4 Nisan 2020 Cumartesi

Isabel Allende




Isabel Allende 1942 yılında Peru’nun başkenti Lima’da doğar. Babası Tomas daha sonraki yıllarda Şili’nin başına geçecek olan Salvador Allende’nin kuzenidir. Annesi Francisca Llona Barros'tur. Isabel henüz üç yaşındayken babası Tomas ortadan kaybolunca annesi üç çocuğunu alıp kendi ülkesine, Şili’nin başkenti Santiago’ya geri dönüp ailesinin yanına yerleşir. Annesi yeniden evlendiğinde, bir diplomat olan üvey babası Ramon’la birlikte Lübnan’a giderler. Beyrut’ta eğitimine devam eden Isabel, on altı yaşına geldiğinde ailesiyle birlikte1958'de ülkesine döner.
Liseyi bitirdikten sonra Tarım ve Gıda Örgütünde (FAO) sekreter olarak çalışmaya başlar ve uzun bir süre bu görevini sürdürür.
1962 yılında, mühendislik eğitimi gören erkek arkadaşı Miguel ile evlenen Isabel bir yandan evinin kadını olmaya çalışırken bir yandan da çeviriler yapmakta, gazete ve dergilerde çalışmaktadır. Evlendikten hemen sonra kızları Paula, ardından da oğulları Nicolas dünyaya gelir.
Bu dönemde Paula isimli feminist bir dergide on beş günde bir köşe yazısı yazmak üzere işe girer. “Mağara adamınızı medenileştirin” isimli bu köşe tamamen kadınlara yönelikti ve erkekleri nasıl eğitmek, medenileştirmek gerektiğini oldukça komik bir şekilde salık veriyordu.
Allende bir yandan dergide yazmaya devam ederken bir yandan da televizyon programları yapıyordu. Bu programlar o dönemde oldukça popülerdi. 1971 yılında ‘El Embajador’
(Büyükelçi) adıyla kaleme aldığı tiyatro oyunu 1973 yılında Santiago’da sahnelendi. Aynı yıl, bir çok Şilili gibi Isabel Allende’nin de hayatı değişti.
Tarihin kaydettiği en eli kanlı diktatörlerden biri olan General Pinochet, Amerikan istihbarat örgütü CIA ile birlikte gerçekleştirdiği askeri darbe sonucunda 11 Eylül 1973 günü Şili’nin başına geçerken, ülkenin seçilmiş başkanı Salvador Allende de çarpışarak ölür. Aradan iki yıl geçmeden, soyadı nedeniyle sürekli ölüm tehditleri alan Isabel, çareyi kocası ve iki çocuğu ile birlikte Venezuella’ya kaçmakta bulur.
Her şey 8 Ocak 1981 günü başlar.
Sürgünde kendine yeni bir hayat kuran Isabel, Caracas’da gazetecilik yaparken çok sevdiği dedesinin ağır hasta olduğunu öğrenir. Ülkesine geri dönmesi ve dedesini ziyaret etmesi mümkün değildir. O gün Isabel kalemi eline alır ve yazmaya koyulur. Bir yıl boyunca neredeyse her gün annesine bir mektup gönderir. Sonunda bu mektuplar bir roman haline gelir ve ortaya “Ruhlar Evi – House of Spirits” (1982) çıkar.
İlk romanı ile gelen şöhretle yazarlık kariyerine güçlü bir giriş yapan Isabel gazetecilik mesleğini terk eder ve kaderinin ona açtığı yolda yürümeyi sürdürür. ilk romanının ardından Şili’deki politik cinayetleri ele alan “Of Love and Shadows”, ardından hikayeler anlatan bir kadının hayatını konu alan “Eva Lun”a (1987) ve “Eva Luna Anlatıyor” (1989) yayınlanır.

