19 Mayıs 2019 Pazar

Beyaz Gemi




                                               Yazar: Cengiz Aytmatov
                                               Yayınevi: Ötüken Neşriyat
                                               Çeviren: Refik Özdek
                                               İlk baskı: 1991 
                                               Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, 2018 – 71. Baskı

 Masalla gerçeği birleştiren bir eserdir. Geçmişi temsil eden dede ile geleceği temsil eden çocuk arasında dramatik bir ilişki kurarak insan duygu ve düşüncelerine kendine has yorumlar getirilir. Adı eserde hiç geçmeyen çocuğun saf ve temiz dünyasından, hayatın acı ve çıplak gerçeğine uzanan bir roman kurgusu meydana çıkarılır. Aytmatov’un, edebiyat âleminde geniş akisler uyandıran, uzun yıllar tartışılan, verilmek istenen mesajla yaratılan tiplerin büyük bir uyum sağladığı eserlerinden biridir.

Yorumlarımız:

Romanın ana karakteri, anne – babası terk ettikten sonra dedesinin masalları ile büyümüş sekiz yaşında bir çocuk. Romanın geçtiği yer ise Kırgızistan’ın Isık Göl’ünü çevreleyen dağlardaki orman bekçilerinin yaşadığı altı kişilik bir yerleşke. Dedesi, dedesinin ikinci eşi, Bekey halası ve onun eşi Orozkul ve Seydahmet ile karısı Gülcemal.
Dedesi dışında kimseden fazla ilgi görmüyor. Dedesinin ikinci eşi onunla hiç ilgilenmiyor ve devamlı kızıyor. Bekey hala ve Orozkul ise kendi çocukları olmadığı için onu sevmiyorlar. Bazen Gülcemal onunla oynuyor. Seydahmet ise aklı havalarda tembel biri.
Kızının çocuğunu terk etmesine çok üzülen Mümin dede ise çocuk için herşeyi yapmaya çalışıyor. Çok iyi niyetli ama çok pasif bir insan. Herkesi memnun etmeye çalışırken çok eziliyor.
Etrafındaki tüm mutsuz insanlara inat hayal dünyasında yaşayan, doğaya ve hayvanlara aşık mutlu bir çocuk. Tek özlemi babası ve annesi. Onu da kendi hayal dünyasında balık olup onlara kavuşacağı günü yaşayarak çözüyor. Hayalleri, çantası, dürbünü ve dedesinin takmadığı bekçi şapkası onun herşeyi..
Büyüklerin etrafında çevirdiği entrikalara, zorbalıklara, çıkar ilişkilerine yaklaşım tarzı onun çocuksu masumluğu, saflığı ve temizliğini daha çok ortaya çıkarıyor.
İyilik, kötülük, adalet, merhamet, doğa sevgisi, efsaneler, hayaller, gerçekler, mutsuzluklar, şehir özlemi, çocuk özlemi... rahat okunan bu kısacık romanda yazar çocuğun hayallerinden yola çıkarak yetişkinlere yönelik eleştirilerini sıralıyor.
Kitap kulübünde tartıştığımızda arkadaşlarım okurken kişilerin mutsuzluğundan dolayı romanı okurken kendilerini kötü hissetmişler ama ben çocuğun hayallerine, özlemlerine ve o küçücük yerde kendini oyalamasına hayran kaldım.
İnternet'te yorumlara bakınca aslında romanın bir semboller harikası olduğunu öğrendim. Ama ben edebiyatçı olmadığımdan bu yönünü hiç anlamadım. Yine de çoğunluğun aksine romanı sevdim ve bir Kırgız yazar tanıdığım için memnunum. NURİZER

Kırgızistan'ın yüksek dağları ortasında Isık gölü. Elinde dürbünüyle göle bakan 8 yaşında bir çocuk, hayallerini arıyor. Karşıdan geçeceğini umduğu beyaz gemiyi görmeyi, balık olup yüzerek ona ulaşmayı hayal ediyor. Çünkü o annesinden, babasından uzakta ve tek seveni dedesi, yalnız büyümeye mahkum bir çocuk. Gemide çalışan babaya ulaşma heyecanında. 
Dedenin aldığı  bir çanta, çocuğa ışık oluyor, okula gidecek, hayallerini gerçekleştirecek. Ama sorunlar sorunlar!
Evde üvey babaanne sevgisiz, çocuğu olmamış kocası tarafından horlanan hala,  küçük bir yerleşke de yaşıyorlar. Tek umut okul.

