Moderatör: Leyla etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Moderatör: Leyla etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2026 Cumartesi

Savaş ve Savaş

 



                                                Özgün adı: Háború es Háború

Yazar: László Krasznahorkai

Orijinal Dili: Macarca                                               

Çeviri: Gün Benderli

İlk Yayın Tarihi: 1999

Kapak Tasarımı: Utku Lomlu

Yayınevi: Can Yayıncılık

 

Macaristan’daki bir kasabada arşivcilik yapan Korin, sıradan belgelerin içinde eski bir elyazması keşfeder. Savaştan kaçmak isterken bir başka savaşa yakalanan dört arkadaşın efsanevi hikâyesini anlatan bu elyazması Korin’i derinden sarsar. Belgeyi çalar ve “ebediyete iletebilmek” için internete geçirmeye, bunu da dünyanın merkezinde, New York’ta yapmaya karar verir.

Karakterinin bulduğu elyazmasındaki kadar efsanevi ve sarsıcı bir anlatım sunuyor László Krasznahorkai okurlarına Savaş ve Savaş’ta. Hissedip de bir türlü adlandıramadığımız, yakınımızdayken bile algılayamadığımız anlamların peşindeki bir adamı, hayattaki amacını gerçekleştirebilmek için tüm imkânsızlıkların üstesinden gelen bir adamı anlatıyor. Ve amaçsız kaldığında hissedeceği ölümcül soğukluğu.


Yorumlarımız:

 

Sevgili okuyucu,

Şubat ayında Macar yazar Laszlo Krasznahorkai (‘LK’) nin 1999 da yazdığı Savaş ve Savaş kitabını okuyup, toplantımızda tartıştık. Gün Benderli’nin Macarca’dan özenle yaptığı çeviri sayesinde bu çetrefilli ve zaman zaman iç karartıcı kitabı en azından  bu açıdan zorluk çekmeden okuduk. Genel olarak ‘kasvetli ve vizyoner’ edebiyatıyla tanınan yazarın  2025 yılında Nobel Edebiyat ödülü almış olması kitabı seçmemizde önemli bir unsurdu.

Roman kurgusu bakımından çok ilginçti: adeta farklı iki öykü iç içe geçmiş şekilde, katman katman  ilerliyordu. Anlatım tekniği açısından uzun sayfalara yayılacak kadar nefezsiz cümleler, paragraflar ve iç monologlar ile doluydu. Kitabı üçüncü şahıs konuşuyordu. Roman farklı tarihlerde hatta yüzyıllarda gel gitlerle ilerliyordu, bu bakımdan algılanması özellikle son bölümlerde daha da zordu. Ancak, yazarın bu yazış şekli, romanın baş kahramanı Kolin’in karmaşık ruh haline adeta bir fon oluşturmakta çok başarılı olmuştu. Kısacası kitap stil ve kurgu açısından çok farklı idi ve edebiyat çevrelerine göre bu roman daha çok ‘geç modernizm’ in bir örneğiydi. 

İçerik olarak roman adeta iki sarmal öykü halinde ilerliyordu. Birinci öykü Macaristan’da bir kasabada arşivcilik yapan György  Kolin’in günümüzdeki hayatı özetlenmişti. Bir gün çalıştığı yerde gizemli bir el yazması bulan Kolin bu yazmayı okur ve çok etkilenir. Kendisi için hayatın hiçbir anlamı olmadığına inanan ve devamlı intiharı düşünen Kolin bulduğu el yazmasını dünyanın merkezi olarak gördüğü New York’ta internette yayınlayarak arkasında bir sonsuzluk izi bırakmayı planlamaktadır. Hem bu dünyadan kaybolmayı isteyip, hem de hiç silinmeyecek bir iz bırakmak gibi iki zıt fikri kendinde toplayan Kolin’i yazar son derece başarılı bir şekilde kağıda dökmüştür. Kolin bu amaçla çeşitli serüvenler geçirerek ilk önce New York’a sonra İsviçre’ye geçmiştir. Ve bu ülkelerde Colin’in öyküsü farklı olaylara gebedir…..