1987’de ilk kocası Miguel Frias’dan ayrılan Isabel Allende, kitap tanıtımı için gittiği Kaliforniya’da bir akşam bir grup insanla yemeğe çıkar. Karşısında Of Love and Shadows kitabından çok etkilendiğini söyleyen bir dul Avukat oturmaktadır. Bir gece sonra ilk beraberliklerini yaşarlar. Ardından Isabel Venezuella’ya uçar, kızına ve oğluna ne yapmak istediğini açıkladıktan sonra San Francisco’ya geri döner ve ilk evliliğinden doğma çocukları ile başı fena halde dertte olan bu yakışıklı avukatla, Willie Gordon ile evlenir.

Her şey yoluna girmişken, Isabel Allende’nin telefonu bir gün yeniden ansızın çalar.

Erkek arkadaşı Ernesto ile yeni evlenen yirmi sekiz yaşındaki kızı Paula aniden rahatsızlanmış ve koma halinde hastaneye kaldırılmıştır. Derhal uçağa atlayıp İspanya’ya giden Allende kızına yanlış teşhis konulduğunu ve yeterli ihtimamın gösterilmediğini düşünen bir annenin içgüdüsüyle kızını Madrid’den alıp Kaliforniya’ya götürür. Artık bir hastanede yirmi dört saat gözetim altında tutulan Paula için tıbben yapılabilecek bir şey de pek kalmamıştır. Çaresizlik içinde geçen o bir yıl boyunca Isabel kendini yeniden yazmaya verir. Bu kez de yattığı yerde şuursuz bir şekilde nefes alıp veren kızına seslenmektedir acılı anne. Çektiği sıkıntıları, yaşadığı karmaşık duyguları, içinden taşan öfkeyi, ana yüreğinde kabaran yakıcı isyanı, acıyı okurlarıyla paylaşacaktır Isabel. Yazarın en çok ilgi gören, adından en çok söz ettiren eserlerinden biri olan “Paula”, kızının ölümünden üç yıl sonra, 1995’de yayınlanır.

“Aphrodite” (1998) ve “Kaderin Kızı’nın – Daughter of Fortune” (1999) ardından “Yüreğimdeki Ülkem – Portrait in Sepia” (2000) yayınlanır. Bu romanları, hikâyelerini ergenlik çağına geçiş yapan torunları ile birlikte oluşturduğu bir dizi fantastik çocuk kitabı izler.

2019 yılı temmuz ayında yine Amerikan vatandaşı olan Roger Cukras’la evlenen Isabel Allende’ye göre on sekizinde aşık olmakla yetmiş beşinde aşık olmak arasındaki tek fark birlikte yaşanacak ve paylaşılacak zamanının sınırlı oluşudur.

Allende, Büyülü Gerçeklik akımının en güçlü kadın isimlerinden biri olarak kabul edilir. Kitaplarında okurlarını geçmişlerini araştırmaya yönlendirir,bu yolla kendilerini bulmalarına yardımcı olur. Kendi hayatını, inançlarını ve en özel yaşanmışlıklarını okuyucuyla paylaşır. Bunu büyülü ve gerçeküstü öğeleri gerçeklerle ve Latin Amerika tarihiyle harmanlayarak ustalıkla yapar. Onun kitaplarında başrolde genelde kadınlar vardır. Anne/kız ilişkilerini de hemen hemen bütün romanlarında tekrarlayan güçlü, sevgi ve şefkat dolu, ölümden sonra bile devam eden ilişkiler olarak dikkat çeker. Bunda genç yaşta kaybettiği kızı Paula’nın ve kendi annesi Panchita’yla olan yakın ilişkisinin etkisi çoktur.
Isabel Allende’nin çalışmaları boyunca, sayısız kadın kahraman buluruz. Örneğin, “Canavarlar Kenti”nde, bir kadın baş karakter olmadığı halde, çok temel bir role sahiptir.
Şilili yazarın bir diğer önemli özelliği Latin Amerika ile ilgili düşünceleridir. Latin Amerika adetleri, gelenekleri, mevcut ikilemleri ve yerel kabileleri her zaman ona ilham kaynağı oldu. Isabel Allende, dünyanın güzelliği ve her toplumun çekici yanı için minnet doluydu.


Isabel Allende, eserleri otuz beş dile çevrilmiş, kitabının 70 milyondan fazla satılmasıyla birlikte, dünyanın en çok okunan İspanyol yazarı kabul edilmiştir.




