."

 

Yorumlarımız:

 

Herman Hesse Siddhartha romanını 1922’de kaleme almış , o günden bu güne kadar bir çok dile çevrilmiştir. Özellikle 1960’lar da Amerika’da Budizm ve Zen Budizm felsefesinin patlama yapması kitaba olan yoğun ilgiyi artırmıştır .

Siddhartha ‘da Hesse insanı birey olma vasfıyla ele alır. 18. yy Almanya’sında ortaya çıkan Bildungroman örneklerindendir. Bildungromanlarda romanın başkahramanının yaşamı çocukluktan varmak istediği hedefe ulaştığı olgunluk yıllarına kadar anlatılır. Fiziksel ve ruhsal yönden yaşadığı aşamalar ayrıntılı bir şekilde biyografik olarak okuyucuya aktarılır .

Siddhartha bir yol hikayesidir. Siddhartha’nın ruhsal yönden öz ben arayışı, dönüşüm ve bilgeliğe ulaşmak için çıktığı fiziksel ve ruhsal yolculuğu anlatır.

Brahman soylu bir ailenin iyi yetişmiş çocuğu Siddhartha, geleceğin bilge kişisi ve rahibi olarak yetiştirilmiş olmasına rağmen öğrendikleri kendine yetmemekte iç huzuru bulamamaktadır. Amacı olan bilgeliğe ulaşmak için iç sesine uyar, arayış yolculuğuna çıkar. Bu yolculukta ona birlikte büyüdüğü arkadaşı Govinda eşlik eder. İlk olarak kentten geçen Samanalara katılırlar. Onlarla aç, susuz, yorgun, çile hayatı yaşarlar. Siddhartha çok geçmeden fark eder ki öğrendikleri geçici bir arınmadır .

Gotama adlı bir bilgenin var olduğu haberini alırlar ve onun öğretisine katılırlar .

Gerçek bir Buddha olan Gotama’nın öğretiside Siddhartha’ya yeterli gelmez. Govinda Buddha ile yoluna devam ederken Siddhartha oradan ayrılır .

Geceyi ırmak kıyısında bir kulübede geçirir. Orada gördüğü rüya, bilgeliğe ulaşma çabasının yönünü manevi olandan maddi olana yöneltir ve karşıtlığın birliği bütünlüğü için kente yani maddi hayata doğru ırmağın karşısına yönlenir. Irmak burada bir sınırdır manevi hayat ve maddi hayat arasında.

Kentte maddi hayata dair her şeyi en dibine kadar yaşar. Bu sırada gördüğü ikinci rüya ona maddi dünyayı terk etmesi gerektiğini işaret eder.

Irmak kıyısına dönen Siddhartha hayatına son vermek isteği duyar ve uykuya dalar. Uyku onun için arınma ve yenilenme yaratır, yeniden yaşama döner. Manevi ve maddi yolculukları sonrasında ruhsal uyanış yaşar. Irmak kıyısında kayıkçı Vasudeva ile yaşar.Vasudeva onun bilgelik yolunda ırmağa ve kendi iç sesine kulak vermesi için yol göstericisi olur.Siddhartha özbenliğine ulaştığında Vasudeva görevini tamamlamış olur, ırmak kıyısını terk eder.

Romanın sonunda dostu Govinda ile yeniden karşılaştığında ona söyledikleri romanın özüdür.  ”Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelikle mucizeler yaratılabilir ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez”. Ruhsal bütünlük bireye özgü ve yaşanarak elde edilir.

Bu yolculukta karşına çıkan herkes ve her şeyden birer öğretmenmiş gibi ders alıp, Evren’in birlik ve bütünlüğünü, tüm zıtlıkları ile mükemmellik, kusursuzluk anlamındaki “Om” olduğunu anladığında ruhsal bütünlüğe ulaşır.

Roman 148 sayfa oldukça kısa , akıcı , rahat okuna bilen , bir o kadar da her satırında felsefik düşüncelerin olduğu okumaktan sıkılmayacağınız bir kitap.

 

 

 

 

 


31 Mart 2023 Cuma

Hermann Hesse

 



2 Temmuz 1877’de Almanya’nın Württemberg eyaletine bağlı Calw şehrinde doğmuştur. Hristiyan bir misyoner aileden gelmekle beraber tutucu ve entelektüel bir aile ortamı içinde büyümüştür. Annesi ve babası annesi Maria Gundert’in (1842–1902) doğduğu Hindistan’daki Basel Misyonu’nda görevliydi.

Hesse, çok yaratıcı bir çocuk olduğu gibi güçlü bir ifade mizacına da sahipti. Yeteneği daha erken yaşlarda fark edilmiştir. Şiire ilişkin herhangi bir fikir eksikliği olmayıp harika resimler yapardı.

1881’de aile beş yıllığına Basel’e taşınmıştır. Burada Hesse’nin okuduğu keşiş okulu vardı. Baba Johannes, 1882’de vatandaşlık hakkını elde etmesiyle bütün aile İsviçre vatandaşlığına geçebilmiştir. Aile Temmuz 1886’da yine Calw’e geri dönmüştür. Hesse burada Calw Latin Okulu’nda 2. sınıfa başlamıştır. Bu okuldaki başarısından sonra Hesse 1891 yılında evangelik ve teolojik seminere Maulbronn’da katılmıştır. Ama kısa bir süre sonra isyankâr karakteri nedeniyle bu seminerden kaçmıştır.