Güzel bir tercüme, anlaşılabilir bir dil, yazarın başarılı kurgusu keyifle ama duygusal olarak içimizi burkarak okuduğum bir roman. Dede geçmişi,  torun geleceği simgeliyor. Dedenin anlattığı ala geyik hikayesi çocuğun yetişmesinde, kişiliğinin gelişmesinde  önemli bir rol oynuyor. Tavsiye ederim, okuyun hikayenin tamamı için, birde siz yorumlayın. ZELİHA

26 Nisan 2019 Cuma

Cengiz Aytmatov




12 Aralık 1928 tarihinde Kuzeybatı Kırgızistan'daki Tanrı dağlarının eteklerindeki Talas vadisindeki Şeker köyünde doğdu. Babası Torekul Aytmatov, Sovyet Kırgızistan'ında seçkin devlet adamı idi, ancak 1937'de tutuklandı ve 1938'de kurşuna dizildi. Tatar kızı olan annesi Nagima Hamziyevna Abdulvaliyeva öğretmendi.

Ailenin dört çocuğundan ilki olan Cengiz Aytmatov’un gençliği sıkıntılı bir döneme denk gelmişti. O dönemde zaten yeni yerleşmeye başlayan siyasî sistemle, bir de savaşla mücadele etmek zorundaydı. Çok genç yaşta çalışmaya başladı; çünkü II. Dünya Savaşı'nın SSCB üzerindeki etkileri gençleri de etkiliyordu, yetişkinler savaşta olduklarından, gençlere büyük iş düşüyordu. On dört yaşında köyündeki sekreterliğe girdi. Burada tarım makinelerinin sayımı, vergi tahsildarlığı gibi işlerde çalıştı. 

Köyünden, Kazakistan'a giderek Cambul Veterinerlik Teknik Okulu'nda okudu. Daha sonra şimdiki Kırgızistan'ın başkenti olan Bişkek'e giderek burada Frunze Tarım Enstitüsü'nde öğrenimine devam etti. Bu dönemde Kırgızca yazdığı kısa öyküleri çeşitli süreli yayınlarda yayımlandı. Ardından Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü'ne geçti ve 1956 ile 1958 yılları arasında Moskova'da okudu. 
Yazmaya bu yıllarda Pravda gazetesinde başladı. Yazdığı eserleriyle üne kavuştu ve 1957 yılında Sovyet Yazarlar Birliği'ne üye kabul edildi.
1958’de ona uluslararası ün getiren Cemile adlı eseri Rusça’ya çevrildi. Cemile, II. Dünya Savaşı yıllarında geçen bir aşk öyküsüdür.
1963 yılında yazdığı Toprak Ana, savaşın getirdiği sorunları inceleyerek dönemin toplum yaşamına ışık tutmaktadır. Aynı yıl “Lenin Ödülü”nü aldı.
1966'dan sonra eserlerini hep Rusça kaleme almıştır.
Cengiz Aytmatov’un en değerli eserlerinden biri olan Beyaz Gemi ise geçmiş-gelecek sembolleri olarak değerlendirilen bir dede ve torunu arasındaki ilişkiyi okuyuculara sunar.
1980 yılında yayımlanan Gün Olur Asra Bedel kitabı ise toplumsal realizm, bir miktar distopya ve bilim-kurgu türlerinin etkileyici bir biçimde harmanlanmasıyla dikkat çekmektedir.
Büyük Yazar, Sovyet ideolojisine bağlı olmasına rağmen, eserlerinde ülkesinin karanlık yanlarını gün yüzüne çıkarmaktan geri kalmadı. Perestroyka  Dönemi’nde yazdığı, büyük ilgi gören 1988 tarihli Dişi Kurdun Rüyaları romanında bahsettiği uyuşturucu kaçakçılığı ve narkotik suçlar buna bir örnektir. Dişi Kurdun Rüyaları” ve “Elveda Gülsarı” romanlarında, yalnız insanların değil, hayvanların da psikolojisini başarıyla anlatmıştır. Romanlarında kurt ve at gibi hayvanlara da yer vermiş, onlara insani özellikler atfetmiş ve bunda da başarılı olmuş dünyadaki sayılı yazarlardan biridir.
Yazar, çocukluğunda halk geleneklerini ve göçebe bir kavim olmanın ne anlama geldiğini biliyordu. Sözlü edebiyatı çok seviyor ve halk masallarını dinliyordu; fakat Aytmatov’un hayatındaki dönüm noktası annesi sayesinde Rus Edebiyatı ile tanışmasıyla gerçekleşti.
“Büyülü sosyalist-gerçekçi” olarak tanımlanan Aytmatov eserleri, Kırgız geleneklerini, destan ve masallarını Rus realizm tekniğiyle harmanlamıştır.
2007 yılında “Altın Yürek Edebiyat Ödülü”nü almıştır.
1990-1994 yıllarında Sovyetler Birliğini ve Rusya'yı, sonra ise 2008 yılına kadar Kırgızistan Cumhuriyetini büyükelçi olarak temsil etti. Ayrıca Avrupa Birliği, NATO, UNESCO ve Benelüks ülkelerinin Kırgız delegeliğini üstlenmiştir.
Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel romanının film çekimleri için gittiği Rusya'nın Tataristan Cumhuriyeti'nin başkenti Kazan'da 16 Mayıs 2008 rahatsızlandı ve böbrek yetmezliği teşhisiyle tedavi için Almanya'ya getirildi. Almanya'nın Nürnberg kentindeki Klinikum Nord'da tedavi gören Cengiz Aytmatov, komaya girdi.10 Haziran 2008 tarihinde Nürnberg'de hayatını yitirdi.