İkinci öyküde ise yazar el yazmasındaki dört iyi arkadaşın ve uğursuzluğuna inanılan bir kişinin 15. Ve 19. yüzyıldaki ve  farklı mekanlardaki yaşamlarını, kronolojiyi göz ardı ederek yazıya dökmüştür. Bu hikayelerde savaşlardan, yıkımlardan, belalardan  kaçışlar, kısaca insanoğlunun tarihle yüzleşmesi vardır. Ancak yazar bu iki ana öyküyü ayrı ayrı ortaya koyarken, hiçbir kesişme noktası belirtmemişken (Kolin’in el yazmasındaki öyküyü sevmesi dışında) romanın bütünlüğünü bozmadan her ikisini farklı katmanlar olarak tek romanda birleştirmekte başarılı olmuştur. Bir okuyucu olarak beni etkileyen bunları karanlık bir filmin parçalarını kesintisiz seyrediyor gibi olmamdı. Bu filmde yalnızlık duygusu, parasızlık, kadının çilesi, alkolizm, dolandırıcılık hatta kötü şehirleşme ve kaotik yaşam vardı. Ne yazık ki umut pek yoktu. Araştırma yaparken yazarın şu cümlesine rastladım: ‘Edebiyatın görevi dünyayı güzel göstermek değil, gerçeğin tüm ağırlığıyla karşılaşmaktır’

Benim düşüncem romanlar ağırlıklı olarak bir kurgudur ve insanların umutla da beslenmesi gerekir. Yazar buna umutsuzluk değil yüzleşme disiplini demiş. Bence biraz zorlama bir tanım. Hiç ışığı olmayan karanlık dehlizler çok yorucu. Tıpkı bu roman gibi.

Karanlığa karşı ışığımızın hiç sönmemesi, iyiliğin hep galip gelmesi, umudun hiç yitmemesi dileğiyle…  LEYLA


14 Nisan 2025 Pazartesi

Kazkafanın Kitabı

 




                                               Yazar: Yiyun Li

                                               Orijinal Adı: The Book of Goose

                                               Orijinal Dili: İngilizce                                     

                                               Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları

                                               Çeviren: Nuray Önoğlu                                          

                                               Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, 2024 – 1. Baskı

 

“Bir yarım portakalla bir başka yarım portakal birleşse bir tam portakal etmez. İşte benim hikâyemin başladığı yer burası. Kendini bıçağa layık görmeyen bir portakal ve kendini bıçağa dönüştürmeyi asla hayal etmemiş bir portakal. Kesmek ve kesilmek; o zamanlar ikisi de ilgilendirmezdi beni.”
Ekim 1952. Fabienne ve Agnès, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yorgun düşmüş Fransız taşrasında yaşayan iki arkadaştır. Ele avuca sığmaz, gözü kara Fabienne dağlarda çobanlık yapmakta, sevimli ve uysal görünen Agnès ise okula devam etmektedir. Ama ikilinin görünenin aksine kendilerine has oyunlarla ve pek de ciddiye almadıkları planlarla dolu bir dünyası vardır. Bir gün Fabienne, bu planlardan birini hayata geçirmeye karar verir: Birlikte bir kitap yazacak ve bu kitabı Agnès’in adıyla yayımlatacaklardır.

Yorumlarımız:

 

Sevgili Okur,

2025in Mart ayında yazarı gibi ilginç olan bir kitap okuduk: Kazkafanın Kitabı. Çin asıllı olan yazar Yiyun Li  bağışıklık bilimi uzmanı olduktan sonra ABD’ye göç etmiş ve orada yazarlığa adım atmıştır. Birçok hikaye ve romanlar yazan, edebiyat ödülleri kazanan yazar    Kazkafanın Kitabı ile Pen/Faulkner ödülünü kazanmıştır. Kitabın başarılı çevirmeni ise Nuray Önoğlu’dur.