23 Mart 2020 Pazartesi

Otomatik Portakal

                                         

                                               Yazar: Anthony Burgess
                                               Orijinal Adı: Clockwork Orange
                                               Orijinal Dili: İngilizce
                                               Yayınevi: İş Bankası Yayınları
                                               Çeviren: Aziz Üstel
                                               Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Eylül 2019, 31. Baskı

“Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum…” Karabasan gibi bir gelecek atmosferi… Geceleyin sokakları terörize eden, yaşamları şiddet üzerine kurulu gençler ve bu hikâyenin anti-kahramanı Alex... Yayımlandığı günden bu yana “kült roman” özelliğini kaybetmeyen Otomatik Portakal’ın 15 yaşındaki kahramanı, “iyi ya da kötü nedir?”, “İnsan özgür iradesiyle kaderini seçebilir mi?” gibi soruların yanıtlarını kurcalarken, şiddet dolu sahnelere Beethoven’ın, Mozart’ın müziği eşlik ediyor; Alex ve “çete kardeşleri” Pete, Georgie ve Aptalof, yarattıkları yepyeni dilin kelimelerini okurun zihnine kazıyorlar. Ünlü yönetmen Stanley Kubrick tarafından 1971’de filme de çekilen Otomatik Portakal tüm zamanların en sarsıcı romanlarından. “Cockney dilinde (İngiliz argosu) bir deyiş vardır. ‘Uqueer as as clockwork orange’. Bu deyiş, olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi anlamına gelir. Bu çok sevdiğim lafı, yıllarca bir kitap başlığında kullanmayı düşünmüşümdür. Bir de tabii Malezya’da ‘canlı’ anlamına gelen ‘orang’ sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, rengi ve kokusu hoş bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin, tam da anlatmak istediğim duruma, Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikâyeye çok iyi oturduğunu düşündüm.” - Anthony Burgess -  (Tanıtım Bülteninden)

Yorumlarımız:
Anthony Burgess’in Otomatik Portakal kitabı Alex’in  15 yaşından 18 yaşına kadar şiddet dolu hayat hikayesini kendi ağzından anlatan bir roman. Daha sonrası hayal gücünüze kalmış. Dolaysıyla bu kitabı okumak yürek istiyor. En azından benim için öyle oldu. Sanki otomatiğe bağlanmış gibi insanların kötü yüzü ya da kötü insanlar dünya döndükçe bu kötülüklerini, vicdansızlıklarını, acımasızlıklarını tekrar edip duruyorlar. Bu durumdan en çok politikacılar faydalanıyorlar ve kendi çıkarları için Alex’i kobay olarak kullanıyorlar….
Uzun zamandır bu kadar mutsuz ve umutsuz bir roman okumamıştım. Üstelik yazarın kalemi o kadar kuvvetli, tasvirleri o kadar kanlı-canlı ki insan okurken daha da fazla etkileniyor, adeta yaşıyor, ürküyor. Onun için bu roman benim için tam bir ‘kara kitap’ (bu terimi ben yakıştırdım. Edebiyatçılar kara mizah veya distopya diyorlar). Burgess meraklı kişiler bu kitabı okuyabilirler. Ben, içinde umutlar olan, insanlığın iyi yüzünü de gösteren kitaplar okumayı tercih ediyorum…. LEYLA


Merak edipte, okuyamadığım romanlardan biri olan Otomatik Portakal’ı okumak bu ay kısmetmiş.
İnsanı insan yapanın özgür iradesi olduğu, yoksa otomatik bir portakala dönüşeceğini yani, özgür iradeyle seçilen kötülüğün bile beynin yıkanması, zorlama veya başka bir yolla mecbur bırakılan bir iyilikten daha mı iyi olduğu irdeleniyor romanda.  Kendin için seçimini özgürce yapabilmek en önemlisi bence. Bizim güzel atasözlerimizden birinin dediği gibi zorla güzellik olmuyor.
Ama romanın sonunda, “bu zorbalıklar ergenlik yıllarında yapılır ben 18 oldum artık olgunlaştım iyi insan olmalıyım” diyen Alex’e inanıp inanmamak veya nasıl bir “iyi insan” olacağı tüm yaşadıklarından sonra sizin hayal gücünüze kalıyor.