8 Nisan 2019 Pazartesi

Tutkunun Romanı



                                               Yazar: Zeynep Oral
                                               Yayınevi: Alfa Yayınları
                                               Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, Şubat 2019



Sanat konu olunca asıl mesele “insan”dır. Sevmek, düşünmek ve anlamak... “Anlamak” ve “anladığını paylaşmak” ise uzman işidir. Yazılarında olduğu gibi Leyla Gencer’i anlattığı Tutkunun Romanı’nda da “insan”ı asla unutmuyor Zeynep Oral. –Fazıl Say

Bir Diva, kendisine layık bir biçimde, ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. -Emre Kongar - 

Zeynep Oral hep güzel işler yaptı, güzel kitaplar yazdı. Tutkunun Romanı bu yapıtları taçlandıran bir çalışma. - Zülfü Livaneli –
Biz Türkler, bu büyük sanatçıyı Zeynep Oral’ın Tutkunun Romanı adlı kitabıyla tanıdık.
- Evin İlyasoğlu - 
Leyla Gencer’in yaşamını, müzik dünyasındaki önemini anlatan Tutkunun Romanı Türkiye’de tanınmasını, hatırlanmasını sağladı... Zeynep Oral hepimiz adına Gencer’e Türkiye’nin borcunu ödedi. - Doğan Hızlan – (Arka Kapak)


Yorumlarımız:

Zeynep Oral’in yazdığı Leyla Gencer’in biyografik romanını zevkle okudum. Kitap yaşamında sadece müzik olan, diğer herşeyi bir kenara koyabilen gerçek tutkusunun peşinde sonuna kadar koşan bir insanla karşılaştım. Her ne kadar Leyla Gencer ismini ve başarıları bir nebze bilsem de bu kitap bana onu çok daha yakından tanıttı. Leyla Gencer’in stüdyoya girmemiş ve plak doldurmamış olması tabii ki bundan önemli bir etken. Ancak La Scala’da Diva mertebesine erişmiş bir opera sanatçısının kendi memleketinde çok uzun süre layık olduğu yerde konumlandırılmaması ve tanıtılmaması bana ülkemizde gerçek değerlerin ne kadar baltalandığı ve kısır döngüler içinde yok edilmeye çalışıldığını  bir kez daha hatırlattı. Ve maalesef popüler kültürün son derece avam ve bir sene sonra bile hatırlanmayacak,  unutulacak gerek müzik gerek diğer sanat kollarında olsun, farklı nedenlerle nasıl ön plana çıkartıldığı konusunda düşünmeme neden oldu. Leyla Gencer hayatını bıçak sırtında yaşamayı tercih etmiş, Maria Callas’la aynı dönemde rekabet etmiş, başa baş bir mücadele sonucu tüm opera dünyasında tanınan ve alkışlanan bir diva olmuş bir sanatçı. Bunun bedeli bir çok insan için sanırım kabul edilmeyecek kadar yüksek; evli ve kocasını sevmekte ancak ayrı hayatlara mahkum, çocuk yapmak gibi bir düşünceye hayatında yer yok çünkü yaşam tarzı buna elverişli değil, özetle her şeyiyle bir adanmışlık söz konusu- işte bu sadece yetenek değil, aynı zamanda azim ve çalışmanın sonucu varılan bir nokta. Adını şimdi hatırlamadığım bir dahiye deha nedir diye sorulduğunda “çok çalışma ve azıcık birşeyler daha” diye cevap vermiş, Leyla Gencer’in hayatını okurken bunu düşünmeden edemedim. DEMET