İlk bakışta kitap kolay okunan, sürükleyici, bazen hayallerle dolu/fantastik bir roman gibi görünüyor. Ancak okuma ilerledikçe değişik kurgusu, veciz cümleler içeren bölümleri, derin karakter analizleri, insan ilişkilerinin çeşitliliği, çok sayıda karakterin varlığı, bir
o kadar ölümlerin, bir dolu seyahatin sayfaların arasına ustalıkla serpiştirilmesi, insan hayatına aklın, duyguların, hayallerin, ilişkilerin ve tabii ki kaderin birbiri içine geçerek yaşam dengesi veya dengesizliğinin oluşturduğu gerçeği ile karşılaşıyoruz. Bu yapı ve anlatım yazarın bize ne kadar farklı, dokunaklı, derinlikli bir sunum ve okuma deneyimi sağladığını gösteriyor.

Roman İkinci Dünya Savaşı sonrasında Fransa’nın küçük bir kasabasında yaşayan aynı yaştaki iki yakın arkadaşın, Agnes ve Fabienne’nin 1952-1966 arasındaki 14 yıllık hayat döngüsünü anlatmaktadır. Kitap sonu baştan belli bir kurgu ile yazılmıştır: Agnes ABD’de eşi ile sakin bir yaşam sürerken, Fransa’daki annesinden bir mektup alır ve arkadaşı
27 yaşındaki Fabienne’nin doğum sırasında hem çocuğunu kaybettiğini, ardından da öldüğünü öğrenir. Kitap bu noktadan itibaren Agnes ile Fabienne’nin 13 yaşındaki Fransa kırsalındaki hayatlarına döner. Aslında bu iki çok yakın arkadaş birbirlerinden çok farklı karakterlerdir. Fabienne lider, Agnes itaat eden konumundadır. Sıkıcı kırsal yaşamlarında bir gün bir kitap yazmaya karar verirler. Fabienne romanı dikte eder, okullu olan Agnes ise onu kağıda döker. Kasabadaki posta müdürünün yardımı ile kitap Paris’te basılır. Kitabın yazarının Agnes olması Fabienne tarafından karar verilir. Ve Mutlu Çocuklar adlı bu kitapla Agnes meşhur olur. Kitabın adı ironiktir: Romanda nerdeyse hiç mutlu çocuk yoktur…

Daha sonra bu çok samimi iki arkadaşın yolları ayrılır ve çok az görüşebilirler. Hayat onları farklı zamanlarda farklı şehirlere hatta farklı kıtalara savurmuştur. Agnes ABD’de yaşamaktadır. Fabienne ise çocukluğunun geçtiği kasabaya geri döner ve 27 yaşında hayata veda eder.

Bence kitap birçok bakımdan çok ilginçti. Sayılarla anlatılabilen bir özelliği vardır: romanda her ne kadar ana karakterler iki kız arkadaş olsa da toplam 45den çok karakterin adı geçmiştir; 23 ölüme/intihara/asılmaya rastlanır; 20ye yakın Fransa, İngiltere, ABD’i kapsayan kapsayan seyahat vardır; kitabın içinde üç kitap oluşmuştur.
Bu rakamlara bakınca roman çok yoğun ve karmaşık gibi görünür; halbuki okurken bu yoğunluk hiç hissedilmez. Bence burada önemli olan bu rakamların yazarla ilişkisidir. Yazar roman yazarken kendi hayatından, deneyimlerinden tamamen çıkıp, yepyeni bir yazı ortaya çıkardığını röportajlarında söyler. Halbuki bence hemen her yazar kendi deneyimlerinden etkilenir ve bunları romanlarda görür, hissederiz. Mesela Kazkafanın Kitabı romanındaki intihar ve ölümler bize Yiyun Li’nin intihar girişimlerini ve oğullarının ölümlerini; seyahatler yazarın ABD’ye göç hikayesini ve orada farklı şehirlerdeki yaşam tecrübesini, iki arkadaşın roman yazma arzusunu Yiyun Li’nin meslek değiştirecek kadar kuvvetli yazı yazma dürtüsü ile ilişkendirebiliriz.