Kısa bir roman, okuması da rahat ama okurken yapılan zorbalıklar sizi çok rahatsız ediyor ve isyan edip kızdığınız çok zaman oluyor. Yine de, 1962 yılında yazılmış ve 1971 yılında da Stanley Kubrick tarafından filme çekilerek kült olmuş bu romanı okumanızı tavsiye ederim. NURİZER

Zulüm, eziyet, acımasızlık  yazıyla insana ancak bu kadar hissettirilerek anlatılabilir. Bu anlamda yazarı gayet başarılı buldum. Ama  tüyler ürpertici olaylar zincirini düşünüp kaleme almak, okuyana bu denli hissettirebilmek her yazarın başarabileceği bir vasıf olmasa gerek. Onun için, eser kült romanlar arasında yer aldı galiba.
18 yaş altı gençlerin yaşadıkları feci, kötü olayları, haydut karakterlerini canlandırmış yazar. Özellikle, annesi ve babasıyla yaşayan romanın kahramanının acımasız gençlik hikayeleri, aile ilişkileri ele alınmış.
Fakat esas ilginç olan siyasilerin nasıl toplumu eğitme yerine baskılamaya çalıştıkları, kişiliklerinden uzaklaştırarak kendi taleplerini, doğrularını empoze etmeye çalışmaları onları mekanikleştirerek yaşamlarını değiştirmeleri anlatılmaya çalışılmış. Bir gurubun tepkisi de gençlerin yaptıkları yanlış olsada uyutarak, baskıyla yapılan iyileştirmenin geçersiz  olduğu yolunda. Eserde papazın düşünceleri gibi.

Romanı okuduktan sonra filmini seyrettim. Biraz konsept farklıydı. Ama yine de roman kadar etkileyici ve dehşete düşürücü değildi. Bu da bana yazarın kuvvetli kalemini hatırlattı.  Pek tercih etmeyeceğim bir tarz olsa da,  okunulan her eser bir kazançtır. Lütfen okuyun roman hakkında  siz  karar verin. ZELİHA





4 Mart 2020 Çarşamba

Anthony Burgess





Anthony Burgess, 25 Şubat 1917 tarihinde Harpurhey, Manchester, İngiltere’de dünyaya geldi. Annesi Elizabeth Burgess, babası Joseph Wilson’dur. Asıl adı John Burgess Wilson’dır. Annesi bir yaşında iken öldüğünden teyzesinin yanında büyüdü.
1937 ve 1940 seneleri arasında Manchester Üniversitesi'nde İngiliz edebiyatı ve sesbilim öğrenimi gördü.
Otuz yaşlarına kadar en büyük arzusu besteci olmak olan Anthony Burgess bir senfoni dahil, çok sayıda müzik eseri besteledi. 1940 ile 1946 seneleri arasında İngiliz ordusunda yer aldı. 1946-1950 tarihleri arasında Birmingham Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. 1950 yılında bir ortaokul öğretmeni olarak çalışmaya başladı. Öğretim görevlerine ek olarak sporu denetledi ve okulun drama topluluğunu yönetti. Boş zamanlarında bir dizi amatör tiyatro etkinliği düzenledi.

1954 yılından 1959 yılına kadar İngiliz Sömürgesi olan Malaya ve Borneo'da bir öğretmen ve Eğitim Bakanlığı görevlisi olarak çalıştı. Bu dönemde konusu Malaya’da geçen üç roman yazdı.