Bu ay Zeynep Oral’ın ilk baskısı 1992 yılında gerçekleşen Leyla Gencer, Tutkunun Romanı adlı biyografik kitabını okuduk. 20. yüzyılın en önemli ve Türkiye’nin ilk ve tek uluslararası
Opera sanatçısı Leyla Gencer’in yaşamını, özellikle müzik yolculuğunu anlatmak için Zeynep Oral çok emek vermiş. Belli ki gazetecilik mesleğinden gelmiş olması, ayrıca genel olarak sanata özellikle de müziğe merakı bu çalışmada gerek bilgilerin toparlanması, gerek berrak bir şekilde yazıya dökülmesinde yardımcı olmuş. Leyla Gencer gibi müthiş bir sanatçımızın yurt içinde tanınmasında gözardı edilmeyecek  bir katkısı olduğu için Zeynep Oral’a teşekkür  borcumuz var. Ellerine, yüreğine sağlık.
Kitabı okuyunca Leyla Gencer’in müziğe olan inanılmaz tutkusunu, azmini, cesaretini, bitip tükenmeyen enerjisini, çalışkanlığını, zekasını, araştırma yeteneğini görüyoruz. Kader, kısmetle elde edilemeyecek olağanüstü bir başarı hikayesini hayranlıkla soluk soluğa okutuyor kitap bize. 70 in üzerindeki opera icrasında artistik yeteneklerinin ne kadar üstün olduğunu Zeynep Oral bize ‘tüm sesi yüzündeydi’ diye muhteşem bir ifadeyle açıklıyor. Bu operalardan 34 tanesinin neredeyse onlarca yıl hiç icra edilmemesine rağmen büyük bir cesaretle araştırıp, notaları çalışıp gün yüzüne çıkarıp icra etmesi  Leyla Gencer’in tartışmasız en büyük başarısı. Teknik ses yeteneklerinin üstünlüğünü yazmak haddimi aşar. Ancak, yazar bu kitapta, bir ses virtüözü olarak Leyla Gencer başarılara koşarken,  onun insan olarak tüm artı ve eksilerini objektif ve samimi bir biçimde ortaya koyduğu için bence bu kitap daha da değer kazanıyor. Leyla Gencer’i anlatan şu cümleyle yazımı bitiriyorum ve herkese özellikle de gençlere bu kitabı okumasını tavsiye ediyorum: ‘yeryüzünün tüm mutluluğu o sesteydi…’ İnsanın profesyonel olarak çalıştığı işinde böyle inanılmaz bir mutluluğu bulması ne büyük bir şans. Yalnız unutmayalım: Bu şansı Leyla Gencer tırnakları ile söke söke aldı. Kader ve kısmetle değil…LEYLA


Zeynep Oral



İstanbul’da doğdu. İzmir Amerikan Kız Koleji ve Paris Yüksek Gazetecilik Okulunu bitirdi. Sorbonne Üniversitesinde tiyatro eğitimi aldı. Tiyatro eleştirmeni, gazeteci, köşe yazarı, yazıişleri müdürü olarak çalıştı. 1972’de kurucular arasında bulunduğu Milliyet Sanat dergisini 30 yıl kadar yönetti.
Adsız Oyun isimli eseri 1974’te Şehir Tiyatrolarında sahnelendi.Sanat ve kültür, kadın hakları ve insan hakları konularında yazılarıyla sayısız ödül kazandı. 1985’te yayımlanan, o gün bugün güncellediği Kadın Olmak kitabı, bu ülkede birçok genç insanın, kadın sorunlarına yönelmesine, genç kuşak feministlerin yetişmesine yol açtı. Yayınlanmış Katmandu’dan Meksika’ya, Uzakdoğu’m, Bu Cennet bu Cehennem gibi gezi kitapları, Meslek Yarası isimli anı kitabı, Yaz Düşüm Yaz ve Bir Ses isimli öykü kitapları vardır.
 Türkiye Tiyatro Eleştirmenleri Birliği, Nâzım Hikmet Vakfı, KA-DER, Türkiye-Yunanistan Dostluk Derneği, WINPEACE (Türkiye-Yunanistan Kadın Barış Girişimi) gibi sivil toplum örgütlerinin kurucularındandır.
Halen PEN Yazarlar Derneği Türkiye Başkanıdır ve Cumhuriyet gazetesi yazarıdır.