Beni romanda en çok etkileyen iki arkadaşın da sevgiden yoksun ailelerde büyümesi ve bunun sonucunda iki çok zıt karakter olmalarına rağmen hayatı belki de daha çekilebilir kılmak için birbirlerine yaslanarak, destek alarak yürütmeleri. Diğer taraftan beni en çok şaşırtan olay ise, bu kadar yakın iki arkadaşın çocukluktan olgunluğa geçtiği dönemlerde artık bağlarının neredeyse tamamen kopması ve Fabienne’nin ölümünde Agnes’in gösterdiği, daha doğrusu hiç göstermediği duygusallık. Bu zıtlıklar daha basit haliyle tüm kitapta var bence: mesela, gerçek-kurmaca, disiplin-özgürlük, taşra-büyük kent, yoksul-varsıl, yaşam-ölüm gibi…

Son cümle: Her insanın bir hayatı vardır. Bu döngü baştan kurgulanamaz. Hayat sadece kaderin yönlendirmesi ile değil, aynı zamanda insanın kendi seçimleridir. LEYLA


Bu romanla ilgili Mart ayında yaptığımız toplantıda kulüp üyesi arkadaşlarımdan ilk defa  yazımı zenginleştirmek, farklı açılar oluşturmak için bir cümlelik yorum istedim. Aşağıda bu yorumları sunuyorum:

BEYZA: İkinci dünya savaşı sonrası,  zor koşullar içinde, kırsalda yaşayan iki genç kızın zengın hayal dünyalarıyla oluşturdukları, o günün koşullarına göre mucizevi sayılan kitap yazma serüveni ve ardından iki arkadaşın beraberliklerindeki gelgitlerin yaşamın bütününe yansımasını anlatan sıradışı bir roman.

DEMET: Nonconformist olan iki kızın büyüme hikayesi.

IŞIL: Konu basit, kitap yalın, çok sade, minimal, ancak karakter tasvirleri/görseli çok kuvvetli, adeta canlı. Senaryo olabilir, film çekilebilir…

NURİZER: Arkadaşlarım sayesinde, toplantıdaki tartışmalardan sonra sevdiğim bir kitap oldu.

UFUK: İki farklı ruhun birbirleriyle etkileşimi, dönüşümü, değişimi. Bu süreçte aslında farklı insanlık hallerinin de tartışılması.

YÜKSEL: Hayat ile ölüm arasındaki mesafe çok kısa…

ZELİHA: İki farklı karakterden doğan ahenk; zıtların buluşması.

  


23 Ocak 2024 Salı

Saç Örgüsü

 



                                                 Yazar: Laetitia Colombani

                                                 Özgün Adı: La Teresse

                                                 Orijinal Dili: İtalyanca

                                                 Yayınevi: Yan Pasaj Yayınevi

                                                 Çeviren: Gülşah Ercenk

                                                 Basım Yeri / Tarihi: İstanbul,Ekim 2023, 17.Baskı

 

Üç kadın. Üç hayat. Üç kıta…

Tek bir talep: özgürlük!

İtalya. Giulia, babasının atölyesinde çalışan genç bir kadın. Babasının geçirdiği kaza sonrası nesillerdir faaliyet gösteren, aile yadigârı o atölye ile ilgili bir gerçekle karşı karşıya kalıyor. Giulia’nın iki seçeneği var: Ya içinde sıkıştığı koşullardan kurtulmanın yolunu bulacak ya da orada boğulacak.

Kanada. Başarılı ve tanınmış Avukat Sarah, çalıştığı hukuk bürosunda uğruna ömrünü harcadığı terfinin arifesinde bir şey fark ediyor: bir hastalık. Tüm kariyer planları alt üst olmak üzere.

Hindistan. Smita, kast sisteminin en alt tabakası olan “Dalit”lerden biri. Tek bir hayali var: Kızını, içinde bulundukları yoksul ve acınacak hayat koşullarından kurtarıp okula gönderebilmek.

Birbirlerinden habersiz ve ayrı dünyalarda yaşayan Giulia, Sarah ve Smita’nın hikâyesi bu. Kapağını açacağınız bu kitapla önünüze serilecek olan; birbirlerine ne kadar yürekten ve eşsiz bağlarla bağlı olduklarını bilmeden, kaderlerine razı olmayıp savaşmaya karar veren üç kadının umut ve dayanışmayla dokudukları hayatları.