41 yaşında İngiltere'ye döndüğünde beyninde bir tümör olduğunu ve bir yıl içinde öleceğini öğrendi.
İlk karısı Llewela Jones'in geçimini sağlamaya kararlı olan Burgess o bir yıl içinde beş roman birden yazdı. Kendisine yanlış teşhis konulmuş olduğu anlaşıldıktan sonra da aynı hızla yazmayı sürdürdü. Aralarında Otomatik Portakal (Bilgi, 1996) adıyla Türkçe'ye çevrilmiş A Clockwork Orange, Nothing Like The Sun ve The Malayan Trilogy'nin de bulunduğu 16 roman, beş eleştiri kitabı, çeşitli senaryoları ve çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Romancılığının yanı sıra gazetecilik, eleştirmenlik ve dilbilim çalışmaları da olan Burgess, çağdaş İngiliz edebiyatının en verimli yazarlarından biridir. Türkçe'de ayrıca Piyanoçalanlar (YKY, 1996) adlı kitabının yanı sıra Altıkırkbeş tarafından yayımlanan Gizli Hava Müzesi (1995) adlı derlemede de bir öyküsü bulunmaktadır.

Anthony Burgess’ın klasik müziğe olan yakınlığını Otomatik Portakal’da hissetmek mümkün. Ancak Mozart ve Deyyuslar’da yazarın bestecilere, eserlere ve klasik müzik tarihine hakimiyeti apaçık ortaya çıkıyor . Günümüzde bile çok satanlar listesinde yer alan Otomatik Portakal 1971 yılında Amerikalı yönetmen Stanley Kubrick tarafından sinemaya uyarlanmıştır.

1970 – 1972 yılları arasında iki yıl ABD‘de yaşadığı zamanlarda Princeton Üniversitesi‘nde ve New York City College görev yaptı.
 1975 yılında Monako‘ya yerleşti. Daha sonra memleketi İngiltere‘ye Londra’nın dış banliyösü Twickenham’a taşındı.

Anthony Burgess, 1942 yılında Llewela Jones ile evlendi. Paolo Andrew Burgess Wilson (d. 1964-ö. 2002) adında bir oğlu vardır. Eşi Mart 1968 yılında öldü. Eylül 1968 yılında ikinci eşi Liana Burgess ile evlendi ve ölene kadar evli kaldı.
Anthony Burgess, 22 Kasım 1993 tarihinde Londra‘da 76 yaşında akciğer kanseri nedeni ile ölmüştür.

28 Şubat 2020 Cuma

Portakal'ın Yüzyılı





                                                 Yazar: Enis Batur
                                                 Yayınevi: Doğan Kitap
                                                 Editör: Özge Açıkkol
                                                 Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Aralık 2015- 1.Baskı

Enis Batur, Türkiye'de zenginliğin ölçütünü sanatla değiştiren Portakal ailesini Raffi Portakal'a soruyor.
Yol haritasını Enis Batur'un çıkarttığı uzun soluklu bir söyleşinin ürünü olan Raffi Portakal | Portakal'ın Yüzyılı'nda Enis Batur ve Raffi Portakal, İstanbul'un sanat ve kültür ortamına odaklanan, antikalar, Osmanlı eserleri ve büyük ustaların tabloları arasında dolaşan koleksiyonerler, meraklılar, zanaatkarlar ve esnaflardan söz açıyor. Osmanlı'nın son döneminden günümüz Türkiyesine uzanan bir yolda zevk, merak, ustalık ve kültür kavramlarını, müzayedeleri, sergileri ve müzeleri tartışan kitap, 1914'ten bugüne günlük hayatın içine sızan sanat tutkusunun dönüşümünü gözler önüne seriyor. 

Yorumlarımız:

Şubat ayı için kitap seçim tartışmamız çetin geçmişti. Portakal’ın Yüzyılı kitabını okuyup, tartışmamızı bitirdiğimiz zaman bile bu kitabı KK için uygun bulmadığını söyleyen birçok arkadaşımız oldu. Ben ise okuduğum için çok memnunum, çünkü sanatla ilgili öğrendiğim en küçük bilgi kırıntısı bile beni mutlu kılıyor. Kitap esas olarak Raffi Portakal’ın Enis Batur ile yaptığı 19 seanslık nehir söyleyişi sonucunda ortaya çıkmış. Birçok editden sonra oluşan metinler bence gerek dili gerekse anlatımı açısından çok başarılı. Okurken akıp gidiyor. Zaman zaman tekrarlara rağmen sürükleyici, merak uyandırıcı.