1 Mart 2019 Cuma

Bir At Bara Girmiş





                                               Yazar: David Grossman
                                               Özgün Adı: Sus Echad Nichnas Le-Bar
                                               Yayınevi: Siren Yayınları
                                               Çeviren: Aylin Ülçer
                                               Basım Yeri / Tarihi: İstanbul, 2018


Yarım kalan öyküler, söylenmeyen sözler, beklenmedik darbeler... Kitapları otuzu aşkın dilde okunan büyük yazar David Grossman, ustaca kurguladığı bu çarpıcı metinde son sayfasına değin soluk kesen bir öykü anlatıyor ve okurunu, sahnesinde tuhaf bir adamın, Dovaleh G.’nin dikildiği komedi kulübünün kapılarından içeriye sokuyor. Dovaleh G., parlak spotların altında, onu meraklı gözlerle izleyen seyircinin karşısında hayatını temize çekiyor ve adeta bir psikiyatrın koltuğunda uzanmışçasına geçmişin loş dehlizlerine dalıyor. Ters köşelerle dolu bir gösteri bu; sahnedeki adam kendi hikâyesini anlatıyor ve bu hikâyede espriler, seyircinin suratında birer yumruk gibi, birer tokat gibi patlıyor.
Man Booker Uluslararası, Ödülü’ne layık görülen ve samimi, doğrudan anlatımıyla büyük övgü toplayan Bir At Bara Girmiş, herkesin derdinin kendine olduğu, her koyunun kendi bacağından asıldığı dünyada onca yalnızlığa rağmen görülmeye, duyulmaya, anımsanmaya duyulan ihtiyacın ve kahkaha ile gözyaşları arasındaki bir arpa boyu mesafenin romanı.
Soru su: Var olmak, bütün olmak için yeterli mi?


Yorumlarımız:

Amerikalı yazar David Grossman’ın 2017 de  Man Booker Uluslararası edebiyat ödülünü almış ‘Bir At Bara Girmiş’ adlı romanı şöyle biter: Var olmak bütün olmak için yeterli mi? Benim cevabım şu: yetersiz. Ancak insan, hayatında parçalanıp, darmadağan olmasına neden olacak nice çalkantılar geçirse de salt var olması bile umutlu olması için yeterlidir. Var olmak için ise en iyisi anlatmak, yani paylaşmaktır. Bunun bir çok yolu var: sözcükler bunlardan bir tanesi, ancak belki de en kuvvetlisi…

Roman, İsrail’in küçük bir yerleşim yeri olan Netanya’da, 57 yaşındaki bir komedyenin , Dovaleh G.’nin , bir gecelik stand up boyunca, 57 yıllık hayat hikayesini ortaya döktüğü bir performans hakkında. Yazar bu çok yaratıcı fikri başarılı bir kurgu ile kaleme almış. Aslında bildiğimiz gibi stand uplarda eleştiriler sözle karikatürize edilir. Burada yazar, romanın kahramanına gösterisi sırasında hayatını anlattırmış, daha doğrusu itiraf ettirmiş hem de çocukluktan tanıdığı bir arkadaşı yani bir şahit önünde: anne-babasının holokost deneyiminden başlamak üzere bilhassa çocukluktaki sıkıntılı yaşamını, babasından ve çevresinden gördüğü zalimlikleri sahne performansı ile ortaya koydurmuş. Savaşa muhalif bir yazar olarak İsrail’i, kendi ülkesini de eleştirmiş. Ama bunları anlatırken roman kahramanı  hiç  duygu sömürüsü yapmamış; gerçekleri komedyen diliyle , espirilerle süsleyerek, vücut dilini kullanarak anlatmış. Kısacası yazar bu roman vasıtasıyla aslında şunları söylemiş: acılar gerçeklerdir, kaçamazsınız, hayalleri ise kovalarsınız. Geçmişi tanığıyla anlatmak daha gerçekci, ikna edici, doyurucu. Çekilen acılar zalimliği artırmasın, tam tersi vicdanları beslesin . Herşeye rağmen aile önemlidir. Umutsuzluk dipsiz kuyu, kötülükler hep var ancak umut hep ayakta kalsın. Var olmak için anlatın, paylaşın. Sonuna kadar da bunu savunmuş…