 

Yorumlarımız:

 

Bu ay Fransız yazar Laetitia Colombani’nin ki kendisi aynı zamanda senarist, yönetici, oyuncu imiş, ve Gülşah Ercenk’in dilimize çevirdiği Saç Örgüsü adlı romanı okuduk. Kitapta üç kıtada, farklı sosyal yapıdaki toplumlarda yaşayan, dini, dili ve en önemlisi örf ve adetleri çok ayrı olan üç kadının hayat mücadelesinde  bitmeyen güçlerine, azimlerine, kararlılıklarına  odaklanılmış. Bu  kısa roman, belki de okunması  kolay, dili sade, karakter tanımları çok canlı, herhangi bir toplumda da farklı boyutlarda görülebilecek kadın hikayelerinden oluştuğu için çok satmış: Fransa’da bir milyon satışa ulaşmış, 40 dile çevrilmiş ve 9 ödül almış.

Bu kadınlar Hintli Smita, İtalyan Giulia ve Kanadalı Sarah. Hint geleneklerindeki kast sisteminin bile dışındaki Dalit yani Dokunulmaz gurubundan olan Smita’nın ve kocasının hayatı insan onurunu ayaklar altına alacak kadar acı ve çarpıcı. Bu ailenin tek kızı olan Lalita’yı eğitim alabileceği, özgürce yaşayabileceği bir hayata kavuşturmak uğruna köyden kaçıran annenin hikayesini yazar müthiş anlatmış; adeta film seyreder gibi gözümüze, yüreğimize akıtmış. İkinci hikaye 20 yaşındaki Giulia’nın iflas etmekte olan bir ailenin düzlüğe çıkması için olan çabasını, aile baskısına direnmesini, sevdiği Sih gencinden ne olursa olsun vazgeçmemesini anlatırken bize  kadının o yaşta aklını kullanabilme yetisini, gücünü, kararlılığını gösteriyor. Son hikaye Sarah’ın,  en gelişmiş ülkelerden biri olan Kanada’da bile iş hayatındaki kadına karşı olan ikiyüzlü, acımasız davranışları karşısında  daha da güçlü kaldığının , hırsının doğru yolda  bileylediğinin, kendisini bulduğunun hikayesi.

Bu hikayeleri anlatırken saç bir bağlayıcı olarak , ancak hikayenin en sonunda anlatılmış. Ben bu anlamda saçın kullanılması metaforunu sevdim, fakat biraz daha işlenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Sonuç olarak literatürde popüler kategorisinde yer alan bu roman bize dünya kadınları hakkında bilgiler sunan bir kitap. Bence kulübümüz için listede olması ve analizler yapılması gerekmiyor. Hepimiz rahatça kendimiz okuyup, çıkarımlarda bulunabiliriz. Bu nedenle biz romanı kısaca tartıştıktan sonra biraz da literatürde edebi ve popüler roman kavramları nedir; kadın haklarının legal olarak hayata geçişi farklı ülkelerde hangi yıllarda olmuştur konuları ile tartışmalarımızı zenginleştirdik. Bunu fırsat bilerek, 1926 yılında Türk Medeni kanunun kabulü ile kadınlara çeşitli haklar tanınmasının başlamasını ve 1934 yılına kadar aralıklarla  yeni kanun maddeleri eklenerek  kadına her platformda seçme ve seçilme haklarının verilmesini sağlayan Atatürk’e minnettarlığımızı, teşekkürümüzü borç biliriz.

Özgür, kadın ayrımcılığının olmadığı ortamlarda  nice kitap okumalara….LEYLA

 

Dünyanın neresine  gidersek değiştiremediğimiz bir yazgı vardır. Kadın olmak!

Saç örgüsü romanında üç ayrı ülke, üç farklı sosyolojik yapı ve inanç, birbirine geçerek örülen saç örgüsü gibi ortak bir kader vardı.

Hindistanda kast sistemine dahi dahil olmayan Dalit'lerden, kızının yazgısını değiştirmeye çalışan bir anne. Annenin olağan üstü  mücadelesi..