Dört kuşaktan oluşan portakal ailesinin 100 yıllık öyküsünü anılarla anlatan kitap için Enis Batur bir röportajında ‘bu bir aile öyküsü değil kültür taşıyıcılığı’ demiş. Gerçekten Raffi Portakal’ın büyükbabasının kapalı çarşıdaki küçük bir dükkanda  başlayan antikacılık ( mobilyalar, goblenler, avizeler, hatlar, porselenler, tuğralı gümüşler, mushaflar vs) ve kısmen müzayedecilik işi zamanla çok gelişmiş ve nesilden nesile aktarılmış. Portakal Kültür ve Sanat Evi (PKSE) özellikle Osmanlı objeleri antikacılığı ve  müzayedeciliğinin yanı sıra sergi düzenlemeleri, dergicilik ve sanat danışmanlığı gibi  birçok konuda faaliyet gösteren  Türkiye'nin en büyük  kültür ve sanat evlerinden biri haline gelmiş.

Bu kitap bence de tarihsel bir belge niteliğinde. Çünkü 1914-2014 dönemini kapsayan 100 yıllık zaman diliminde PKSE nin konusuna giren aktiviteleri okurken o dönemin toplumsal, sosyal ve ekonomik yapısını, antika eserlerin ve resim ticaretinin gelişimini, bu konuda aktif olan kişileri ve aileleri , diğer taraftan Portakal ailesindeki baba-oğul ve usta-çırak ilişkilerini gözlemlemek mümkün. Zenginliğin prestij kazanmak için yeterli olmadığını, sanata yapılan yatırımın da sadece potansiyel bir zenginlik kaynağı değil prestij kazandırmak amaçlı olduğunu kitap satır aralarında vurgulamakta. Bu arada ülkemizdeki sözden yazıya geçirme/belgeleme sorunlarını, arşivleme yetersizliğini, Osmanlı eserlerinin nasıl yurt dışına kaçırıldığını, son yıllarda gittikçe artan eksper bulmadaki güçlükleri, modern sanata eğilimin  artması sonucu klasik sanata olan ilginin görece azaldığını kitap belirtiyor. Bu özellikleri ile de dokümanter niteliği taşıyor.

Portakal ailesinin 100 yıl boyunca dört kuşak gösterdiği başarıda genel olarak antikacılığa ve sanata merak, profesyonellik, alıcıda güven duygusunun yaratılması, araştırmacı yaklaşım, yurt dışı ticari ilişkiler, kuvvetli iletişim becerileri, sıkı sosyal ilişkiler, ticaretle sanatı kesiştirme becerisi, yüksek EQ, kırmızı çizgilere(eski para, ikona, toprakaltı objelerin alıp satılmaması) / prensiplere sıkı sıkıya bağlılık sayılabilir. Kitapta bu başarı hikayesinin nasıl devam edeceğine dair bir ipucu ise yok, ama bence bir endişe açıkça yazılmasa da var.

Yazımı gene Enis Batur’un bir sözü ile bitirmek istiyorum:
Ev ve eşya insan hayatının, ama yoksul ama zengin, candamarlarıdır’… LEYLA


Portakal ailesi, dört nesil Osmanlı'nın sonu cumhuriyetin ilk yılı ve bu günlere kadar ülkemizde antika eşya üzerinde kendini geliştirerek hizmette bulunmuş bir aile. Hatta özellikle koleksiyonerlik, özel müzecilikte teşvikleri ile antika eserlerin ülkemizde kalmasında ve yurtdışından geri kazanılmasında destek olmuş, yönlendirici olmuşlardır.
Benim açımdan bu kitap yaşadığım ülkede antika eserler, koleksiyonerlik, bedestenlerden, kapalı çarşıdan özel müzeciliğe kadar, birçok konuda aydınlanma mı sağladı. Her ne kadar zenginleşen insanlar başlangıçta evlerini, zenginliğin belgesi olarak antika eşyalarla, sanat eserleriyle doldursalar da, bunların tespiti kayıt  altına  alınması,  ülke dışına çıkmasının engellenmesini sağlamıştır.  Bunu hepimiz için bir aydınlanma olarak görüyorum.
Okunması kolay , akıcı bir anlatımı olan kitap, kitap kulübü açısından  edebi olarak tartışılacak bir kitap değilse de,  bizlere katkıları inkar edilemez. Bu anlam da zorunluluk olmasa belki tamamını bile okuyamazdım. Onun için kitabı seçen Leyla'ya  teşekkürüm var.