Çeşitli kurumlar ve okullar arasındaki macera yolculuğunun başlamasıyla, anne ve babasıyla şiddetli tartışmalar içerisine girmiştir. Hermann Hesse kötü bir dönem geçirmiş ve 20 Mart 1892 tarihli mektubunda da intihar düşüncesini dile getirmiştir. İntihar girişiminde bulunduktan sonra, Mayıs 1892’ta Bad Boll isimli enstitüye yatırılmıştır. Carl Jung’un öğrencisi Lang’ın tedavi ettiği Hesse’nin ruhbilime ve Jung’a duyduğu ilgi bu durum sonrasında körüklenerek iç dünyasının zenginleşmesine neden olmuştur.

Eğitim sistemindeki kısıtlamalar ve misyoner babasının dinsel baskıları Hesse’yi çok rahatsız ediyordu. Bu yüzden kendi yolunu bulmak için uzun süre mücadele etmek zorunda kalan Hesse, 1894 yılının yaz başlarında Calw şehrindeki saat kulesi fabrikasında 14 ay kadar makinist çıraklığına başlamıştır. Lehim yapan Hermann Hesse, işin mekanik yapısından bunalmış ruhunda çıkış noktaları aradığı bir dönemde edebiyata yönelmiştir.

Hesse kendi ayakları üzerinde durmak adına ve ailesinden herhangi bir maddi yardım almamak için Heckenhauer isimli kitapçıda 1895 -1898 yılları arasında çalışmıştır. Hesse, 1898 yılının sonbaharında şiirlerini bir araya getirdiği Romantik Şarkılar (Romantische Lieder) isimli eserini yayınlamıştır, 1899 yılının yazında da “Eine Stunde hinter Mitternacht “ (Gece yarısının bir saat ardında) adlı düzyazılardan oluşan eserini çıkarmıştır. Eserlerin her ikisi de ilgi görmemiştir.

1904 yılında Hesse’nin edebi şöhreti kendinden 9 yaş büyük Basler’li fotoğrafçı Maria Bernoulli ile evlenmesine ve Konstanz gölünde olan Gaienhofen’e yerleşmesine imkân sağlamıştır. Bu evliliğinden Bruno, Hans Heinrich ve Martin olmak üzere üç oğlu doğmuştur. Hesse Gaienhofen’de, 1906 yılında yayımlanan, “Çarklar Arasında” adlı ikinci romanını yazmıştır, okul ve eğitim dönemindeki deneyimlerini bu eserinde edebi olarak işlemiştir.

1910 yılında sonraki romanı “Gertrud” beklenen ilgiyi görmemiştir. Romanının başarısızlığı ve evliliğinde deki problemlerden uzak durabilmek için Hesse, Hans Sturzenegger ile 1911 yılında Sri Lanka ve Endonezya’ya büyük bir tatil gerçekleştirmiştir.

1914 yılında I. Dünya Savaşı başladığında Hesse savaşmak için Almanya Büyükelçiliği’ne gönüllü olarak başvurmuştur. Ancak sağlık sorunları nedeniyle bu işe elverişsiz bulununca Kızılhaç için çalışmaya başladı. Babasının 1916 yılındaki ölümü, 13 yaşındaki oğlu Marti’nin Menenjite yakalanması ve karısının gittikçe artan şizofreni hastalığı nedeniyle Hesse savaş tutsaklarının bakımı için üstlendiği görevini bırakmak zorunda kalmış ve psikolojik tedaviye yönelmişti.

1922 yılında Hesse’nin “Siddharta” adlı Hint romanı piyasaya çıkmıştır. Bu romanında Hint kültürüne olan ilgisini ve ailesinden öğrenmiş olduğu Budist felsefesini konu almıştır. Bir sonraki büyük eseri 1925 yılında yayımlanan “Kurgast” ve 1927 yılında yayımlanan “Die Nürnberger Reise” (Nürnberg Seyahati) adlı eseri ironi fikirler ima eden otobiyografik öykülerdi. Bu eserlerde, 1927 yılında yayımlanan "Bozkırkurdu" (Der Steppenwolf) adlı en başarılı Hesse romanının geleceğini haber vermekteydi.

İkinci Dünya Savaşı sırasında hem Naziler, hem de antifaşistler tarafından sert şekilde eleştirilen Hesse’nin makalelerini yayımlamaya hiçbir Alman gazetesi cesaret edemedi. Hesse’nin siyasi tartışmalardan ve İkinci Dünya Savaşının korku bildirimlerinden zihinsel olarak kaçışı 1943 yılında İsviçre’de basılan “Boncuk Oyunu” romanın malzemesi oldu. 1946’da ona edebiyat dalında Nobel ödülü verilmesinin gerekçesini Nobel Edebiyat Komitesi  “Daha cesur ve etkili bir biçimde gelişen ve klasik hümanizmin ideallerini biçimin yüksek bir sanatı gibi aynı şekilde ortaya serip derine dalarak oluşturulan eseri için” olarak açıklamıştır.

İkinci Dünya Savaşından sonra Hesse’nin üretkenliği yeniden başladı. Anlatılar ve şiirler yazmış, ama roman yazmamıştır.

Uzun zamandır kan kanseri olduğunu bilmeyen Hermann Hesse 9 Ağustos 1962’de beyin sektesinin sebep olduğu uykusundayken öldü ve iki gün sonra Montagnola yakınlarında yer alan  Sant’Abbondio mezarlığında toprağa verildi.