İtalya'da iş yerini kurtarmak için kızını gözden çıkaran  başka bir anne. Genç kızın inanılmaz yaşam hikayesi. Herşeye rağmen ben ve duygularım diyerek arayışları, mücadelesi..

Kanada'da  hırslı bir avukat  kadının yaşadıkları...

Daha fazlası için okumanızı öneririm. Bir çırpıda bitireceksiniz. Birçok ödüller almış , aynı zamanda senarist ve yazar Laetitia Colombani'in bu eseri edebi değer taşır mı? Biz de bunu tartıştık. Ama dünya oluştuğundan beri kadının ezilmişliğini dile getiren, her kadının kendinden birşeyler bulabileceği modern klasik bir roman. İyi okumalar.      ZELİHA


23 Temmuz 2023 Pazar

Tatar Çölü

 



                                               Yazar: Dino Buzzati

                                               Orijinal Adı: Il deserto dei Tatari

                                               Orijinal Dili: İtalyanca                                          

                                               Yayınevi: İletişim Yayınları

                                               Çeviren: Hülya Uğur Tanrıöver                                           

                                               Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, 2023 – 26. Baskı

  

 

Yorumlarımız:

 

Sevgili okur

KK toplantı sezonumuzu kapatmadan, yani haziran ayında İtalyan yazar Dino Buzzati’nin Tatar Çölü romanını okuduk ve tartıştık. Yaz okuması için de Jack London’ın  Martin Eden kitabını seçtik. 20. yüzyılın en tartışılan romanlarından biri diye tanımlanan Tatar Çölü, 2. Dünya savaşı sırasında yazılmış, 1940’da ilk baskısı yapılmış. Daha sonra 20 farklı dile tercüme edilmiş ve uluslararası bir üne kavuşmuş. Kimi yorumcular romanın yarı otobiyografik bir yapıya sahip olduğunu belirtmişler. Gerçekten de yazarın ilginç bir hayat hikayesi var. Savaş muhabirliği dahil hayatı boyunca gazetecilik yapan Buzzati  aslında  gazetecilikten çok yazarlığı,  ressamlığı, resimli çocuk kitapları, tiyatro metinleri ile tanınır. Sessiz bir antifaşist olarak bilinen yazar kitaplarında ılımlı bir üslup kullanır. Kendisine İtalya’nın Kafka’sı denir. Kitap’ın çevirmeni ise aynı zamanda akademisyen olan Prof. Hülya Uğur Tanrıöver’dir. Sosyal bilim ve edebiyat alanında çok sayıda kitap ve makale çeviren Tanrıöver duru ve akıcı bir çeviri yapmıştır.

Modernist bir roman olarak adlandırılan Tatar Çölü, bazı bölümlerinde büyülü gerçeklikten de izler taşır. Yalnızlık duygusunu, bunun insanın iç dünyasına yansımalarını  derin analizlerle ortaya koyan kitap aynı zamanda birçok alegorik anlatımlarla bezenmiştir. Son derece yumuşak, bir o kadar akıcı ve merak uyandıran bir dili vardır. 

Romanın baş kahramanı G. Droga askeri okulu bitirince subay olarak ülkenin ücra bir köşesinde, bir çölün hemen kıyısında adeta kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeki Bastiani kalesine tayin edilir. Bundan hiç memnun olmayan Droga hemen başka bir askeri birliğe tayin olmak istemesine rağmen farklı nedenlerle bu kalede 30 yıl ömrünü geçirir ve sonunda ayrılmak zorunda kalır ve….(Romanın sonunun ne olduğunu özellikle yazmıyorum). İlk başlarda bir savaş çıkarsa meşhur olmak duygusu içinde yıllarını geçiren Droga daha sonraları askeri kurallarla çevrili alışkanlıklar, sıradanlığın kanıksanması, cesaretsizlık, kolaycılık, atalet, nedenini pek de umursamadığı sadece ‘beklemek’ duygusu içinde yıllarını geçirmiştir. Çok uzun durağan yılları anlatırken yazar bence çok fazla tekrar tuzağına düşmeden, hatta ‘şimdi ne olacak’ merak duygusunu hep canlı tutarak romanını kurgulamış ve simgelerle de yazısını renkli kılmıştır. Biz kitabı tartışırken hayata dair birçok konuya değindik, sorguladık. Bunların arasında şunlar vardı ve sizlere de düşünmeniz için tavsiye ederim: -insan hayatında kendi seçimleri mi yoksa şans/kader mi daha etkin? -yaşamda sonuç mu süreç mi önemli?  -‘kurallar kaousu önler’ ve ‘Kurallar yaratıcılığı öldürür’ önermelerinden hangisi yaşamda daha kritik?