Portakal ailesini o zamanın zengin ve entelektüelleriyle  ilişkilerini Yüksel arkadaşımızın davetiyle Söğüt'teki evindeki toplantıda tartışmak, ardından uyanan doğada renk renk çiçekler, badem ağaçları arasında dolaşmak çok keyifliydi. Teşekkürler arkadaşım. ZELİHA




19 Şubat 2020 Çarşamba

Enis Batur




Enis Batur, 28 Haziran 1952'de Eskişehir’de doğdu. Eski Hava Kuvvetleri Komutanı ve senatör Muhsin Batur’un oğludur. İlkokulu Eskişehir Dumlupınar İlkokulunda, ortaokulu İstanbul’da okudu ve İstanbul Saint Joseph Lisesinde başladığı lise öğrenimini Ankara Atatürk Lisesinde tamamladı. Lise öğrenciliği sırasında Ulus gazetesinde sinema sayfasını yönetti. Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde başladığı yüksek öğrenimini Paris Sorbonne Üniversitesi'nde 1976 yılında tamamladı.
Yazı yaşamına sinema ve müzik eleştirileriyle başlayan Batur'un ilk yazısı bir film eleştirisi (Adada Şenlik) Eylül 1970’de Ulus gasetesinde yayımlandı. “Bir Ortaçağ Yalnızlığı” isimli ilk kitabı ise 1973’te yayımlandı. M.E.B. Yayın Dairesi başkanlığını (1979-1980), Milliyet’in kültür servisi ve yayınları yöneticiliğini (1983-1984), Milliyet Büyük Ansiklopedi’nin (1986) ve Dönemli Yayıncılık’ın genel yayın yönetmenliğini (1987-1988) yaptı; 17 yıl Türkiye'nin en büyük yayınevlerinden bir olan YKY nin yönetim kurulu başkanı olarak çalıştı.
Yazı, Oluşum, MEB, Tan, Gergedan, Şehir, Sanat Dünyamız, Kitap-lık, Cogito, Arredemento Dekorasyon, Fol gibi Türkiye’de önemli olan dergilerin oluşumunu sağladı. TRT’de yayın danışmanlığını yaptı; Açık Radyo’nun kuruluşuna katkıda bulundu ve “Şifa, Şifre, Deşifre” programını gerçekleştirdi; UNESCO’nun “Göreme’den İstanbul’a kültür mirasımız” kampanyasını (1984) yönetti.
Şiir, kültür, felsefe, sanat, günlük, anlatı, siyaset, modernizm, doğu-batı izlekleri gibi konularda yazılar yazmıştır. Yazar, şair, eleştirmen, yayıncı, gezgin, akademisyen gibi etiketlerle anılabilecek bir isimdir. Yayınlanmış 25 şiir, 20 eleştiri, 8 ansiklopedi çalışması, 3 söyleşi, 23 deneme, 8 roman ve anlatı, 14 gezi, 10 antoloji, 18 de farklı farklı türlerden eserler olmak üzere toplamda 129 kitabı mevcuttur.
Şiir ve İdeoloji kitabıyla Türk Dil Kurumu 1980 Deneme Ödülünü, Perişey ile 1993 Cemal Süreya Şiir Ödülünü, Opera I-4004 ile 1996 Altın Portakal Şiir Ödülünü, Imago Mundi ile 1999 Sibilla Aleramo Şiir Ödülünü (İtalya) kazandı.
Aralık 2017'den beri Kırmızı Kedi Yayınları'nın Genel Yayın Yönetmenliği'ni yapmaktadır.