Aslında kitabı ilk okuyuşta sevemedim. Çünkü bir ırkın acı dolu yaşamı tüm platformlarda  çok konuşulduğu, bıkkınlık yarattığı için kitap bana cazip gelmedi. Ama yazarın hakkını teslim etmeliyim: fikir ve kurgulama çok başarılı. Tercüme de genel olarak sıkıntısız. Ben okuma listemin en başına koymam, ama kitabı okuduğum için de memnunum. LEYLA


David Grossman adlı yazar tarafından yazılan ‘Bir At Bara Girdi’ adlı kitap 2017 Man Booker Uluslararası Ödülüne layık bulunma nedeniyle okuduğumuz bir kitap.  Özetle bir stand up komedyenin Israel’de bir gece kulübünde insanları güldürmek amacıyla fıkralar anlatmasıyla başlayıp, kendi çocukluğunun travmalarını anlatır hale gelmesiyle sürüyor. Travmanın esas kısmı bir kibutz’a gönderilip ordan apar topar geri getirilmesi ve bu süreçte kendisinin bir cenazeye gitmekte olduğunu bilmesine rağmen kimin cenazesi olduğunun söylenmemesi ve 14 yaşında yaptığı bu yolculukta çocukluk anılarıyla yüzleşirken anne/ baba’nın geçmişlerinin irdelenmesi, çocukla (kendisi)  ilişkilerinin hatırlanması (ruya gibi tekrar canlandırılması) ve sonunda kendisi için en önemli kişinin yani annesinin ölümüyle yüzleşmesi, travması ve bunu belki ilk defa tanıdık/ tanımadık insanlarla paylaşması  anlatılmakta.  Şakalar içinde Yahudi adet veya politikalarına endirekt eleştiriler yerleştirilmiş olması, Yahudi Soykırımına atıfta bulunulması gibi öğeler ve sadece 215 sayfa olmasına rağmen kolay okunmamakta çünkü kişisel acıların ağırlığı okuyucunun ruhunu daraltmakta ve espiriler yavan kaçmakta. Özetle kitabı severek okumadım, bu nedenle tavsiye de etmiyorum. DEMET  

Kitabı okurken bende bardaki seyirciler gibi hissettim; Kitap bitse de kurtulsam.... Seyircilerin büyük çoğınluğu şov bitmeden gitti ama ben Kitap Kulübü için okuduğumdan yarım bırakamadım. 215 sayfalık bir kitabı hiç bu kadar sıkılarak okumamıştım.
Aslında ilginç bir kurgusu var kitabın, bir stand-up gösterisinde komedyen fıkralarını sıralarken, kendi hayat hikayesini anlatmaya başlar. Fakat olay boğucu bir travmaya dönüşür. Her insanın hayatında zor dönemler vardır. Belki bunları birilerine anlatarak, paylaşarak çözmek gerekir ama bunun yeri komedi sahnesi mi? Cumartesi gecesi oraya eğlenmeye gelmiş insanlar, üstelik çoğunun geçmişinde benzer acılar olan insanlar, sıkılıp gösteriyi terk eder. Aynı sıkıntıyı okuyucu da hissediyor. Yazarın yapmak istediği bu ise başarmış sayılır.
Ödüllü bir kitap olmasına rağmen tavsiye etmeyeceğim bir kitap oldu. NURİZER

Bir at bara girmiş, stand up sanatçısı Dovaleh'ın  gece barda yaptığı performansı ile başlayıp son buluyor. Bu her zaman ki performanslarından farklı kendinle hesaplaşma, geçmişe gidip gelmelerle , kendi çocukluğuna, hatta ebeveynlerinin çocukluğuna kadar giderek geçmişle yüzleşme seansına dönüyor. Öyle ki eğlenmeye gelen seyirci salonu terk ediyor, sadece sonunu merak eden bir azınlıkla geceyi bitiriyor.
Eğer kitabı sonuna kadar okumayı başardıysanız, salonu terketmeyen seyircilerden birisiniz , aksi takdirde sizde eğlenmek isterken ağır psikolojik ortamı terkedenlerdensiniz.
Kurgusu , anlatımı ve dili mükemmel olmakla birlikte psikolojik bir roman olması itibariyle bana ağır geldi.
Bu romanı ya çok beğenirsiniz veya beğenmezsiniz, kitap kulübü olarak çoğunluk beğenmeyenlerdendi. O sebepten okumayı herkese tavsiye etmiyorum, ben beğenmiş olmama rağmen . IŞIL