Kişisel olarak ben şunu düşündüm: bir insanın ömrünü  bu kadar durağan geçirmesi çok acı. Hani derler ya ‘boşa geçen bir zaman./hayat’. Ancak sonra şunu da düşündüm: alternatif bir hayatın daha acımasız, daha renkli olacağını kim garanti edebilir? O zaman belki de Droga kaledeki yaşayabileceği kısacık dertsiz tasasız hayatını özleyecekti. Ne olursa olsun son sözüm yaşam daha iyisi için denemeye değer; cesaret ve güzel hayaller için mücadele kıymetli. Bu roman atalet içine düşmüş bir insanın hikayesini çok öz bir şekilde bize sunmuş. Herkese özellikle cesaretli olmaları için gençlere naçizane okumalarını  tavsiye ederim.

Renkli, sağlıklı nice YAZ lar dilerim….

Önemli sözcükler: ZAMAN, YALNIZLIK, HAYAT, BEKLEMEK.   Leyla

 

 


29 Ocak 2022 Cumartesi

Halfeti'nin Siyah Gülü

 




                                               Yazar: Nazlı Eray

                                               Kapak Tasarımı: Yavuz Korkut

                                               Yayınevi: Doğan Kitap

                                               Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Ocak 2012, 1.Baskı

 

Aşkın siyah kadife gülü avucunuzun içinde Mardin'desiniz…

Aşk bir rüya mı? İnsanın yüreğini titreten, içine girmek için heyecanla, bir uçak körüğünde bekler gibi beklediği, sonra koşarak içeriye girdiği bir başka dünya mı? Sanki ana karnına yeniden dönüş, orada dünyadaki ruh eşini bulmak mı?

Büyülü şehir Mardin. İnsanın görüp geçirdiği her şeyi tuhaf bir mikserin içinde eritip bambaşka bir dünya yaratan bir uygarlığın beşiği. Antik çağların ulaşılmaz kralı Darius'un, Konservatuvar Kadınlar Korosu'ndaki sarışın tombul Meserret'e gönlünü kaptırması… Ünlü İspanyol yönetmen Luis Buñuel'e çılgınca âşık olan, Halfeti'nin siyah bir gülünün göbeğinden çıkmış eşsiz güzellikteki Rüya Kadın: Halfeti'nin Siyah Gülü.

Bir ihtiyarın yazıp geceyarısı bir kutuya bıraktığı inanılmaz bir aşk, arzu ve tutku mektubu. Bir ihtiras mazbatası… Dört yaşlı adamın hayatın ucuna tutunup belleklerini kaybetmemek ve özgür yaşayabilmek için verdikleri olağanüstü savaş.

Servili dar yollarında sevdanın delice koştuğu eski bir Katalan mezarlığı…

Aldatılan bir kadının acı feryadı ve bilinmeyen dünyalardaki bir çerçevenin içindeki tutsak Paşa.

 

 

Yorumlarımız:

 

Ocak ayı Kitap Kulübü toplantımız için sevdiğim yazar Nazlı Eray’ın 2012 yılında yayınlanan Halfeti’nin Siyah Gülü (HSG) romanını okuduğumuz için çok memnunum. Nazlı Eray dünyaya açık, bilgili, üretken, meraklı ve hepsinden önemlisi alçak gönüllü bir yazar. Bu zamana kadar 40‘ın üzerinde öykü, roman, anı kitabı yazmış.

HSG, yazarın çok sevdiği Mardin, İzmir ve uzun yıllarını geçirdiği Ankara’da geçmekte. Kitap 69 kısa kısa bölümden oluşmakta. Her bölüm neredeyse hemen hemen tümüyle farklı karakterleri ve çok çeşitli zaman dilimlerini içerirken gerçek ve gerçeküstü olayları kapsamakta. Bu çok sesliliğe rağmen kitap biraz da abartısız, duru yazı stilinden dolayı gayet akıcı, aynı zamanda merak uyandırıcı. Yazar, tıpkı diğer romanlarındaki gibi, ‘büyülü gerçeklik’ türünde yazmış. Ve bunu tanımlarken bir röportajında şöyle demiş: ‘hayat bir oyundur. Roman ise oyun içinde oyun. Ben gerçeğin üstüne bir tül atıyorum, onunla oynuyorum’. Ne güzel tanımlamış yazı türünü. Gerçekten de hiçbir kronolojik sıralamaya uymadan, gel gitlerle dolu bu romanda, gerçeklerden çok düşlerini sanki bir rüyaya girip çıkar gibi örtüştürmüş yazar. Bunu yaparken bence bize “hayat” ın bir özetini vermiş. Aşk mektubuyla başlamış hikayesine, ‘bedenin içine hapsolan insanlar’ yani yaşlılarla devam etmiş…

HSG, gençliğinde bir hastasına âşık olan Doktor Ayhan’nın ancak çok geç yaşlarında sevdiğine bir mektup yazması ile başlar. Sevdiği kişi aynı zamanda romanın anlatıcısıdır ve romanda ilginçtir ki hiçbir zaman ismi belirtilmemiştir. Bu mektupta doktorun bilinç altındaki cinsel arzularının açığa çıkması da vardır. Bence kitabın asıl meselesi aşk değildir. İnsan hayatının duvarlarla çevrilmesine benzettiği yalnızlığı, ihtiyarlık sorunları, özgürlük, maziye özlem, kaybolan yılları geri alma düşü daha etkindir, ancak bir o kadar da hüzünlüdür. Öte yandan gerçek ile düş arasındaki sıkışmışlığı anlatırken aşk, sevgi, kıskançlık, rekabet, geçmiş ve güncel yolculuk temalarını da işlemiştir yazar.

Romandaki karakterlere gelince tıpkı diğer kitaplarında olduğu gibi çeşitli nedenlerle sevdiği, ilgilendiği alandaki meşhur insanlar olduğu kadar tanıdığı tanımadığı sıradan insanlara da yer vermiştir. Örneğin gerçeküstü türündeki filmleri ile meşhur Portekizli yazar Luis Bunuel Mardin’de geçen bölümde baş roldedir ve doktorun mektubundan yola çıkarak bir aşk filmi çekmeyi planlamaktadır. Mardin’deki diğer önemli karakter Pers imparatoru 1. Darius’dur. Bu konu işlenirken yazarın arkeolojiye olan merakı etkili olmuştur. Dünyada bir tek Halfeti’de yetişen siyah gülden ortaya çıkan kadın ise rüyaların baş aktörüdür. Öte yandan tüm anlatımlarda romanın büyüsü biraz da kullanılan simgelerden ve teşbihlerden ortaya çıkar. Siyah empirme gibi geceler, istiridye kabuğu gibi bir deniz, cep telefonuna benzetilen seyir taşı, romantizmi yansıtan ipek ve saten yastıklar, aşkı temsil eden güzel kokulu siyah gül gibi. 

Sonuçta HSG de yazar adeta kısa bir yolculuk destanı yazmıştır. Bu destan gerçek yaşam ile yaşanmak isteneni ustaca birleştirmiş; aşkı ve hüznü, maziyi ve bugünü, yaşanmış ve yaşanmamışlıkları farklı mekanlar ve zamanlarda farklı karakterler ve daha çok da sembollerle vermeyi başarmıştır. Dili zengin, sade ve akıcıdır. Romanın ismini çok sevdim, tek sevmediğim ise kapak tasarımı. Büyülü gerçeklik için çok sıradan, klasik buldum.

Romanın duygusu bana şunu söyler: gerçekler acı, hayaller çoğunlukla güzeldir.  Ellerine, yüreğine sağlık sevgili Nazlı Eray. LEYLA